Psikoterapi,

  • BAĞLILIK YA DA BAĞIMLILIK MI?

    jawa 660 sportard характеристики

    расценки на укладку коммерческого линолеума Mehmet Meral

    http://irsaigrappa.com/tech/uvolnenie-stati-tk-rf.html увольнение статьи тк рф lic. phil. Psychologe FSP

    результаты конкурса лучший по профессии Systemischer Therapeut

    http://irconsole.ir/leon/glavnoe-sobitie-pokerstars-championship.html главное событие pokerstars championship Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    İnsanın fiziki temel ihtiyaçları dışında manevi ihtiyaçları da onun yaşamında önemli bir yere sahiptir. Manevi ihtiyaçlar denilince akla ilk gelenlerin başında “bağlılık“ duygusu gelir. Bağlılık duygusunun yanında özgürlük ihtiyacı ve onore edilme aynı derece de önemlilik arz eder.

    Bu yazımda manevi ihtiyaçlardan olan bağlılık duygusunu irdeleyeceğim. Bunu yaparken de, insanlar arasında manevi ihtiyacı giderme derdine düşüp de bağlılık yerine bağımlılık geliştirenleri anlatmaya çalışacağım.

    İnsan bağlanmak isteyen ve bağlanma arzusu ile yaratılmış bir varlıktır. Bağlanma bireyin doğasında vardır ve bu bağ önce anne karnındaki kordon bağından başlar. Anne karnında kordon bağı üzerinden geçen bu dönemde insan varlığı aynı zamanda bağımlıdır da. Hayati tüm gereksinimlerini bu bağ üzerinden sağlayan anne karnında ki bebek dünyaya geldiğinde ilk “kaybetme“ duygusunu bu kordon bağı ile bağının kopması ile yaşar. Filozof NIETZSCHE insanın hayatında iki büyük travması vardır der; birisi doğum travması diğeri ise ölüm travması. Doğumun travma olarak yaşanması, bebeğin bu alemde en güvenli ve en emniyetli yeri olan anne karnından kopmasıdır. O güne kadar tüm yaşamsal ihtiyaçlarını kordon bağı üzerinden karşılayan bebek doğumdan sonra yeni koşullara adapte olmak için çabalar. İlk çabası ilk nefesini ciğerlerine çekerek “yandım anam“ diye ağlaması ile başlar. Kordon bağının kopmasının ardından insan ağzına, bağlanacağı “nesne“ olarak annesinin memesi verilir. Doğumdan sonra insanın bağ olarak tanıdığı ilk yer annesinin memesi ve kucağıdır. Annesinin memesi üzerinden kurulan bu bağ aynı zamanda sevgi ve şefkatin de kaynağıdır. Anneye duygusal bağ geliştiren bebek, böylece bağlanmayı da öğrenir.

    Dünyada bakıma en çok muhtaç olan varlık insan evladıdır. İhtiyaçlarının giderilmesinde merkezi bir konuma sahip olan insan evladı emeklemeye başlayarak, hareket ederek “özgürlüğe“ ilk adımını atmış olur. Emekleyen bebekler her daim kafalarını sağa sola çevirerek annelerinin yakınlarında olup olmadığını kontrol ederler. Emniyet duygularının giderilmesinde bağlandıkları “nesne“ olan anneleri onların özgürlüklerini kazanmalarında merkezi bir rol oynarlar. Korkak olmayan anne ve babaların çocuklarının da esur olma ihtimalleri yüksektir.

    Memeden süt kesilince bebeğin bağlanacağı bir sonraki nesne emziği olmaya başlar. Ağzına verilen emzik ile de bir süre idare eder. Emziği bırakma vakti geldiğinde bunun yerine bağlanacakları nesneler daima olur ve içinde bulundukları yaşlara göre de değişmeye başlar.

    Bağlılık duygularıyla kodlanan insan beyni zaman ilerledikçe yeni nesnelere bağlanmayı seçer. Bağlanma duygularu çok güçlü olup ayrılmakta zorlanan bazı kişilerde bu kopmalar travma olarak kalabilir. Bağlılık bağımlılığa dönüştüğünde işler daha karma karışık hale gelebilmektedir.Yedi yaşına kadar emziğinden koparılamayan bir danışanım, anne ve babası tarafından okulda emziğin alay konusu olacağı korkusu ile sigaraya yönlendirilmesini anlatmıştı bir kez. Bu danışamın altmış yaşına kadar da sigarayı bırkamadığından bahsetmişti.

    Ergenlik çağına gelen insanın bedeninde, hormonlarının da etkisiyle cinsel kimliğini bulmaya yönelik yeni bir dönem başlar. Bu dönemde insan genellikle cinsel tercihine göre bağlanacağı birini aramaya başlar. Beraber olduğu partnerine bağlanmaya başlayan insan, kendi kişilik yapısına ve karakterine göre, içinde bulunduğu ilişkiye yön vermeye ya da yönünü bulmaya çalışır. Kişilik ve karakter yapısına göre şekillenen bu ilişkide karşılıklı etkileşim de bulunurken, partnerler ilişkilerinde yeni bir dinamik yaratırlar. Kimi insanlarda bu bağlılıktan ziyade bağımlı bir ilişkiye dönüşme riski de olabilir. Bağımlılık asla bağlılık değildir. Bağımlılık maddi ve manevi yönleriyle ayrı ele alınıp değerlendirilmelidir. Özellikle Türkiye toplumunda kadının daha çok erkeğe olan maddi bağımlılığı onun ilişki dinamiğinde önemli bir yere sahipken, maddi bağımlılığın olmadığı manevi bağımlılığın ayrı ele alınıp incelenmesi ve değerlendirilmesi gereklidir.

    BAĞIMLI KİŞİLİK BOZUKLUĞU

    ICD 10’da (Uluslararası Hastalık Kataloğu’nun 10. versiyonu) bağımlı kişilik bozukluğundan bahsedilirken bunun en önemli kriterleri olarak şunlar karşımıza çıkmaktadır; Bağımlı kişilik bozukluğu olan kişiler başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından daha önemli görürler ve kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atarlar. Eşleriyle kurdukları ilişkilerde kendi temel ihtiyaçlarına öncelik vermezken, ilişkide almak yerine daima vericidirler. Kendilerine öz güvenleri yoktur ve kısa bir dönem fazla yalnız kaldıklarında bu durumdan şiddetli bir rahatsızlık hissederler. Daima eşlerinin yanında olmak isterler. Erkeklere göre bu kişilik yapısı kadınlarda daha fazla yaygındır. Yalnızlığı sevmeyen bu kişiler genellikle itaatkar olurlar ve sorumluluk almaktan kaçarlar. Karamsarlık, güvensizlik, pasiflik, cinsel ve kızgınlık duygularını göstermekten kaçınmak bağımlı kişilikleri olanların tipik davranış özellikleridir. İnsan ilişkilerinde mental, duygusal ve fiziksel olarak istismar edilmeye maruz kalmaları mümkündür ve kendilerini nasıl koruyacaklarını çoğunlukla bilmezler. Eşleriyle ilişkilerinde onları kaybetme korkusu ağır bastığından kendilerinden vazgeçmiş bir tutum geliştirirler ve ilişkiyi daima tüm enerjilerini vererek elde tutmaya çalışırlar. Bağımlı oldukları kişiyi kaybetmek zorunda kaldıklarında da ağır depresif bozukluk riski taşırlar. Özellikle bu tür eşleri olanların ilişkide onları daima kullanma, sömürme ve manupüle etme riskleri yüksektir.

    Bağımlı kişiliğin oluşmasında kuşkusuz ebeveyn-çocuk ilişkisinin etkisi büyüktür. Çocuklarına özgüven vermemiş, tam tersine bu özgüveni ellerinden almış olan ebeveynler, onları onore etmeyi ihmal etmiş, sürekli ağır eleştirerek, pasifleştirerek ve kendi başlarına iş yapma becerilerini ellerinden alarak bağımlı bireyler haline getirmişlerdir. Bu ortamda ya da bu sistemde büyüyen bireyin bağımlı kişilik geliştirmesi de bir o kadar doğaldır aslında.

    Bağımlı kişilik bozukluğu olan bireylerin tedavileri donanımlarına göre psikoterapi ile mümkündür ve diğer kişilik bozukluğuna göre daha kolaydır. Psikoterapi, genellikle iç-görü (reflexion) ile kendi hikayelerini anlamalarını sağlayarak daha fazla bağımsız, özgüveni yüksek olan güçlü bireyler olmalarını sağlar.

    Bağımlılık yerine bağlılığı tercih ederken, özgürlüğünüzden de ödün vermeyip bağlanarak özgürleşmek ilişkinizin en önemli ayağı olacaktır. Bunun bilinciyle yaşamanızı diliyorum!

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Lösemi – Kemik ilik nakli ve psikoonkoloji

    Mehmet Meral- www.haberpodium.com

    Mehmet Meral

    lic. phil. Psychologe FSP

    Systemischer Therapeut

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    http://calcher.com/delo/istoriya-gruppi-korol-i-shut-vikipediya.html история группы король и шут википедия Lösemi – Kemik ilik nakli ve psikoonkoloji

     

     

    Çağımızın tartışmasız en korkutan hastalığı olan kanser hastalıklarından olan lösemi, diğer tabiriyle kan kanseri, artık eskisi kadar tedavisi daha iyi yapılabilen ve çoğunlukla üstesinden gelinebilen bir hastalık artık.

    Gelinen durum böyle iken, hem hastalarda hem de hasta yakınlarında yine de her zaman bir korku ve tedirginlik hakimdir. Bunun sebebi de; tedavi esnasında bir takım belirsizliklerin kendini koruması ve gidişatın nereye varacağının bilinmemesinin hasta ve hasta yakınlarında streste sebep olmasıdır. İşte burada psikoonkoloji devreye girmektedir.

    Psikoonkoloji, hasta ile hasta yakınlarına tedavi esnasında ve sonrasında destek vermek amacıyla devreye giren destek ayağıdır.

    Psikolog olarak dört yıl boyunca Zürich Çocuk Hastanesi’nin psikoonkoloji destek ünitesinde, yaşları 3 aydan başlayıp 18 yaşına kadar olan hastalara ve hasta yakınlarına, genellikle de anne ve babalara destekte bulundum. Özellikle de lösemi hastalığı ve kemik iliği nakli konusunda birçok kişinin bilinçsiz olduğunu ve hastalığın şok etkisinden kaynaklı olarak çaresizlik ve umutsuzluk duygularının hakim olduğunu gördüm. Çalıştığım klinik kemik iliğinde dünya çapında iyi bir isme sahip olan bir yer olarak kaldı hep bende. Lösemi tedavisinde % 90’lara varan bir başarı söz konusuydu.

    обоснование возникшей проблемы и потребности Çocuklarda Lösemi 

    isvicre'de lösemi tedavisi - www.haberpodium.com

    Çocukluk döneminde tüm kanser vakalarının % 35’ini lösemi hastalığı oluşturur. Birinci durumda olan bu hastalık temel olarak iki gruba ayrılır; ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) ve AML (Akut Myeloblastik Lösemi). Bunlarda kendi içlerinde tekrar ikişer gruba ayrılırlar.

    Destek ünitesinde anne ve babalar en çok bu hastalığın nedenlerini sorarlardı. Nedenleri konusunda bilimsel veriler tam olarak tatmin edici bilgiler verememekle beraber, genellikle genetik yatkınlık, radyasyon gibi çevresel faktörlerin etkili olduğuna inandığımı söylerdim hep. Yapılan bazı bilimsel çalışmalarda böcek ilaçları gibi kimyasal maddelerin, bazı kalıtsal ve viral hastalıkların ortak etkisiyle lösemiye sebep oldukları ortaya konmuştur.

    Lösemi her yaşta olmakla birlikte, en sık çocukluk döneminin 2-5 yaşları arasında rastlanmaktadır. Bedenimizde dolaşan kanın esas yapım yeri olan kemik iliğimizdeki ana hücrelerden meydana gelen değişikliklerde “blast“ adı verilen ve olgun olmayan kan hücrelerinin artmasıyla açığa çıkan bir hastalıktır. Bu kan hücreleri sebebi bilinmeyen bir şekilde olgunlaşmayı beklemeden kemik iliğini terk ederek bedene yayılmasıyla kemik iliğini, karaciğeri, dalağı, lenf bezlerini ve merkezi sinir sistemini olumsuz etkileyerek hastalığa sebep olmaktadır.

    отчет по практике инженера электрика Belirtileri

    Hastalığın belirtileri olarak, hepsinin bir arada görülmesiyle değerlendirilmesi gerekir. Bu belirtileri sıralarsak: iştahsızlık, yorgunluk, kansızlık, zayıflama, bacak kemiklerinde ağrılar, cilt altında kanamalar (kırmızı noktalar ve morarmalar), burun ve diş eti kanamaları ve sık sık ateşli hastalık durumu.

    Bu hastalığın teşhisinde öncelikle hematoloji (kan hastalıkları) bölümünde yapılacak bir kontrol ile teşhisin doğru konulması gerekmektedir. Bu bölümdeki uzmanlarca karaciğer ve dalak büyümesi, lenf bezlerinde genişleme ve kanama bulguları ile rahatlıkla tespit edilebilmektedir. Özellikle bebeklerde bu belirtilerin gözlenmesi hemen olmayabilir ama nihayetinde bu hastalığın teşisinde yukarıdaki belirtileri iyi gözlemleyen bir hekim teşhisin konulmasında önemli rol oynayabilir.

    http://ericknavarro.com.mx/leon/tarifnie-plani-lineyki-cherniy.html тарифные планы линейки черный Tedavisi

    Tedaviye, öncelikle hastanın genel durumunun stabilize edilmesiyle başlanır. Bağışıklık sistemini güçlendirecek olan tedbirsel ilaçlı tedavi ile beraber kemo terapi de uygulanabilir.

    Hastalık kontrol altına alınamadığında kemik ilik nakli süreci başlatılır. Kemik ilik nakli genelikle hastanın iliğine en uygun donör (iliği bağışlayan) aranması başlar. İlik aranması önce hastanın ailesinden başlar. Anne, baba ve kardeşler ilik uyumunda en yakın kişiler olarak seçilir. Uygun ilik ailede bulunamadığında aile dışında kemik ilik verileri en uygun kişide aranır.

    сколько тормозной жидкости нужно в ваз 2114 İsviçre’de tedavi

    Bu tedavi, her ülkede kemik ilik nakli izni verilmiş belli hastanelerde yapılır. İsviçre’de bu tedavide en uzmanlaşmış klinik olarak Zürich Çocuk Hastahanesi öne çıkmaktadır. Dünyadaki birçok hastanenin donör bulunmasında kurdukları bir kemik ilik bankası üzerinden hastalarına uygun olan donör aranılır. Her ülkeden gönüllü insanların başvurdukları bu bankalara kan örneği vererek donör olmaları, hastahanelerin ve o ülkenin kanserle mücedele eden derneklerinin özel çabasıyla oluşturulmaktadır.

    Isvicre'de lösemi tedavisi - www.haberpodium.com

    İsviçre’de gönüllü donör sayısı maalesef dünya ortalamasının çok altındadır. Bunun sebeplerinden biri, insanların bu konuda duyarsızlıkları iken, diğer bir sebep ise kemik iliği transeferi ile ilgili bilgisizlik diyebiliriz. Birçok insan kemik iliğinin nasıl alınıp ve verildiğini bilmiyor. Bu konuda daha fazla kampayanlar yapılmalıdır.

    Dünya kemik iliği bankasında yıllardır gönüllü donörlerle İsrail başı çekmektedir. İsrail’den birçok insanın kemik iliği dünyanın başka bir bölgesinde hastalananlara şifa olabilmektedir.

    Son yıllarda bebeklerin dondurulan kordon bağından alınan kan hücrelerinden de nakil yapılmaktadır. Son on yıldır dondurulan kordon bağının sayısının çoğalması sevindirici olmakla beraber, bu kordon bağı verileri dünya ilik nakli bankasına aktırılmaktadır. Kordon bağı sadece lösemi hastalığı tedavisinde değil, diğer kan ve hücre hastalıklarında da kullanılmaktadır.

    Yeni yöntemlerden bir diğeri olan “gen terapisi“ henüz yeni bir alan olduğu için çok tercih edilen bir yöntem olmamakla beraber, ilerideki tedavilerde büyük umutlar vaad eden bir saha olarak görülmektedir.

     

    http://plock.nu/tech/kak-ustanovit-igru-na-8.html как установить игру на 8 Psikolojik desteğin önemi

    Hastalık teşhisinden itibaren başlayan bu strestli dönemlerde her hastanede psikoonkoloji (kanser tedavisinde psikolojik destek) devreye girmektedir. Bu ünitede çalışan psikologlar bir taraftan hasta ile konuşarak duygu ve düşünce durumunu anlamaya çalışırken, diğer taraftan da hasta yakınlarının nasıl bir desteğe ihtiyaç duyabilecekleri konusunda görüş bildirebilirler. Bu dönemde herkesin konuşmaya ihtiyacı varken; kim, neyi, nasıl konuşacağı konusunda donanımlı olmadığı için, nereden başlayacığını bilememektedirler. Psikologlar için öncelikli olan hastanın kendisi iken, hastanın en yakınlarının da bu çemberin içinde oldukları unutulmaz.

    Bazı anne ve babalar özellikle bu dönemde konuşmaya pek cesaret edemezler. Bunun sebebi de, doğrudan yaşadıkları korku ve tedirginliğin büyümesi, kendilerinin henüz bazı kavramları ve gelişmeleri duymaya hazır olmadıklarının farkında olmalıdır. Bu tepkinin böyle olması aslında normaldir. Ne zaman ki tedavide iyi gelişmeler görülürse, işte o zaman daha rahat bir şekilde önceki korku ve kaygıların ne olduğu üzerine konuşabilmektedirler.

    Psikoonkolojide çalışan bir psikolog için bütün bu gelişmelerin iyi izlenmesi ve doğru zamanlamanın yapılması her zaman kolay olmayabilir. Sonuçta insanların duygu durumu değişken ve çok çeşitli olduğu için, isabetli müdahelelerin yeri ve ortamı da önemli rol oynamaktadır.

    Bazı durumlarda anne ve babalara ya da diğer hasta yakınlarına hastane dışında psikolojik destek alınması önerilebilir. Bu desteğin alınması çoğunlukla hasta yakınlarına iyi gelmektedir.  Eşler bu dönemde kimi zaman hastalık ve korkular üzerine birbirleriyle dahi konuşamamaktadırlar. Konuşmak iyi geliyorsa bu destek alınmalıdır. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Obsesif kompulsif kişilik bozukluğunun bir sonucu olarak ‘Temizlik Hastalığı’

    Mehmet Meral

    lic. phil. Psychologe FSP

    Systemischer Therapeut

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Diğer adıyla saplantı-takıntılı kişilik bozukluğu olarak tanımladığımız bu kategori; insanları genellikle düzenli, görevlerini harfiyen yerine getirme çabası içinde olan ve belli düşünce ile davranışları bir ritüel havasında tekrarlamaktan kendini alıkoyamayan, mükemmeliyetçilik üzerine kurulu bir anlayışa hakim kişiler olarak tanımlanmaktadır.

    Özünde bir çeşit nevroz türü olan bu kişilik bozukluğuna yol açan etkenin, biyolojik bakış açısına göre beyindeki sinirler arası iletişimi sağlayan serotonin maddesinin salınımındaki bozukluktan ileri geldiği düşünülmektedir. Davranışlarının saplantılı ve takıntılı olduğunun farkında olan bu kişiler kendilerinin bu tutumlarının saçma ve gereksiz olduğunu bilmelerine rağmen kendilerini bu davranış ve düşüncelerden alıkoyamazlar. Bu insanlar kendilerini tekrarlanan düşünce ve davranışlar döngüsüne esir ederek hayatlarını kısıtlarlar. Ritüeller onların takıntılı düşüncelerini önlemek için yapılır. Ritüel ankisiyete duygularını geçiştirir, aslında rahatsızlığın oluşmasıyla beraber devreye girer.

    Bu tür bozukluğu olan insanlar çok titiz olmakla bilinip, hem işyerlerinde hem de kendi özel alanlarında daima normlara, kurallara uygun davranırlarken mevcut sistemin dışına çıkmakta zorlanırlar. Her şeyi olduğu gibi değil, ‘olması gerektiği’ baskısı altında yaşarayarak, haz alıncak durum ve ilişkilerden de mahrum bırakırlar kendilerini. Mükemelliyetçi yapıları ve zorlu tutumları sebebiyle görevleri başkalarına devretme ya da yaptırmada zorlandıkları gibi, başkalarının yaptığı işler kendi beklentilerine uygun olmadığında ya da onların ‘ihmalkar’, ‘erteleyici’ ve ‘sorumsuz’ tutumlarına karşı da hoşgörüsüzdürler. Bunların çoğu genellikle aşırı tasarruflu olmalarıyla göze çarparlar ya da sahip oldukları eskimiş ya da gereksiz eşyaları atmada zorlandıkları gibi, insanlarla kurdukları iletişim ve ilişkiler genellikle de rahat ve spontane değildirler. Çoğunlukla gergin ve kontrolcüdürler. 

    Onlar için gri tonlar yoktur

    Bilişsel alanda bu insanların takıntılı özelliklerinden dolayı yaşanılan her şey ya ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olarak karşılık bulur. Bir şey ya ‘siyah’ ya da ‘beyazdır’, ya ‘vardır’ ya da ‘yoktur’ gibi tutumlarının sıklığından dolayı, ara değerler ya da ara durumlar/tonlar hiç bir zaman söz konusu değildir. Bu tür insanların en büyük korkusu kontrolü kaybetmektir, kontrol onlar için en büyük güvencedir. Yapacakları bir işte her şeyin harfiyen işlemesi, her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Bir şeyler hesapladıkları gibi gitmezse stres yaşarlar ve çevrelerine de yaşatırlar. Eleştirilere çok çabuk alıngan tepki verirler, mükemelliyetçi olduklarından dolayı, yaptıkları hataları af etmede zorlanırlar ve kendilerine ceza kesmek isterler. Büyük değişimlere karşı karşıya kaldıklarında bu durumla başedemediklerinden dolayı depresif belirtilerle cevap verirler.

    Saplantılı takıntılı kişilik bozukluğu toplumun % 2’sine tekabül etmektedir.

    Psikoanalitik bakış açısına göre, bu bozukluğun temelinde kişinin derin kökleşmiş yetersizlik duygusu ve kişinin agresif ya da norm dışı arzu ve istekleri yatmaktadır. Kişilerarası ve öğrenme teorisi ekolüne göre kişinin geçmişinde almış olduğu katı disiplinli eğitim sisteminin bir sonucu olarak insanlarda bu tür kişilik bozukluğunun geliştiğine değinmektedirler. Ebeveynlerin ya da eğitmenlerin bu katı eğitim tutumu kişide saldırgan öfke ve kızgınlık duygularına sebep olurken, bu duyguların gösterilmesininde terbiyesizlik ya da edepsizlik olduğu ve ilişkilerinin kötüleşmesine sebep olacağına yönelik mesajlar olarak öğretmektedirler. Ancak bütün bu duyguların bastırılması ya da kontrol altına alınmasıyla her şeyin düzelebileceği ya da ‘güzelleşeceği’ anlayışının hakim olduğu ve öğretildiği durumlarda bu kişilerde ileride takıntılı ve saplantılı kişilik özelliklerinin gelişmesine zemin hazırladığını belirtmektedirler.

    Psikoterapide ‘temizlik hastalığı’ tadavisi

    Peki temizlik hastalığı var mıdır? Ya da nedir bu durumun adı?

    Seanslarımda birçok kişinin hayatında temizlik hastalığı olarak bilinen durumun aslında saplantılı-takıntılı kişilik bozukluğu olduğunu ve bunun hem kişiyi hem de onun hayatında yer alan herkesi olumsuz etkilediğine şahit olmuşumdur.

    Bana göre genel kriter her şeyden önce bunun ne kadar sık ve hangi boyutta yapıldığı ile ilgilidir. Bir kişi her şeyin kirli olduğunu ve bundan dolayı yıkanması gerektiğine inanması sebebiyle, bunu sürekli yıkama, silme gibi davranışlarla tekrarlıyorsa, bundan dolayı kendisi ve çevresi zarar görüyor ya da ilişkileri bundan dolayı sürekli çekilmez bir hal alıyorsa, üzerinde ciddiyetle düşünlemesi ve çözüm üretilmesi gereken bir sorundur artık.

    Temizlik hastalığı erkeklerde nadiren olarak karşımıza çıksa da, günümüzde daha çok kadınlarda görünmektedir. Bunun altında yatan genel sebepler; eksiklik duygusunun ağır basması, kendinden emin olmama ve şüpheci bir yapıya sahip olmak olabilir. Bazı kadınlar stres yaşadıklarında, kendilerini rahatsız eden duygu ve düşüncelerden kurtarmak ya da uzaklaşmak için temizliği bir ritüele dönüştürürler. Bunu sadece etrafındaki eşyaları temizleyerek değil aynı zamanda ruhsal ‘hijiyeni’ sağlamak adına da yaparlar. Birçok kadın evinin temiz olmasından, ortamın mis gibi kokmasından, her şeyin düzenli ve parlak olmasından haz alırlar ve mutlu olurlar. Bu duygu onları üzen stres altına sokan durumlardan uzaklaşmasına hizmet eder. Etrafın temiz olmasından haz alarak bunu zihinsel bir alışkanlığa dönüştürerek, saplantılı düşünce ve duygular her geldiğinde kendini temizleyerek rahatlatmayı benimsemelerine iter. Zamanla bu istem dışı bir davranış olarak engellenemez bir hal alır. Saplantılı düşünceden kurtulmaya ve unutmaya çaba gösterirler ancak başarılı olamadıkları için, bunun yerini temizlik ritüeli alır. Aşırıya giden bu temizlik alışkanlığı tedavi edilmediğinde ileride ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda aşırı kullanılan kimyasal temizlik malzelemeleri ciddi deri hastalıklarına ya da iç hastalıklarına da sebep olabilmektedir de.

    Bu tür durumuları yaşayanlarda sürekli evi temizlemek, misafirlerin ardından kullanılan eşyaları temizlemek/silmek, sürekli elleri yıkamak ve kirli olduğunu düşündüğü hiç bir şeyi yıkamadan kullanmama tutumları hastalık boyutunda belirtiler olarak görülebilir.  

    Bazı kişilerde buna simetri ve düzen takıntısıda eşlik etmektedir. Kimilerinde genellikle temizliğin sembolü olarak beyaz renk takıntısı gelişebilir ve her şeyin beyaz olmasına dikkat ederler. Dokunduğu her nesneden mikrop kapma korkusu ve telaşından tutun da, girilen cinsel ilişkiden ‘acaba hastalık bulaşmış olabilir mi’ takıntısına kadar bu liste uzayıp gidebilir. 

    Tedavisi

    Böyle bir durum yaşanılıyors eğer, bunun tedavisi hem psikoterapi hem de antidepresan tedavisiyle yapılabilmektedir. Tedavi genellikle 1-2 yıl sürebilir. Şayet temizlik takıntısı henüz çok ilerlememişse bu süre daha da kısalabilir. Terapist hastalığın bilişsel boyutunu izah ederek kişiyi güçlendirerek bu tutumun kişinin hayatında sebep olduğu tahribatları göstererek işe başlar. Gerisi danışanın çabası ve iyileşme isteğine kalmıştır. Şayet temizlik hastalığı çok ilerlemiş bir safhada ise, durum daha da karmaşık ve zordur. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE