İsviçre'deki haber kaynağınız.

haberpodium

  • 2017 YILINDA YÜRÜRLÜĞE GİREN UYGULAMALAR

    как стать помощником депутата на общественных началах  

    isvicre markasi düzenlemesi - www.haberpodium.com

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы “Made in Switzerland”’a yeni ayar

    İsviçre mali olarak satışa sunulan ürünlere daha sıkı kurallar geldi. 1 Ocak 2017 itibarı ile, sadece ham maddesinin en az yüzde 80’inin İsviçre kökenli olması koşulu ile “Made in Switzerland“ ifadesi kullanılabilinecek. Sanayi ürünlerinde, örneğin saatlerde bu oran en az yüzde 60 olarak belirlendi.

    İstisnai ürünler ise bira, çikolata ve kahve. Su, bira için kaçınılmaz ürün olduğu için, birada İsviçre suyu kullanıldığından hareketle “Made in Switzerland“ olarak kabul ediliyor.

    Çikolata da ise durum biraz farklı. Çikolatanın ham maddesi İsviçre’de üretilemediği için, ham maddenin işlevinin tamamının İsviçre’de yapılması durumunda Made in Switzerland olarak kabul edilecek. Ancak çikolataya dahil edilen sütün yüzde 80’inin İsviçre’den tedarik edilmesi çikolatayı İsviçre markası haline getirmede önemli bir etken olabilir.

    http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть İnternet telefon sistemine geçiş

    isvicre'de internet Telefon uygulamasi - www.haberpodium.com

    Swisscom sabit hatları 2017 yılı sonuna kadar kullanılabilecek. Daha sonra ise internet telefon sistemine geçilip analog telefon hatları iptal edilecek. Sunrise müşterileri için bu tarih 2021 olarak belirlendi.

    http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте Kontrol zorunluluğu kaldırıldı

    isvicre'de araclara kontrol zorunlulugu - www.haberpodium.com

    1 Şubat 2017 tarihi itibariyle özel taşıtlar, motosiklet ve motorlar için ilk 6 yıl trafik dairesi kontrolü zorunluluğu kaldırıldı.

    урок секс сестра Yeni 20 franklık banknotlar

    isvicre'de yeni 20 fraklik banknotlar - www.haberpodium.com

    17 Mayıs 2017 itibariyle yeni 20 franklık banknotlar piyasaya sunulacak.

    порно о рабах Kaza sigortası değişikliği

    isvicre'de Kaza sigortasi - www.haberpodium.com

    Bundan böyle yeni işine başlamadan önce herhangi bir kaza geçiren birey de sigorta dahilinde olacak. Yeni kaza sigortası revizyonu ile elinde imzalanmış, yani geçerli iş anlaşması olan kişi sigortalı olacak.

    коломенская 25 спб на карте Nafaka hakkı

    Isvicre'de nafaka hakki - www.haberpodium.com

    Şimdiye kadar sadece çocukları için nafaka alan anneler kendileri için de nafaka talebinde bulunabilecekler. Boşanmış annelerin nafaka hakları varken, evlenmeden çocuk sahibi olan kadınların nafaka hakları yoktu. Ayrıca çocuğa çoğunlukla bakan anne ya baba bakım parası da alabilecek. 

    http://kans.co.id/leon/afisha-sobitiy-rostovna-donu.html афиша событий ростовна дону AB ile Otomatik Bilgi Alışverişi Anlaşması

    Isvicre ile AB otomatik Billig Alışverişi Anlaşması - www.haberpodium.com

    İsviçre’nin 2015 yılı Aralık ayında 28 Avrupa Birliği üyesi ülke ile imzaladığı AIA isimli Otomatik Bilgi Alışveriş Anlaşması 1 Ocak itibari ile yürürlüğe girdi. AIA anlaşması, verginin başka ülkelere kaçırılmasını engellerken, İsviçre’ye şeffaf ve yasalara uygun finans merkezi olmasını sağlayacak önemli yaptırımlar getiriyor.

    AIA sözleşmesi, farklı ülkelerin vergi kurumlarının, vergi ödeyecek kişilerin banka hesapları ile ilgili bilgi alışverişini mümkün kılıyor. 2017’den itibaren bilgilerin toplanması hedeflenirken, 2018’den itibaren ise, İsviçre vergi kurumlarının AB ülkelerinden olup da  İsviçre'de yaşayan banka müşterilerinin kimlik bilgisi, hesap numarası, hesap miktarı ve faizi hakkında otomatik bilgiler edinmesi kolaylaşıyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • 2017 YILINDA YÜRÜRLÜĞE GİREN UYGULAMALAR

    фото голых людей на пляже  

    isvicre markasi düzenlemesi - www.haberpodium.com

    форма п 3 образец “Made in Switzerland”’a yeni ayar

    İsviçre mali olarak satışa sunulan ürünlere daha sıkı kurallar geldi. 1 Ocak 2017 itibarı ile, sadece ham maddesinin en az yüzde 80’inin İsviçre kökenli olması koşulu ile “Made in Switzerland“ ifadesi kullanılabilinecek. Sanayi ürünlerinde, örneğin saatlerde bu oran en az yüzde 60 olarak belirlendi.

    İstisnai ürünler ise bira, çikolata ve kahve. Su, bira için kaçınılmaz ürün olduğu için, birada İsviçre suyu kullanıldığından hareketle “Made in Switzerland“ olarak kabul ediliyor.

    Çikolata da ise durum biraz farklı. Çikolatanın ham maddesi İsviçre’de üretilemediği için, ham maddenin işlevinin tamamının İsviçre’de yapılması durumunda Made in Switzerland olarak kabul edilecek. Ancak çikolataya dahil edilen sütün yüzde 80’inin İsviçre’den tedarik edilmesi çikolatayı İsviçre markası haline getirmede önemli bir etken olabilir.

    http://vicenzacorsi.com/delo/parom-sochi-turtsiya-raspisanie.html паром сочи турция расписание İnternet telefon sistemine geçiş

    isvicre'de internet Telefon uygulamasi - www.haberpodium.com

    Swisscom sabit hatları 2017 yılı sonuna kadar kullanılabilecek. Daha sonra ise internet telefon sistemine geçilip analog telefon hatları iptal edilecek. Sunrise müşterileri için bu tarih 2021 olarak belirlendi.

    прижали ребенку палец что делать Kontrol zorunluluğu kaldırıldı

    isvicre'de araclara kontrol zorunlulugu - www.haberpodium.com

    1 Şubat 2017 tarihi itibariyle özel taşıtlar, motosiklet ve motorlar için ilk 6 yıl trafik dairesi kontrolü zorunluluğu kaldırıldı.

    характеристики провод ввг 3х 1.5 Yeni 20 franklık banknotlar

    isvicre'de yeni 20 fraklik banknotlar - www.haberpodium.com

    17 Mayıs 2017 itibariyle yeni 20 franklık banknotlar piyasaya sunulacak.

    книги эротика читать Kaza sigortası değişikliği

    isvicre'de Kaza sigortasi - www.haberpodium.com

    Bundan böyle yeni işine başlamadan önce herhangi bir kaza geçiren birey de sigorta dahilinde olacak. Yeni kaza sigortası revizyonu ile elinde imzalanmış, yani geçerli iş anlaşması olan kişi sigortalı olacak.

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд Nafaka hakkı

    Isvicre'de nafaka hakki - www.haberpodium.com

    Şimdiye kadar sadece çocukları için nafaka alan anneler kendileri için de nafaka talebinde bulunabilecekler. Boşanmış annelerin nafaka hakları varken, evlenmeden çocuk sahibi olan kadınların nafaka hakları yoktu. Ayrıca çocuğa çoğunlukla bakan anne ya baba bakım parası da alabilecek. 

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах AB ile Otomatik Bilgi Alışverişi Anlaşması

    Isvicre ile AB otomatik Billig Alışverişi Anlaşması - www.haberpodium.com

    İsviçre’nin 2015 yılı Aralık ayında 28 Avrupa Birliği üyesi ülke ile imzaladığı AIA isimli Otomatik Bilgi Alışveriş Anlaşması 1 Ocak itibari ile yürürlüğe girdi. AIA anlaşması, verginin başka ülkelere kaçırılmasını engellerken, İsviçre’ye şeffaf ve yasalara uygun finans merkezi olmasını sağlayacak önemli yaptırımlar getiriyor.

    AIA sözleşmesi, farklı ülkelerin vergi kurumlarının, vergi ödeyecek kişilerin banka hesapları ile ilgili bilgi alışverişini mümkün kılıyor. 2017’den itibaren bilgilerin toplanması hedeflenirken, 2018’den itibaren ise, İsviçre vergi kurumlarının AB ülkelerinden olup da  İsviçre'de yaşayan banka müşterilerinin kimlik bilgisi, hesap numarası, hesap miktarı ve faizi hakkında otomatik bilgiler edinmesi kolaylaşıyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Avrupa’da Terörizme Karşı Yeni Güvenlik Önlemleri

    Derya ÖzgüL - www.haberpodium.com

    Derya Özgül,  LL.M

    Hukukçu

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    Belçika, 2018 yılı İlkbaharı itibariyle, uluslararası otobüs, tren ve gemi ile yolculuk yapacak olanların kimlik tespitleri için pasaport kontrolü şartı getirmek istiyor. Kontrollerden elde edinilen yolcubilgileri ise 5 yıl boyunca bir veri bankasında kayıtlı kalacak. Bu kayıtlar, seyehat güzergahı, kişisel bilgiler, yemek seçeneği ve ödeme şekli gibi bilgileri içerecek. Yolculuk başladığı an ise, biletin kimlik veya pasaport ile uyumluluğu kontrol edilecek. Bu uygulamanın temel sebebi ise artan terör saldırları.

    Noel döneminde Berlin’de yapılan saldırının faili, verilen bilgilere göre, saldırı sonrasında kara (otobüs) ve tren yollarını kullanıp önce Hollanda’ya, oradan Fransa’ya, daha sonra da İtalya’ya geçiyor.

    Ocak ayı sonunda Hollanda, Almanya, Fransa ve Belçika bu planın uygulanması konusunda bir araya gelecekler. Böylelikle saldırganların istedikleri gibi seyehat etmelerinin önüne geçilecek.

    isvicre ve avrupa'da siki kontrollerBelçika’nın planına göre, toplu taşıma şirketleri söz konusu kayıtları yapmadan yolcu taşımaları durumunda, kişi başına 50 bin euroluk bir ceza ile karşı karşıya kalabilecekler.

    Uygulamaya destek verenler, diğer kapıların açık halde iken sadece bir kapının kapatılmasının bir fayda sağlamayacağını ifade ediyorlar.

     Uygulamaya karşı çıkanlar

    Toplu taşıma şirketleri, yolcuların bilgilerinin kaydedilmesine dair kaygılar taşırlarken, yapılacak olan ek kontrollerden dolayı seyehatte aksamalar ve uzun bekleme süreleri oluşacağı, bilet fiyatlarının artacağı korkusunu taşıyorlar.

    Terörle mücadele uzmanları ise, saldırganları yakalamak için ortaya konan bu planın ne kadar etkili olacağına dair kuşkular taşıyorlar ve saldırganların daha farklı yöntemlerle takibe alınabileceğini savunuyorlar.

    Planın detayları henüz tam olarak belli değil, ancak Belçika bu planı 2018 Mayıs ayından itibaren uygulamaya koymak istiyor. Planın ne kadar uygulanabilinir olacağı ise oldukça tartışmalı. Uygulama Schengen anlaşmalarına ve serbest dolaşım hakkına da aykırılık teşkil edecek. Diğer yandan kişisel bilgilerin veri bankasında toplanacak olması da gizlilik hakkına aykırı.

    İsviçre

    Komşu ülkelerdeki terör saldırıları sonrasında, daha da hassaslaşan ve güvenlik öncelikli hareket eden İsviçre de kendi cephesinden önlemler almaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Federal Hükümet üyesi Ueli Maurer sınırlara ek olarak 50 askerin konumlandırılacağını belirtti. Önlem daha çok sınırlar üzerinden İsviçre’ye ulaşmaya çalışan mültecilere yönelik.

    Diğer yandan kisa bir süre önce İsviçre basınına yansıyan bir haber İsviçrelilerin tedirginligini daha da arttırdı. İsviçre Gizli Servisi NDB’ye göre İsviçre’de, cihadist fikrine sahip olduğundan şüphelenilen 480 kişi yaşıyor.

    Ayrıca Berlin saldırısı failinin daha önce defalarca İsviçre’ye girip çıktığı iddiaları alınacak olan güvenlik önlemlerine meşruluk kazandırıyor.

    25 Eylül 2016 yapılan bir referandumda Federal İstihbarat Dairesi Yasası İnisiyatifi (Bundesgesetz über den Nachrichtendienst) yüzde 65,5’lik bir oranla kabul edilmişti. Yeni düzenleme ile istihbarat kurumlarına izleme faaliyetleri için geniş yetkiler tanırken, istihbarat kurumlarının telefon dinlemesine, e-postaları izlemesine, gizli kamera ve ses kayıt cihazı yerleştirmesine izin veriyor.

    Belçika’nın planının İsviçreli güvenlik görevlileri tarafından kabul görmeme ihtimali oldukça düşük. İlkbahar’a doğru, İsviçre de dahil olmak üzere Avrupa genelinde yeni bir güvenlik anlayışı ile karşı karşıya kalacağız.

     

    Not:İsviçre'de, hukuki konularda danışmanlık hizmetinden faydalanmak isteyenler yukardaki mail adresimden bana ulaşabilirler. Ayrıca Türkiye ile, tanıma/tenfiz davaları, tapu dava işlemleri, tebligat, vekâlet işlemi vs. türünden herhangi bir hukuki süreç içerisine giren ya da Türkiye’de hukuki takip yaptırmak isteyen okuyucularımız da iletişime geçebilirler

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • AYIN FiLMLERi: La La Land - Manchester by the Sea

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    La La Land – Aşıklar Şehri

     Bu filmi çok önce Zürich Film Festivali’nde izlemiş olmama rağmen üzerine yazmayı erteledim. Oscar Ödüllerinden önce bir kez daha gündeme geleceğini biliyordum. Amerikalıların böyle filmler için çok güzel bir deyimi var: Feel good! 2 saatlik bir gösteride ve sonrasında kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Holywood için biçilmiş bir kaftan film. Stüdyoları ve kafe’leriyle filmde oda yer alıyor. Oscar jürisinin her zaman çok sevdiği ve ödüllere boğduğu bir yaklaşım bu. Şimdiye kadar yazdıklarımdan kinayeli vurguları negatif bir sonuca götürmeye çalışan okurlarıma yanıldıklarını söylemek isterim. Film bütün bunlara rağmen büyüleyici! Bunun birçok nedeni var:

    Mia (Emma Stone) ve Sebastian(Ryan Gosling) arasındaki müthiş enerji, çekim,  albeni. Birbirine bu kadar yakışan bir çift uzun zamandır beyazperdede yoktu. Aslında bu birlikte oynadıkları 3. Film, yönetmenin bu enerjiyi görüp daha da yukarılara taşıması olağanüstü.

    Diğer bir neden harika bir açılış sahnesi. Kesintisiz 7-8 dakika süren açılış sahnesinde Los Angeles ta bir otoyol da trafik sıkışıklığında harika bir müzik eşliğinde dans eden sürücüler, güneşin altın ışıkları altında kahramanlarımızla ilk karşılaşmamız, asfaltın kızgınlığı, erkek kahramanımızın zevkli antika spor arabası ve bütün cazcıların muhakkak edinmek, bir kez olsun giymek istedikleri iki renkli zaman dışı ayakkabılar. Sebastian kendi dünyasında biraz hayalci, Mia form dışı, arabasının önüne geçildiğinde orta parmağını kaldıracak kadar da fütursuz. Asfaltın sıcaklığından dansın koreografisine unutulmayacak bir sahneleme.

    Filmin müzikleri özellikle City of stars tatlı melodisiyle eski caz parçalarını hatırlatırken geçmişin içinden bizi bugüne taşıyan ritmiyle ve dramatik yapısıyla niye müzikallerin başarılı yada başarısız olduklarını bize fısıldıyor. Filmin bütün müziklerinin sırasını beklediklerini ve yeri geldiğinde bütün azametleri ile sahneye çıktıklarını, müzikal filmlerden hoşlanmayanların bile ilgisiz kalamayacakları bir enerjiyle ve duyguyla bizleri etkilediğini teslim etmemiz gerek.

    Yönetmenin Damien Chazelle’nin bu filmi gerçekleştirmek için yıllarca beklediğini, filmini finans edecek prodüktör bulamadığından bir kenarda beklettiğini ve sonrasında Whiplash filmini çekip Oscar kazandıktan sonra ancak tekrar gündeme getirmesini fikirlerinden vazgeçmeyen tutkulu bir rejisörle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca vurgulamam gereksiz aslında.

    Piyanist erkek- oyuncu kız, önce birbirinden hoşlanmayan sonra birden aşık olan çift, 5 yıl sonra tesadüfen karşılaşmak, nedensiz ayrılıklar gibi zayıf olarak değerlendirilebilecek senaryo zaaflarının oyuncuların kendi yaşamlarından kattıkları tecrübeleri sahnelemeye yedirmesiyle, önemsizleşip sanki öylesinin daha samimi olduğunu bile düşünmeye başlıyorsunuz.

    Belki de en önemli neden ama sanatçıların yaratma tutkusunun onları her zaman mutlu etmeye yetmeyebileceği, buna rağmen tutkularının peşinde giden sanatçıların eninde sonunda ‘başarı’ile ödüllendireceklerini iddia etmesi.

    Gündemimizin son derece boğucu ve ümitsizlik saçtığı bir ortamda en azından 2 saat kendinizi iyi hissedeceğiniz bu filmi hararetle öneririm.

     

    Manchester by the Sea- Yaşamın Kıyısında

    Filmin adının Yaşamın Kıyısında diye Türkçe’ye çevrilmesi bazen ne kadar özensiz davranabildiğimizin kanıtı gibi. Oysa insanın aklına hemen -Denize Nazır Manchester -gibi orjinaline kesinlikle daha yakın hem de uyaklı bir çeviri geliyor.

    Lee Chandler’i (Casey Affleck) önce bir musluk sonra bir tuvaleti tamir ederken gördüğümüzde işini ciddiyetle yapan ama biraz suratsız, biraz nalet, içe dönük bir karakterle tanışırız. Bir gizemi olduğu her halinden bellidir. Kısaca meramını anlatan, az sözcüklü cümlelerle sosyal ilişkilerini minimumda tutan, acı dolu ama yakışıklı yüzünden dolayı kendisine ilgi duyan kadınlara ilgisiz olduğunu çabucak kavratan Lee 4 apartmanlı bir sitede hademelik yapmaktadır. Akşam olduğunda içtiği biraların da etkisiyle insanları provoke edip yüzü gözü şiş evine dönmektedir. Günlerden bir gün telefonla abisinin ölmek üzere olduğunu öğrenir aceleyle abisinin yaşadığı Manchester by the Sea’ya doğru yola koyulur. Maalesef oraya vardığında abisinin öldüğünü öğrenir. Defin işlemlerini yürütmek için abisinin evine yerleşir. Yeğeni Patrick 16 yaşında okulun buz hokeyi takımında oynayan ve kavgaları ile bazen saha dışına atılan hırslı bir gençtir. Avukattan Patrick’in vesayetinin kendisine verildiğini öğrenen Lee, bunu kabul edemeyeceğini yapamayacağını bildirmesine rağmen avukatın da ısrarı ile daha sonra karar vermek üzere büroyu terk eder. Patrick babasının ölümünden çok etkilenmiş görünmemektedir. İki sevgilisi vardır ve birbirlerinden haberleri olmamasını sağlamak için amcasını da suç ortağı yapmaya çalışır. Bir de babasından kalan bot onun için çok önemlidir, motoru tekleyen bot için para bile biriktirir.

    Yönetmen Kenneth Lonergen kısa flashback lerle kahramanımızın neden böyle kırgın ve hayata küskün olduğunu hiç acele etmeden trajik gerçekleri sömürüp sulu sepken hale getirmeden bazen küçük humorik dokunmalarla bezeyerek,- tabii burada filmin müziklerini yapan Lesley Barberin hakkını unutmayalım- öyle güzel anlatıyor ki, sıralı, kronolojik olmayan anlatım hikayeyi anlamayı zorlaştırmıyor, aksine başka bir ritim başka bir duyarlılık, ve olağanlık kazandırıyor.

    Yaşadığı trajedinin sonunda kendisini affedemeyen Lee yaşamına son vermeyi denese de bunda da başarılı olamıyor. Artık yaşayan bir bedene ama ölü bir ruha sahip olarak son kez yeğeninin bakımını belki üstlenmeyi düşünürken trajediyi hortlatan bir olayı yaşamasıyla kesinlikle bunu yapamayacağını anlıyor. Patrick’in sevgilisine Bot’ta dümen tutmasını öğrettiği anda onları izleyen Lee’nin acı gülümsemesi ile ilk kez karşılaşıyoruz. Burada ve Patrick’e bakımını bir arkadaşının üstleneceğini söylediği sahnede birlikte top oynarlarken küçük bir umut beliriyor, belki Lee bu travma yı atlatır diye.

    Yönetmenin bilinçli olarak dramın tepe noktalarını dolaylı anlatmayı seçtiğini, bunun hikâyeye harika bir ivme ve hafiflik kattığını ama anlatımı zenginleştirdiğini yeni boyutlara taşıdığını, Casey Affleck’in bu inanılmaz zor rolün çok büyük bir ustalıkla ve yaratıcılıkla üstesinden geldiğini ve Oscar’ın en iddialı adayı olduğunu da belirtelim. İyi kotarılmış diyaloglarının yanında çok güzel akan kurgusu ile de dikkati toplayan bu filmi muhakkak izleyin. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Ayın Filmleri: Dunkirk ve The Party

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    Dunkirk

    Bir grup asker tedirginlikle bir sokağa girer. Gökten teslim olmalarını, her tarafın sarıldığına dair bildiriler yağmaktadır. Yorgun argın, bitkin askerler, hortumun içinde kalmış suya, bir sigara izmaritine kavuştukları için sevinç içindeyken, üzerlerine açılan ateşle ne kadar kötü bir tehlikenin göbeğinde olduklarını anlamalarıyla kaçmaya başlamaları, ama ancak birinin bunu başarabildiğini, o askerin son mevziye can havliyle ulaştığındaysa, artık kaderinin kendi eline geçtiğini düşünüp, bu cehennemi bir an önce terk etmenin dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını anlar, anlarız. 

    Bu mükemmel girişle bizi savaşın ortasına ışınlayan rejisör Christopher Nolan, bitmek bilmeyen ensemizin arkasında nefesini hissettiğimiz ölüm tehlikesiyle, bir gidip bir gelen temposuyla sinemanın son Mohikanlarından biri olarak 70 mm anolog filmle çekip, birbirinden alımlı resimleriyle nasıl bir büyücü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

    Dunkirk, Fransa’nın İngiltere’ye en yakın olduğu yerde bir kasaba. 2. Dünya savaşında Almanlar tarafından her taraftan kuşatılan adeta kapana kısılan yaklaşık 400.000 İngiliz ve müttefik kuvvetleri askerinin bu kasabanın büyük kumsalında bir an önce İngiltere’ye geçip kurtarılmalarını beklediğini, ancak onları karşıya alabilecek askeri kuvvetlerinin yeterli olmadığını, bu arada harekete geçen sivil insanların balıkçı botlarıyla, gezi yelkenlileriyle bu kurtarma aksiyonuna katıldığını ve bu sayede 300.000’den fazla askerin dinamo adlı harekatla kurtarıldığı her İngilizin adeta genlerine yazılmış ulusal bir efsane haline geldiğini hepimiz biliyoruz. Anlatının epik bir yapısı kendiliğinden varken, Nolan anlatımını karada 1 hafta, denizde 1 gün, havada 1 saat olarak zamanlayınca, savaşında ateşi oluşturduğu göz önünde bulundurulursa varlığın 4 elementi de işleyip organik bir yapıya ulaşmış oluyor!

    Acaba oluyor mu? Maalesef olamıyor. Özdeşleşebileceğimiz bir karakter olamadığı gibi, heyecanla takip edebileceğimiz bir öykü de yok. Aksiyonla iğdiş edilen duyargalarımız bir müddet sonra yoruluyor. Bir torpido daha, bir batırılan tekne daha, bir kurtulma dakikası daha derken her şey fazla gelmeye başlıyor. Hayvansal bir etkiye sahip onca resim ve müzikten geriye ucundan tutup ilerleyebileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Emilip boşaltılmışlık duygusu o kadar. Oyunculuklarda bir karakteri işlemek için gerçekten hiçbir alan olmadığı düşünülürse üzerinde durmaya değmez ama bir şeyi eklemeden geçmek kesinlikle olmaz; Ünlü İngiliz aktörü Kenneth Branagh bayağı kötü bir performans gösteriyor. Herkesin övdüğü Tom Hardy de kötü. Gerçi bütün film boyunca neredeyse sadece yüzünün bir kısmını gördüğümüz için gözleri ve alnıyla oynamak zorunda ama maalesef bu kez başarılı olamıyor. Mark Rylance’ın içlerinde en iyi performansı gösterdiğini ekleyelim.

    Dunkirk filminin neredeyse varlığını borçlu olduğu esas element ise bana göre müzik. Hans Zimmer her sahneyi öyle yoğunlaştırıyor ki, bir dönem sonra acaba müziğin üzerine mi bu resimler çekildi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

    Filmin hayvansal bir enerji taşıdığından söz etmiştik. Bunu en çok sağlayan da müzik ve sound. Genel olarak zaten yüksek bir voluma sahip olan sound ister istemez vücudunuzun her yerine sızıyor.

    Tek tek harika resimlerin, parça parça harika sahnelerin, ölüm kalım salınımında yepyeni tecrübelerin, bir teknenin altına kısılmışken hayatın değerinin, şimdi suyun yüzeyine çıkıp bir nefes alırsam belki kurtulurum umudunun, büyük resim içerisinde, küçük askerlerin kaderinin kahramanlık hikayesiyle ilgisi olmadığının, hepsinin ama hepsinin bir araya gelmesine rağmen Dunkirk aksiyonu tercih eden, Hollywood’a teslim olmasıyla, öyküyü ve karakterleri boşlayan yapısıyla beklentilerimizi karşılayamıyor. Bütün kuvvetlerini adaya toplayarak yeni bir çıkışın mümkün olabileceğini söyleyen yapısıyla Brexit kararının belki de İngiltere için şans olabileceğini de düşündürten Dunkirk’ün şimdiden bu yılki Oscar’ın en büyük adaylarından biri olduğunu hatırlatarak, önemli bir film olduğunu ve böyle bir tecrübeden kendinizi  mahrum bırakmamanızı öneririm.

     

    The Party

    İlk sahnede bize doğrultulan bir tabanca ile karşılaşırız… Biraz sarsak ama her an ateş alabilir, sonra bu noktaya nasıl geldiğimizi Sally Potter yaklaşık 71 dakikada, çok hızlı bir tempoyla, hınzır bir komedi formunda, sadece konusuna odaklanarak, her şeyi redukte ederek, karakterlerine yoğunlaşarak bize anlatıyor. Berlinale’nin yarışma bölümüne seçilen ancak neredeyse bütün komedi filmlerinde olduğu gibi ciddi jürilerin beğenilerini kazanmayı maalesef başaramayan The Party, titel olarak bile çifte anlamlılığa göndermede bulunarak, hiciv sanatının çok temiz bir örneğini sergiliyor.

    İngiliz işçi partisinin gölge kabinesine Sağlık Bakanı olarak atanan Janet (Kristin Scott Thomas) bunu yakın arkadaşlarıyla kutlamak için evinde küçük bir parti verir. Keskin dilli April (Patricia Clarkson), esoterik kocası Gottfried (Bruno Ganz), yakışıklı Tom (Cillian Murphy), evli lezbiyen çift Martha (Cherry Jones) ve Jinny (Emily Mortimer) ki, üçüz bebeklerine hamiledir, birer birer eve gelirken, partinin havasının eğlenceden bir sinir harbine doğru evrildiğini görürüz. Her konuda muhakkak özlü söz söylemeye kalkan esetorik kocasını “çeneni kapa” diye paylayan April’in de katkısıyla her şey yavaşça çığırından çıkar.

    Janet mutfakta göğsünden çıkardığı mobil telefonla sevgilisiyle konuşurken içeride kocası Bill (Timothy Spall) eski bir plağı pikaba yerleştirir ve ağzına kadar dolu bir kırmızı şarap kadehi ile yavaşça parti havasına girmeye çalışır. İngilizlerin en önemli feminist yönetmenlerinden olan Sally Potter, Screwball tarzında sahnelediği bu filmle, toplumsal eleştiri oklarını, özeleştirileri de es geçmeden, sol liberal kişiliklerin açmazlarını, aslında alt sınıflar için politika önerirken nasıl da kendi hayatlarının üst sınıfın bütün rahatlığını ve rahatsızlığını yansıttığını, sözünü hiç sakınmadan bütün oyuncuları üzerinden iletiyor.

    Zamansız ve dozajı kaçmış hiçbir şakanın yer almadığı film, zaman zaman Yasmin Reza’nın oyunu Acımasız Tanrı’yı çağrıştırırken, öbür yandan da dur durak bilmez temposuyla, mükemmel oyunculuklarıyla oda tiyatrosu tadında ve fazla olan her şeyin törpülendiği-film siyah beyaz- harika bir seyirlik. Bu son derece zevkli, izlemesi keyif veren filmi mutlaka izlemenizi öneririm.

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editör-İsviçre Gündemi

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    İsviçre Sosyal Yardımlar Konferansı’nın (SKOS) güncel rakamlarına göre, İsviçre’de yaşayan bir kişinin geçinebilmesi için en az 2.600 Frank’a ihtiyacı var. Dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırı ise 4.900 Frank. Verilere göre, ülkede yaşayan 530 bin kişi, asgari bir geçim ücretine sahip. Buna ek olarak, yaklaşık 500 bin kişi ise yoksulluk riski ile karşı karşıya bulunuyor.

    İsviçre’de yoksulluk son 20 yılda daha da arttı. Nüfusu 8 milyonun üzerinde olan İsviçre’de, bir milyondan fazla insan ya yoksul ya da yoksulluk potansiyeli taşıyor. Ülkedeki yoksulluk riskini genellikle; göçmenler, işsizler, eğitim seviyesi düşük olanlar, çalışma ücreti düşük olanlar, iki çocuktan fazlasına sahip olan aileler ve tek başına yaşayanlar taşıyorlar. Fabrikaların ülke dışına taşınmaları, iş mekanizması dahilinde kalmayı ve başka bir iş bulmayı daha da zorlaştırıyor.

    Genel olarak yaşam koşullarının kötü olması, beraberine borçlanmaları ve sağlıksal sorunları da getirirken, kişiler genellikle bu durumdan kurtulmak için pek de çıkış yolu bulamıyorlar. Çocuklar ise, anne-babalarının bu yoksulluğunu miras olarak devralıyorlar.

    Sürekli olarak sosyal sigortaları kısıtlayan ve her alanda tasarrufa giden İsviçre devletinin bu uygulamaları, sosyal refah açısından tehdit oluşturuyor. Ülkenin yoksullukla mücadelede uzun vadeli ve etkili çözüm önerileri bulunmuyor maalesef. Atılan adımlar ise oldukça zayıf. Buna, şu sıralar gündemde olan “Çocuk bakımı için ailelere yapılacak olan maddi yardım“ konusunu örnek gösterebiliriz.

    Federal Hükümet, Federal Meclis’in ve Senato’nun da desteği ile İsviçre’de yaşayan çocukların yoksulluklarını azaltmak istiyor. Son verilere göre, İsviçre’de şu an itibarı ile 250 bin çocuk yoksulluk içinde yaşıyor. Hükümet bu durumu biraz olsun iyileştirmek adına, gelecek beş yıl için 100 Milyon Frank’lık bir bütçe düşünüyor. Bu maddi destek ile, yoksul ailelere ihtiyaç temelli katkı sunulması öngörülüyor. Ancak 250 bin yoksul çocuk için 5 yıl boyunca yapılacak olan 100 Milyon Frank’lık bütçenin etkili olup olmayagı soru işaretleriyle dolu.

     Konuyu, farklı boyutları ile yazarlarımız Derya Özgül ve Bülent Kaya da ele aldılar. 

    .........

    Yaz tatili dönemi yaklaşıyor. Ancak buradan Türkiye’ye gidecek olan birçok insan tedirgin. Tedirginliğin temel sebebi ise İsviçre’den Türkiye’ye yapılan ihbar faaliyetleri.

    Konu, Basel’de görev yapan Türkiye kökenli bir polisin, muhalif düşüncelere sahip olan Türkiye kökenlilere ait bazı gizli bilgileri UETD İsviçre ve T.C. Konsolosluğu üzerinden Ankara’ya ulaştırılması haberi ile bir kez daha gündeme geldi. Haber Basler Zeitung’a aitti. Bu konuya ilişkin tartışmaların İsviçre basınına nasıl yansıdığını geçtiğimiz sayımızda geniş çaplı ele almıştık.

    Son dönemlerde İsviçre’den Türkiye’ye giden ve havaalanında gözaltına alınıp sorgulananların sayısında önemli artışlar var. Sosyal medya ile ilgili paylaşımlarımlarından dolayı gözaltına alınan bu insanların kimisine kendi ülkesine giriş yasağı konulup geri gönderilirken, kimisi ise uzun süre gözaltında tutuluyor.

    OHAL’in de getirdiği keyfi uygulamalara maruz kalan bu insanlar, buradan yapılan ihbarlarla tutuluyorlar. İhbar mekanizmasında Facebook gibi sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlar önemli bir etkiye sahip.

     Bu dönemde Türkiye’ye gidecek olanlara önerilerimiz şöyle;

     - Profilinizi kapalı tutun ve yakınen tanımağınız kişilerin arkadaşlığını kabul etmeyin.

    - Türkiye’ye gittiğinizde akıllı telefonlarınızı yanınızda bulundurmayın.

    - Türkiye’ye gitmeden önce yakınlarınızı haberdar edin.

    - Türkiye’de yaşanan herhangi bir gözaltı durumunda İsviçreli yetkilileri haberdar edin.  Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. üzerinden de İsviçre Dışişleri Bakanlığı yetkililerini     haberdar edebilirsiniz. 

    - Basel Kanton Savcılığı da, bu konuda sıkıntı yaşayanlara destek vermek istediğini belirtiyor. Basel bölgesinde kalanlar, Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. maili üzerinden savcılık yetkililerine başvuru yapabilirler.

    Bu ihbar mekanizması İsviçre’de de tersine işliyor. Burada ise, genellikle bu ihbar mekanizmaları içinde olan UETD gibi kurumların temsilcileri ve üyeleri takip edlip İsviçreli resmi kurumlara ve basına bildiriliyor.

    Gelinen aşamada, kurulan bu ihbar mekanizmalarının buradaki toplumsal dokuya ve huzura zarar verdiğini bir kez daha vurgulamakta fayda var.

     

    Sevgiyle

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editör-İsviçre Gündemi

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Bir yaz tatilini daha geride bıraktık. Gündelik yaşama dair koşuşturmacalarımız yeniden başladı. İsviçre gündemi Eylül ayını, 24 Eylül’de yapılacak iki oylama ile karşılıyor. Bunlardan biri Gıda Güvenliği, bir diğeri ise Emeklilik Reformu ile ilgili. Bu oylamaların detaylarını içerikte okuyabilirsiniz.

    Uzun bir süredir İsviçre vatandaşlığı ile ilgili haberleri ele alıyor, yazarımız Derya Özgül köşe yazarlarında bu konuyu işliyordu. 1 Ocak 2018 tarihi itibariyle yeni vatandaşlık yasasının yürürlüğe giriyor olmasından dolayı, bu konuyu mümkün olduğunca ele almaya ve okuyucularımızı bilgilendirmeye devam edeceğiz.

    Yürürlüğe girecek olan yeni vatandaşlık yasasına göre daha önce 12 yıl olan ikâmet süresi 10 yıla düşüyor. Ancak vatandaşlık için bu kez de C oturum şartı getiriliyor. Yeni uygulamada C kimliğine sahip olmak için kişinin İsviçre’de 10 yıl yaşamış olması gerekecek. Bununla birlikte "İyi entegre olma" kriterleri de şart koşuluyor.

    Yeni yasadan dolayı mağdur olacak olanlar C kimliğine sahip olmayanlar. Bu nedenle, C kimliğine sahip olamayanların yeni yıla kadar vatandaşlık başvurularını yapmalarında fayda var.

    İsviçre’de her kantonun ve belediyenin şartlarında farklılıklar mevcut. Konu ile ilgili sağlıklı bilgilerin, ikâmetgahın bulunduğu belediyelerin vatandaşlık bürolarından alınması en uygunu olur.

    ....................

    HaberPodium gazetecilik kursları başlatıyor.

    Gazetecilik konusunda bilgi edinmek ve gazeteciliğin nasıl yapıldığını anlamak isteyenler kurslarımıza katılabilirler.

    Söz konusu kurslarda; habercilik gelişiminin tarihi, haber dilinin nasıl oluşturulduğu, haberin nasıl yazılması gerektiği ve görsellerle nasıl şekillendirildiği ile fotoğrafçılık gibi temel başlıklar işlenecek.

    4 Eylül’de başlayacak olan kursların süresi 6 hafta. İlgilenenler Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden ya da 076 343 80 74 no’lu telefondan bize ulaşıp daha detaylı bilgi edinebilirler.

    Sevgiyle

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editörün Notu

     

    Aydin Yildirim- www.haberpodium.com

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Yıl sonlarında genellikle Dünya ve ülke gündemine damgasını vuran olaylara bakarız. 2016 yılı Dünya gündeminde Türkiye’nin yoğun bir şeklide yer aldığını, Tükiye’de olan biten gelişmelerin yıla damgasını vurduğunu gördük.

    Türkiye, birçok açıdan olağanüstü bir yıl geçirdi. Başkanlık sistemi tartışmaları, 15 Temmuz darbe girişimi, seçilmis siyasetçilere yönelik tutuklamalar, görevden almalar, yıl boyunca yaşanan çok sayıda bombalı ve silahlı saldırı, her kesimden oluşan gazetecilere yönelik dava ve tutuklamalar...

    Burada, konuya daha çok gazetecilik boyutu ile yaklaşıp gazetecilerin yaşadığı zorluklara değinmek istiyorum.

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu geçtiğimiz günlerde 2016 yılı basın raporunu açıkladı. Rapora göre 2016 yılında 780 gazetecinin basın kartı iptal edilirken, 839 gazeteci yaptıkları haberler nedeniyle hakim karşısına çıktı. Bunlardan 143’ü yeni yıla cezaevinde girdi. Rapora göre 157 yayın organı kapatılırken işsiz kalan gazeteci sayısı ise 10 bini aştı.

    Türkiye’deki gazetecilerle ilgili bir rapor da Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nden geldi. Rapora göre Türkiye, dünya basın özgürlüğü sıralamasında iki puan daha kaybederek, 180 ülke arasından 151. sıraya geriledi.  Yani 2016 yılı, basın açısından kara bir yıl olarak kayıtlara geçti.

    Gazetecilerin yaşadığı bu zorluklar Türkiye ile sınırlı değil tabi ki. Burada, İsviçre’de de bu işin zorluklarını hissedebiliyoruz kimi zaman.

    Nasıl mı?

    T.C. Bern Büyükelçiliği Basın Müşaviri Hacı Mehmet Gani’yi okuyucularımızın pek azı bilir.

    2016 yılında, gazetecilik çalışmalarımızdan kaynaklı haklarımıza dayanarak Basın Müşaviri Hacı Mehmet Gani Bey üzerinden, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM)’ne basın kartı başvurusunda bulunduk. Bir ton resmi belge, dergi nüshaları, form ve Büyükelçilik onayından sonra, başvurumuz Hacı Mehmet Gani Bey tarafından BYEGM’e iletildi.

    BYEGM başvurumuzu olumlu yönde değerlendirip, kartlarımızı bize iletilmek üzere Hacı Mehmet Gani Bey’e gönderdi. Basın kartlarımız geçtiğimiz Eylül ayında gönderilmiş olmasına rağmen Hacı Mehmet Gani Bey tarafından keyfi olarak alıkonuldu ve bize iletilmedi.

    Konuyu yazılı ve sözlü olarak birçok kez kendilerine sormamıza rağmen yeterli bir yanıt almış değiliz. Kartlarımız verilmemesinde kimi zaman sponsorlarımız, kimi zamansa köşe yazarlarımız gerekçe gösterildi. Konunun Almanya'daki merkez ile (!) konuşulacağı iletildi.

    Anlaşılan o ki yaptığımız çalışmalar Hacı Mehmet Gani Bey’in pek de hoşuna gitmiyor. Basın Müşaviri Hacı Mehmet Gani Bey’in, Türkiye’de gazetecilere yönelik olan yaptırımları burada da hayata geçirme çabası içinde olduğunu düşünüyor, uygulamanın keyfiyetine dikkat çekmek istiyoruz. Aksi halde Büyükelçilik ve BYEGM basın kartlarımız için onay vermezlerdi.

    HaberPodium çalışanları olarak daha önce Isviçre basın kartı ve uluslararası basın kartı başvurularında da bulunmuştuk. Bu başvurularda istenilen belgeler sadece basın alanında çalışıldığını kanıtlayan birkaç belge idi. Çok kısa bir zamanda da sorgusuz sualsiz kartlarımız bizlere iletilmişti.

    Kıyaslama yapmak gerekirse; uygulamalarda ve gazeteciliğe yönelik yaklaşımlarda, aradaki farkların çok fazla olduğunu görebiliyoruz maalesef.

    Son olarak şunu da belirtelim; HaberPodium İsviçre’deki yaşamı konu edinen, burada yaşayan insanlarımızı İsviçre gündemine dair en iyi şekilde bilgilendirme hedefi güden bağımsız bir yayın organıdır. Hukuk kökenli bir devlet görevlisi olan Hacı Mehmet Gani Bey, belki yarın başka bir yerde başka bir göreve atanacaktır, ancak burada kalıcı olan bizler, çalışmalarımızı aynı yayın çizgisinde sürdürmeye devam edeceğiz.

     

     Sevgiyle 

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editörün Notu

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Bu yıl Avrupa'nın birçok ülkesinde seçim, Türkiye’de ise başkanlık referandumu yapılacak. Hollanda, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerde yapılacak olan seçimlerin ilki Mart ayında Hollanda da başlayacak. Tam da bu dönemde AB içinde Donald Trump paniği yaşanıyor. Göçmen ve sığınmacılar konusunda sıkıntılı dönemler geçiren ve içten içe dağılma söylentileriyle çalkalanan AB, Donald Trump’ın göçmen politikaları ile daha da çetrefilli bir sürece giriyor.

    Donald Trump bazı Müslüman ülkelerin vatandaşlarına seyahat yasağı getirmek istemiş, ancak ABD mahkemeleri tarafından reddedilen bu istemi Avrupa’daki aşırı sağcı partiler tarafından da desteklenmişti. İtalya’da Kuzey Ligi, Belçika’da Vlaams Belang, Hollanda’da PVV, Fransa’da Milli Cephe (FN) ve Almanya’da AfD, Trump’ın göçmenlerle ilgili kararnamesine destek veren partiler. Hollanda'da PVV partisinin lideri Geert Wilders, hızını alamayıp, iktidara gelmesi halinde Trump’ın yaptığının “aynısını yapacağını” söylüyor.

    “Visegrad ülkeleri” olarak bilinen Polonya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ın iktidarda olan liderleri de, Donald Trump’ın göçmen politikalarına destek verdiklerini açıklıyorlar.

    Türkiye’de de başkanlık için öngörülen referandum tarihi 16 Nisan olarak açıklandı. OHAL ve KHK’lar ortamında gidilecek olan bu referandumda, daha önceki seçim deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda, çatışmalı ve kutuplu ortamın daha da tırmandırılacağı kuşkusuz. Referandum ile ilgili tartışmalar, oy kullanma hakkı olan milyonlarca Türkiye vatandaşı olması vesilesi ile Avrupa’ya da yansıyacak. Gerekli propagandalarını yürütmek amacıyla, birçok siyasetçinin buralara geleceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle ya da böyle gelişmelerin içinde olacağız.

    İsviçre’de ise şu sıra üçüncü jenerasyon için geçerli olacak olan kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı üzerinden çifte vatandaşlık tartışmaları başlatıldı. İsviçre Halk Partisi SVP gelecekte tek ülke vatandaşlığının gündeme getirilmesi için çalışmalara başladı. Konuyu detaylı bir şekilde yazarımız Derya Özgül kaleme aldı.

    .......

    2017 yılındaki gelişmeler, gelecekte dünya gidişatına nasıl bir yön verileceği konusunda ipuçları veriyor bize. Dünya siyasetine, tutucu ve otoriter güce dayalı siyaset yaklaşımıyla yön verileceği çok açık. 

    Geçtiğimiz günlerde George Orwell'in "1984” isimli kitabının, Donald Trump'ın ABD başkanlık koltuğunu devralmasından kısa süre sonra, en çok satan kitaplar listesinde birinci sıraya yükseldiğine dair haberler aktarıldı. 1949 yılında yayımlanan bu romanda, Big Brother (Büyük Birader) tarafından sürekli gözetim altında olan ve gerçeklerin çarpıtılması yoluyla insanları sürekli baskı ve kontrol altında tutan totaliter bir toplum anlatılıyor.

    Anlaşılan o ki, insanlar hafızalarını taze tutmak için yeniden okuma ihtiyacı duyuyorlar. Gelişmelerin kitapları yeniden okunabilir kılıyor olması sevindirici.

     

     

    Sevgiyle

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editörün Notu

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Yaz tatili heyecanı başladı. İsviçre’nin gündelik koşuşturmacasından ve iş stresinden kaçmanın zamanı geliyor. İsviçre'nin birçok kantonunda okullar için yaz tatili Temmuz'un ilk haftasında başlarken, birkaç kantonda bir hafta erken ya da daha geç başlıyor.

    Bu ay ki sayımızda, özel olarak tatil konusuna eğildik ve güzel bir tatil geçirmeniz adına bazı önerilerde bulunmanın yanısıra, İsviçre’de faaliyet yürüten tatil acenteleri ve bazı vatandaşlarla da görüşüp, tatil rezervasyonlarına ve tatil planlarına dair nabız yokladık. Sonuçta, insanların tatil yapma konusunda pek de rahat olmadıklarını fark ettik. Bu yıl, özellikle Türkiye’ye gidecek olanlar, Türkiye’deki ortamın güvensizliğinden kaynaklı olarak İspanya, İtalya, Yunanistan, Dominik Cumhuriyeti, Küba ve Tayland gibi ülkelere gideceklerini ifade ettiler.

    Son dönemlerde yoğun bir şekilde gündeme gelen, sosyal medya ihbarları da tatilcilerin canını sıkan bir başka etken. Özellikle, Türkiye’de OHAL uygulaması sürerken tatil için Türkiye’ye pek de sıcak bakılmıyor. Çoğu kişi, “çok mecbur kalmadığı sürece“ gitmek istemediğini ifade ediyor.

    ............................

    Manchester ve Londra’daki terör saldırılarının ardından İsviçre’de yeniden güvenlik konusu gündeme geldi.

    Bu konudaki ilk somut adımı, İsviçre’nin en büyük konser organizatörlerinden biri olan abc Production AG attı. Adı geçen firma, konser ve etkinliklere çanta yasağı getirirken bu yasak kapsamında, sadece A5 formatında, 14,8 x 21 cm ölçüleri altında olan çantaların konser alanlarına girebileceği açıklamasını yaptı. Cam ve pet şişelerde bulunan sıvılar, teneke ve karton paketlerdeki içecekler, video kamera, tablet ve maytaplar da bu yasaklar sıralamasındaki yerlerini aldılar. Bahsi geçen bu yasaklar hemen yürürlüğe konuldu.

    Yasakların ya da korkunun konser türü etkinlikleri ne derece etkileyeceği bilinmez ama, güvenlik uzmanlarının, kalabalık yerlere gidilmemesi konusundaki uyarılarını sürekli olarak duymaya devam edeceğiz. Önlemlere rağmen hiç kimse, hiçbir yerde kendini güvende hissetmiyor artık. Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, bu güvensizliğin ve korkunun her yerde olduğunu görebiliriz aslında; Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da, Okyanus ötesinde, Avrupa’da…

    Tatil heyecanın başladığı bu dönemde içinizi kararttımsa affola.

    HaberPodium ekibi adına tüm okuyucularımıza güzel bir tatil geçirmelerini diliyorum.

     

    Sevgiyle...

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Friedrich Dürrenmatt

    Gülter Locher

     

     

    "Politikada zorunlu olan yenilikler; eskiyi yenilemek için çok geç kalındığında yapılmaya çalışılır.  Geç kalan politika (zorunluluklar ve yenilikler için), cenazesine tam zamanında yetişir. Bizim özgürlüğümüz, zorunda kalmadan önce, kendi isteğimizle gerçekleştirdiklerimize bağlıdır. Demokrasi yeniliklerden mutlu olabilmektir. Yeniliklerden mutlu olunmuyorsa demokrasi de yoktur."

    Friedrich Dürrenmatt

    (1921 Konolfingen/Bern-1990 Neuenburg)

    Dürrenmatt'ın İsviçre ve Avrupa Üzerine Bazı Düşünceleri...

    Herşeyden önce, Friedrich Dürrenmatt 20. yüzyılın en önemli İsviçreli düşünürlerindendir. Öncelikli olarak O'nun düşünce dünyasına bir bakış atmayı tercih ettim. Evet... İsviçrelidir. İsviçreli olmaktan dolayı da mutlu, belki de gururludur. Bu kanıya varmak zor değil; yaşamı boyunca İsviçre sınırlarından hiç çıkmamıştır. Hatta yaşamı boyunca, sanatlarını -aynı zamanda ressam ve şairdir- icra ederken, düşünürken, yazarken neredeyse Neuenburg'dan hiç ayrılmamıştır. Ama göl kenarında dalgaların seslerini zevkle dinlerken dünyada olanlar ve İsviçre'nin politikaları da asla gözünden kaçmamıştır.

    O'na göre İsviçre bir sanat ülkesidir ve sanat icra etmek için gerekli her türlü inspirasyonu fazlasıyla vermektedir. Bu yüzden dünyayı gezmeye gerek yoktur. Zaten seyahat etmekten de nefret etmektedir.

    Dürrenmatt İsviçre'yi en çok eleştiren İsviçrelilerden biridir aynı zamanda da; "...her devlet sahip olduğu ideolojinin ekonomik, tarihi, uluslararası ve duygusal bir sonucudur. İsviçre'nin ideolojisi ise kendisini pasif sunmaktır.  Bir Üst-Kurt olan İsviçre, kendisini nötral olarak açıklayarak, bir Üst-Kuzu olduğunu deklare eder."

    Dürrenmatt sürekli olarak pasif politikalar uygulayan İsviçre üzerine çok düşünmüştür.  Dünya üzerindeki zor sorunlardan nötralitet, yani tarafsızlık maskesi ile kaçılmaktadır. Aslında İsviçre de tüm diğer devletler gibi bir kurttur, ancak kendince ve çıkarlarınca gerektiğinde bir kuzu olmayı tercih etmiştir.  Dürrenmatt bu yanıltmacayı ahlaki açıdan çok sorgulamıştır.

    "İsviçre, tarihi olarak çok özel nedenlerden dolayı kurulmuş bir devletler federasyonudur ve herşeyden önce bir sanat-ülkedir.  Bunu bir kez kavradıktan sonra şunu söylemek zorundayız; İsviçre çok moderndir ve çok daha modern olabilir. Mesela bugünkü Avrupa sorusunu ele alalım; Avrupa'dan bir ulus yapılamaz, Avrupa’dan ancak bir çeşit İsviçre yapılabilir."

    1 Ağustos kutlamasında yaptığı bir konuşmadan alıntı olan bu sözlerden de anlaşılıyor ki yazar, isviçre'nin Avrupa düşüncesine örnek olabileceği görüşündedir. Konuya ilişkin düşüncelerini yansıtan çeşitli metinler iyi incelendiğinde, çarpıcı analizler yapmak mümkün: Lokal ve kantonal tek tek küçük olaylardan başlayıp, resmin tamamını görerek, bunu Avrupa'nın bütünü ile sonuçlandırmaktadır.

    Dürrenmatt, küçüğün -burada yerelin- önemini vurgulamaktadır gerçi; lakin, siyasi dargörüşlülüğe ve tipik İsviçreliliğe karşı da ikaz etmektedir.

    O Skandal Konuşma...

    Bilindiği gibi 1990 başlarında Doğu Avrupa'da sosyalizm tarih oldu. Zamanın Çekoslovakya'sında kendisi de yazar olan Vaclav Havel Cumhurbaşkanı seçildi. Havel İsviçre'nin Ruschlikon şehrinde Gottlieb Düttweiler ödülüne layık görüldü. Bu ödül töreninde Havel'e övgülerin yanısıra İsviçre'yi bir hapishane olarak niteleyen konuşması, salonda bulunan seçkin davetliler ve kabine bakanları arasında buz gibi bir hava esmesine neden oldu. Seçkin davetlilerin ve bakanların tüm neşesi kaçmış, hatta pek çokları Dürrenmatt ile tokalaşmak için elini bile vermemişti.

    İsviçreli muhalifleri görev-retçileri olarak adlandıran yazar, İsviçre'nin bir hapishane olduğunu da söylemişti. Halk hem mahkum hem de kendisinin gardiyanıdır. Tek zorluk, bu hapishanenin aslında hapishane olmadığının, tersine özgürlükler için bir sığınak olduğunun kanıtlanmasıydı.

    O zaman 69 yaşında olan Dürrenmatt'ın son konuşmasıydı bu. Dürrenmatt üç hafta sonra kalp yetmezliğinden yaşamını kaybetti.

    Bir romancı olarak Dürrenmatt

    Friedrich Josef Dürrenmatt’la ilk tanışmam Yargıç ve Celladı adlı romanı ile oldu. Bu romanı ile İsviçreli yazar, polisiye romanlara edebi bir madalya takmıştır. Polisiye romanların edebi olmadığını düşünenlerin bu kitabı mutlaka okumaları gerektiğini söyleyebilirim. Ayrıca pek çok romanı gibi Yargıç ve Celladı da sinema dünyasına kazandırılmıştır; Maximilen Schell tarafından filmi çekilmiştir.

    Yemin isimli romanı, Sean Pean yönetmenliğinde The Pledge olarak Hollywood film arşivlerindeki yerini almıştır. Pek çok dile çevrilmiş ve filmleri de çekilmiş olan bir diğer önemli eseri olan Yaşlı Kadının Ziyareti tüketime dayalı refah toplumlarında paranın değer yargıları üzerindeki olumsuz etkileri sorgulanmaktadır.

    Yargıç ve Celladı, Şüphe gibi romanlarından yazarın suç ve suçlu üzerine çok derin düşündüğünü anlıyoruz. O'na göre suç ve suçlu sürekli değişkenlik içerir ve görecedir. Günümüz dünyasında suç insanın üzerinde bir kavramdır. Suçun gerçek sahibi belli değildir, aslında insan suçun içine doğmuştur zaten.

    Dürrenmatt çağdaşlarının hepsini okumuş ve derinlemesine incelemiştir. Dostoyevsky'yi hatim etmiştir. Romanlarında hiç çekinmeden diğer edebiyatçılardan etkilendiğini de sakıncasızca belli etmektedir. Tiyatro eserlerinde Berthol Brecht etkisi çok açıktır. Lakin Brecht'ten farklı olarak tiyatro ve veya sanat aracılığıyla insanın düzeleceğine, öğreneceğine inanmamaktadır. Aslında insanları sevmektedir ama insanların iyi olduklarına inanmamaktadır. İnsan, sorunları çözemez, bu sorunlarla yaşamaya alışır görüşündedir. Dünyayı anlamsız, düzenini yitirmiş bulan Dürrenmatt, insanın bu sorunları düzeltebilme yeteneğinden yoksun olduğunu düşünür. İnsanın tek çaresi katlanmaktır. Tiyatro gerçekte insanın sosyal sorunlarını gözler önüne serer, lakin insan tiyatroda sergilenen olaylara yabancı bir ilgiyle bakar. (Burada yazarın da çok ilgi duyduğu Albert Camus ve meşhur romanı Yabancı akla geliyor.)

    Kitapları ince, üslup açısından okunması kolay, akılda kalıcıdır. Kendisi bir felsefeci olan yazarın kitaplarında, felsefi düşüncelerin metinlere yoğun bir biçimde ama doğallıkla yerleştirildiği de görülmektedir.  

    Dürrenmatt, sanat ve tiyatro anlayışını içeren yazılarını "Theater Problemen" adı altında kuramsal bir metinde toparlamıştır.  Tiyatronun günümüzün somut sorunlarını ortaya koyması gerektiğini belirtir. Bu da ancak komedi ve grotesk (daha kaba gülmece) ile mümkündür. İnsanları irdelerken onların düşünce ve davranışlarındaki farklılıkları giderek groteskleşen bir komedi anlayışı ile adeta oyar. İster ki insanlar gülerken düşünsünler, düşünürken eleştirsinler. Ama eğer sorunsalları gözler önüne seren Dürrenmatt'tan çözüm önerisi beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. İnsanları sorunların içine sokar ve orada terkeder. Oradan çıkmak ise yeni bir sorun olarak izleyiciye ya da okuyucuya bırakılır.

    Sonsöz

    Sonuç olarak Dürrenmatt'ı bir kez tanıyan bir daha O'ndan kurtulamaz; Dürrenmatt yaşadığımız evrenin kapısını açar ve bizi o kapının önünde bırakır. Sonrası bizim sorunumuzdur.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Gençlerin Mesleki Uyumundan Ne Anlıyoruz?

    Savaş Şengül

    Meslek Danışmanı ve Sosyal Eğitimci

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Gençlik, içinde bulunduğu zamanda en çok değişime açık olan kesimdir. Seste, vücutta, insan ilişkilerinde, karekterde vs...

    Şüpheleniyoruz, kendimizi arıyoruz, kendimizle yüzleşiyoruz, denemeler yapıyoruz, bunalımlar ve krizler yaşıyoruz, zihnimiz karışıyor, ailemizle çatışıyoruz, çeşitli gruplar kuruyor ya da var olan grupların içine giriyor, zor ve karışık anlar yaşıyoruz. Büyükler bazen bize nasıl davranmaları gerektiğini bilemiyorlar.

    Aileler için çözüm?

    Duruşunuzu bozmadan, onlarla müzakere ederek, onları anlamaya çalışın. O büyüdü ve deneyimerini kendi yaşamında görmeye ihtiyacı var. Bunlarsız bir insanın büyümesini beklemek zaten mantıksızdır. Onları dinlemeyi bilmek, onların kendilerine güven duymalarına yardımcı olmak, tercihlerine saygı göstermek, onların birgün kendi kanatlarıyla uçabilmelerine yardım edecektir.

    Kafası ve bedeni bu kadar karışık durumdayken, genç birey geleceğini belirleyecek mesleği seçmek durumundadır. Bu durumda kendinden şüpheye düşmesi normal midir? Evet, gayet normaldir. Kendi kararımızı vermeden önce yaşadıklarımızı hatırlayalım ve empati yapalım bir.

    Çocuğunuz hangi mesleği seçeceğini bilmiyor mu? Tercihini yapamıyor mu? Ya da meslekle ilgili henüz herhangi bir fikri yok mu? Çözüm önerilerim şöyle;

    Hiçbir düşüncesi yok mu?

    Öyleyse hobilerinden hareketle çocuğunuzu hobilerine doğru yönlendirmelisiniz. Örneğin sporla çok ilgilenen bir genci, spor alanında staj yapmaya yönlendirebilirsiniz.

    Tercih yapamıyor mu?

    Çocuğunuzla birlikte, kantonunuzda bulunan mesleki bilgilendirme merkezinden randevu almalısınız. Onlar, çocuğunuz bir fikir sahibi olana dek sizi iyi bir şekilde bilgilendireceklerdir. Bunun sayesinde, çocuğunuz kendi tercihini yapmakta artık zorlanmayacaktır. Daha sonra, stajını yapmak üzere bir yer arama aşamasına geçecektir. Eğer hala şüpheleri varsa, iki ya da üç günlük deneme stajları yapabilir. Stajını beğenmesi durumunda staj süresi uzatılabilir.

    Bu işlemleri ne zaman yapmaya başlamak gerekiyor?

    Her meslek grubunda staj yapılacak yerler duyurularını Haziran ayında yapmaktadırlar. Örneğin, 2017’de yapılacak bir stajın duyuruları 2016 Haziran’ında yapılmaktadır.

    Ağustos ayı itibarı ile staj yerlerine, "www.orientation.ch" sitesinden ya da doğrudan işverenlerin, mağazaların, yaşlılar evinin kendisinden de bakılabilir. 

    Başvurunuzu en hızlı şekilde yaparsanız şansınız daha yüksek olacaktır.

    Başvuru yaparken, işverenin duyurusunda belirtilen belgeleri eksiksiz göndermek esastır. Seçilmenizde bunlar önemlidir.

    Aileler için önerilerim;

    Gençlerinizi dinlemelisiniz. Gençler de ailelerini dinlemelidir, çünkü ailelerin deneyimleri ve birikimleri önemlidir. Eğer genciniz de kabul ederse, mesleki bilgilendirme ve yönlendirme merkezindeki görüşmeye birlikte katılabilirsiniz. Ancak burada çocuğunuzun tercih ya da tercihlerine saygı göstermeniz önemli.

    Peki "Biliyorum" diyen gençler, meslek dünyasından neyi ne kadar biliyorlar?

    Okuldan bıkmış bazı gençler, büyüklerin dünyasına özeniyorlar; Çalışmak, para kazanmak, bağımsız olmak... Oysa iş dünyasının zorlukları kendine özgüdür ve gençler bunun farkında değildirler.

    Orda hiç bir zaman zil çalmaz! Okulda, 15.30 ya da 16.30'da zil çalar ve ders biter. Oysa iş dünyasında görev ne zaman biterse iş de o zaman bitmiş olur. Beş haftalık yaz tatilleri yoktur mesela. 6/7 haftalık okuldan sonra iki haftalık tatiller de yoktur artık. Şimdi bayramlarda, akşamları hatta hafta sonlarında bile çalışmak gerekmektedir. Artık geç kalmak ve işyerinde saygısızca davranmak onları kapı dışarı etmenin gerekçesidir. Burada karneye not düşmek, veli ile konuşup çözüm aramak da yoktur. Çalışmaya başlamalarının birinci yılı sadece uyum yılı olacaktır. Bu dönemde ekip çalışmasının ne anlama geldiğini öğrenip arkadaşlarla zaman geçirme döneminin bittiğini anlayacaklardır. İş yerinde herkes kendi işinden sorumludur artık.

    Staj yaparak mesleği tanımak

    Staj, gençlerin meslekleri ile ilgili bilgi edinmelerini sağlar. Bundan sonra diyebilirler ki: “Bu stajlardan, hangi alanda ne yapabileceğimi öğrenmiş oldum. Üç yıl boyunca bu eğitimi yapma noktasında kendimi hazırlıyorum.“ Pratike edecekleri işe dair bütün bilgileri almış olacaklar. Biz büyükler, onlara gerekli olan bütün bilgileri vermekle sorumluyuz. Gençler bazen yapmak istedikleri stajdan nedensiz biçimde soğuyabilirler. Bazı işverenler, bu tür genlerin sadece hafta sonu ya da akşamları gelmeleri gerektiğini belirtmekten çekinirler. Oysa bir mesleki eğitim sürecinde her türlü sonuca karşı hazır olmalıyız. Sonuçta gençler, mesleki kararlarını yeterince bilgilenmiş ve deneyim sahibi olarak alabilirler.

    Unutulmamalıdır ki meslek öğrenen çırak işçi değildir ve bütün eğitim süreci boyunca çıraklık statüsünün gereğini yerine getirmek zorundadır. Ona, işverenin beklentilerine uygun olarak şu sorumlulukları iyice açıklanmalıdır;

     - Müşterilerin güvenini kazanmak,

    - Mali kaynakların ve malzemelerin kullanımı konusunda dikkatli olmak,

    - Çalışma alanında herkesin misyonuna uymak.

     Unutmayalım ki, gençlerin geleceği toplumun geleceğidir.

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Her Doğum Başka Türlüdür

    Dr. med. Yasemin Schreiber-Pekin

    Kadın Doǧum Uzmanı, Psikoterapist

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Her Doğum Başka Türlüdür

     

    Çocuklar, doğum sırasından itibaren insan yaşamını alt üst etmeye başlarlar. Bir yandan mümkün olduğu kadar doğal olsun, öte yandan da, anne ve bebek için hiçbir risk oluşmasın gibi iki arzu çelişkisi yaşatır doğum. Zor geçen doğumlar, haliyle olumsuz ve travmatik izler bırakır yeni anneler üzerinde. Çok tartışılan şeylerden biri de; sezaryen mi, normal doğum mu olsun konusudur.

    Nasıl olur normal doğum?

    Hamileliğin sonlarına doğru, nişan dediğimiz, hafif kanla karışık mukus tıkaç düşer. Karında, kasıklarda, sırta ve bele vuran düzenli sancılar, amniyon sıvısının gelmesi gibi belirtiler yaklaşan doğumun habercileridir. Artık rahim doğuma hazırdır ve hastaneye gitmenin zamanı gelmiştir. Ardından başlayan açılma sürecinde kasılmalar gitgide şiddetlenirken, bu kasılmalar daha uzun ve düzenli hale gelir. Rahimin ağzı açılır ve bebek doğum kanalına girer. Bu evre 8-10 saat kadar sürer. Bundan sonra ıkınma süreci başlar. Gebe kadın derin bir nefes alır, çenesini göğsüne dayar ve havayı dışarı vermeden kasılma boyunca kuvvetle makata doğru ıkınarak bebeği aşaği iter. Arada, sürekli ıkınmamak için ağızdan kısa nefesler alınıp verilir. Bu şekilde bir saatin içinde bebek doğar. Bazı durumlarda, lokal anestezi takibi epizyotomi denilen cerrahi kesim de gerekebilir. Bebeğin ardından plasenta çıkar.

    Yarı oturarak, yana yatarak, doğum taburesinde, suda veya rahat gelen her pozisyonda yapılabilir doğum. Ağrı kesici ilaçlar, masaj, pozisyon değiştirme, banyolar, alternatif tıp metodlarıyla mümkün olduğu kadar rahatlatmaya çalışılır anne adayı. Belden yapılan EDA (Epidural anestezi) metoduyla az sancılı doğum sağlanabilir. Bir kanülle omurgadaki sinir uçlarına ağrı kesici uygulanır. Doğum sonrası, varsa epizyotomi dikilirken de faydalanılır EDA`dan. Doğumu olumlu bir şekilde yaşayabilmek için, yapılmasını öneririm şahsen. Doğumhanelerde geçen uzun yıllara varan deneyimlerimden bilirim ki, ebeler “doğal doğum” yaptırma hevesiyle biraz nazlanırlar bu konuda, EDA talebinde diretici olmak gerekebilir. Sonucunda acıyı çekecek kişi ebe değil, gebedir.

    Bazı durumlarda suni sancıyla başlatılır doğum. Örneğin, bebek yeterince büyümüyor, kalp atışları stres yaşadığını gösteriyorsa, hesap edilen doğum tarihi 7-10 gün aşılmışsa, su gelmesinden 24 saat sonra sancılar başlamadıysa veya annede hamilelik zehirlenmesi gibi sağlık sorunları gelişirse, serumla suni sancı uygulanır.

    Bütün işi kadınlar yapıyor demek haksızlık olur baba adaylarına. Acı çeken karısının yanında eli kolu bağlı bir şekilde bulunmak ve manevi destek vermek kolay değildir. Babalar için en güzel anlardan biri yeni doğmuş bebeğin, ebenin yardımıyla, göbek kordonunu kesmesi olabilir. Doğumdan hemen sonra anneye verilir ve henüz süt gelmese de, emmeğe başlayarak yeni geldiği dünyaya uyum sağlar bebek.

    Beklenmeyeni de içeren doğal bir olay

    Örneğin bebeğin kalp atışlarının düşmesi nedeniyle doğumu hızlandırmak gerekebilir bazan. Operatif vajinal doğum metodu denilen vakum veya forseps kullanılırsa, bebeğin kafasında zararsız ve geçici olarak şişkinlik veya kızarıklık oluşabilir, bir tehlikesi yoktur. Bazan da acil olarak sezaryen gerekebilir.

    Planlı yapılan sezaryenin zamanı, hesaplanan doğum tarihinin 7-14 gün öncesindedir. Sezaryen gerektiren durumlar; plasentanın rahim ağzına çok yakın olması, daha önceki ameliyatlar sonucu rahim kaslarının zayıflamış olması, bebeğin anne karnında yan veya ters durması, büyük olması, gebede daha önce iki sezaryen yapılmış olması ve aktif genital herpes ve benzeri enfeksiyonlardır.

    Bazan da travmatik yaşanmış doğum veya başka nedenlerle oluşmuş aşırı doğum korkusu o denli stres yaratır ki anne adayında, istek üzerine sezaryen yapılması söz konusu olur. Bu durumda doğum doktorunun, gebenin kaygılarını anlamaya çalışması ve sezaryenin avantajlarıyla dezavantajlarını açıklaması çok önemlidir. Özellikle çok çocuk planlayan çiftlerin bilmesi gereken ciddi riskleri düşünmek gereklidir. Üçten fazla sezaryen komplikasyon riskini hayli arttırır. Plasentanın ileri ki hamileliklerde rahim ağzına veya sezaryen yarasının içine yerleşmesi ve rahim rüptürü, şiddetli kanamalara yol açabilir. Annenin yaşı ne kadar gençse ve ilerde ne kadar çok çocuk sahibi olmayı planlıyorsa, o denli tercih edilmelidir normal doğum.

    Sezaryen acil değilse, annenin bir refakatçısı -genelde bebeğin babası- ameliyathaneye girebilir. Ameliyat sahasıyla yatağın başucu perdeyle ayrılarak anneyle yanındaki kişi görmez ameliyatı. Sadece biraz karında baskı hissedilir toplam yarım saat kadar süren ameliyat sırasında. Birkaç dakikanın içinde gelir bebek dünyaya. Bebek ısıtılmış havlulara sarılı, anneyle babanın kucağına verilir.

    Sezaryen sonrası, genelde 24 saat içinde idrar sondası ve serum çıkarılır. Ağrılara karşı ağrı kesici verilse de normal doğumdan daha ağrılı geçer ve bir iki gün daha uzun kalınır hastanede. Ameliyat ve anestezi komplikasyonları, enfeksiyon oranı biraz daha yüksek sezaryende. Rahim sarkması ve cinsel yaşam konusunda fark görülmüyor. Normal doğum yapanlarda idrar kaçırmaya daha sık rastlansa da, doğumdan altı yıl sonra karşılaştırıldığında, iki grup arasında fark bulunamıyor.

    Sezaryen mi, normal doğum mu?

    Dünya Sağlık Örgütü WHO`nun önerdiği sezaryen oranı % 10-15`tir. Bunun çok üzerine çıkılması da, çok altına inilmesi de anne ve bebek açısından sakıncalı görülür. Bu konuda İsviçre, % 30`luk bir oran ile Avrupa birincisidir. Bu eğilime karşı önlemler alma çabasında sorumlular. Türkiye`de ise, ortalama % 50`yi bulan, özel hastanelerde % 65`e kadar çıkan sezaryen oranı dünyada birinci sıraya getirmiştir ülkemizi. Birinci olduk diye sevinmeye gerek yok nitekim. Aksine, çok çocuk yapmanın faziletine inanılan bir ortamda kırmızı alarm yaratması gerekir bu durum.

    Doğumun şekline son kararı anne adayı verir ve bu karara saygı göstermek gerekir. Fakat sağlık açısından zorunlu değilse, normal doğum kural, sezaryense istisna olarak kalmalıdır.

    www.praxis-schreiber.ch

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • İSVİÇRE VATANDAŞLIĞINA İLGİ SANILANDAN DAHA AZ

    isvicre vatandasligi - www.haberpodium.com

    Yayınlanan son verilere göre, İsviçre’de yaşayan 920 bin göçmen, koşulları vatandaşlığa uyduğu halde başvuruda bulunmuyor. İsviçre Halk Partisi SVP, vatandaşlığa yönelik daha önceki halk oylamaları kampanyalarında İsviçre pasaportuna uzanan esmer tenli elleri önplanda tutarken, aynı mesajı bu kez de 12 Şubat’ta yapılacak olan 3. jenerasyona kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı için veriyor. READ MORE

  • İSVİÇRE VATANDAŞLIĞINA İLGİ SANILANDAN DAHA AZ

    isvicre vatandasligi - www.haberpodium.com

    Yayınlanan son verilere göre, İsviçre’de yaşayan 920 bin göçmen, koşulları vatandaşlığa uyduğu halde başvuruda bulunmuyor. İsviçre Halk Partisi SVP, vatandaşlığa yönelik daha önceki halk oylamaları kampanyalarında İsviçre pasaportuna uzanan esmer tenli elleri önplanda tutarken, aynı mesajı bu kez de 12 Şubat’ta yapılacak olan 3. jenerasyona kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı için veriyor.

    READ MORE
  • İsviçre’de “Çifte Vatandaşlık Kaldırılsın” Tartışmaları

    Derya Özgül,  LL.M

    Hukukçu

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    1992 yılından bu yana İsviçre’de çifte vatandaşlık mümkün. 2000 yılına kadar çifte vatandaş olanların geldikleri ülke ismi de bulunduruluyordu resmi belgelerde. Yani Türkiye vatandaşı olan birinin, İsviçre makamlarınca verilen belgelerinde hem Türkiye hem de İsviçre yazıyordu. 2000 yılından bu yana, İsviçre vatandaşlığına geçenlerin resmi belgelerine geldikleri ülkenin ismi kaydedilmiyor.

    2000 yılına kadar İsviçre’de yaklaşık 500 bin çifte vatandaş bulunuyordu. İsviçre dışında yaşayan İsviçrelilerin yaklaşık yüzde 75’inin de (750 bin) başka bir ülke vatandaşlığı vardı.

    Günümüzde İsviçre’de yaşayan çifte vatandaşların sayısı 870 bin, yurt dışında yaşayanların sayısı ise 560 bin olarak açıklanıyor.

    Avrupa ülkelerinde çifte vatandaşlık

    Avrupa ülkelerinden Fransa, Finlandiya, İsveç, Portekiz, Macaristan, İzlanda, Malta, Büyük Britanya, Bulgaristan, Kıbrıs, Yunanistan, Lüksemburg, Polonya ve Slovenya çifte vatandaşlığı kabul ediyorlar. Şu an Almanya’da tek vatandaşlık sistemi mevcut. Ancak 2007 yılından bu yana, Avrupa Birliği ve İsviçre vatandaşlarına ve bazı istisnai durumlarda çifte vatandaşlık izni uygulanıyor. Avusturya, Belçika, Danimarka, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Estonya, İspanya, İrlanda, Letonya, Litvanya, Slovakya ve Norveç’te ise tek vatandaşlık uygulması mevcut. Bu ülkelerin bazılarında eşlere istisnai kurallar geçerli.

    İsviçre’de bazı durumlarda çifte vatandaşlık mümkün olmuyor. Örneğin kişinin geldiği ülkenin diğer ülke vatandaşlığını kabul etmemesi buna etken. Ancak bu durum İsviçre’den kaynaklı değil.

    İsviçre’de yürütülen tartışmalar

    İsviçre Halk Partisi SVP, ara ara İsviçre’de çifte vatandaşlığın yasaklanmasını gündeme getirir. Birkaç yıldan bu yana bununla ilgili pek ses çıkmazken, konu geçtiğimiz günlerde SVP’nin değerlendirmeleri ile yeniden İsviçre basınına yansıdı. Özellikle “Kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı” ile “Üçüncü jenerasyona kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı” gibi başlıklar SVP’yi rahatsız edip harekete geçiren konular.

    SVP’liler her ne kadar önlemlerini Avrupa dışı ülkelerinden gelen göçmenler için almak istediklerini söyleseler de, dergimizde de sürekli bahsettiğimiz gibi, İsviçre’de yaşayan göçmenlerin çoğu Avrupa ülkeleri vatandaşları. Konu bu olunca, Avrupa vatandaşları için İsviçre vatandaşı olmak pek de “olmazsa – olmaz” değil. Seçme ve seçilme hakkından maruz kalınması dışında, Avrupa vatandaşlığı birçok konuda daha kapsamlı ve yararlı.

    Kısa bir süre önce basına yansıyan bir tartışmada, çifte vatandaşların İsviçre vatandaşı olanlardan daha fazla haklara sahip oldukları iddia ediliyordu. SVP Federal Meclis Üyesi Erich Hess: “Çifte vatandaş olanların kalplerinin sadece İsviçre için atıp atmadığı bilinmiyor. İsviçreli olunacaksa tamamen olunmalı” diyor ve bu ifadesinden sonra da “Sadece çok iyi entegre olanların İsviçre vatandaşı olabileceklerini” söylüyor. Ayrıca çifte vatandaşların kendi ülkeleri için seçme ve seçilme haklarına sahip olmaları, kendi ülkelerine yerleşme imkanlarının bulunması ve sosyal sigortalardan yararlanmaları da SVP’li Hess’i rahatsız ediyor. “Böylelikle…” diyor Erich Hess; “Çifte vatandaş olanlar İsviçrelilerden daha fazla haklara sahipler.”

    İsviçre tartışmaların gerisinde

    Konu oldukça ilginç. Çünkü çifte vatandaşlığı kaldıran ülkelerde, örneğin Almanya ve Hollanda’da çifte vatandaşlık uygulamasının geri getirilmesi tartışılıyor. Özellikle başka ülkelerde üst pozisyonlarda çalışan uzmanlar bu durumdan etkilendikleri için lobi çalışmaları yüksek düzeyde yürütülüyor.

    Diğer Avrupa ülkelerinin vatandaşları gibi İsviçre vatandaşlarının da birçok ülkeye sorunsuz yerleşme imkanları, yerleşilen ülkenin vatandaşı olma hakları bulunuyor. Yani diğer ülke vatandaşlarıyla aynı haklara sahipler.

    Çifte vatandaşlık bir haktır ve bu hakkın geri alınması talep edilecekse, konu daha mantıklı bir şeklide yasal gerekçeleriyle tartışılmalıdır. SVP’li Erich Hess’in dile getirdiği şekilde değil...

    Aidiyet duygusu

    Başka ülkelerde yaşayan ve orda da vatandaş olanların aidiyat duygusu genellikle azalıyor. Çünkü sadece bir ülke ile değil, birçok ülke ile bağları bulunuyor. Burada en büyük etken, kişilerin vatandaşı oldukları ülkelerde seçme ve seçilme haklarına sahip olmaları.

    Diğer bir şey ise; vatandaşlığı elinden alınan bireyin düşünce biçiminin nasıl değiştirileceği, gönül bağının nasıl koparılacağı sorusu. Çifte vatandaş olan ya da olmayanın düşünce ve davranış biçimi çok da fazla değişmeyecektir.

    Yaşadığımız göçler aidiyet duygularımızı yıpratıyor. Globalleşme ve çok kültürlülük gibi etkilerle birlikte kültürel ve toplumsal kimlikler de değişiyor. Bir ülke vatandaşı olmamız, kendimizi sadece o ülkeye ait hissetmemize yetmez.

    İnsanlar kırsaldan metropollere, metropollerden yurtdışına göç ettiler. Daha sonra da ülkeler değiştirdiler. Bulundukları ülkenin vatandaşları ile evlendiler. Bu kesimlerin çocukları köklerinin olduğu ülkeyi tanımıyor belki de. Dilini konuşamıyor ancak elinde vatandaşlığı-pasaportu bulunuyor.

    Peki hangi ülkenin vatandaşı olduğumuzu bu durumda kim kararlaştıracak? SVP’li Erich Hess ya da Hess gibiler nasıl ayırt edecekler bunu? Ötekileştirerek, uzaklaştırarak mı?

    Onlar için en kolay yol bu belki de...

     

    Not:İsviçre'de, hukuki konularda danışmanlık hizmetinden faydalanmak isteyenler yukardaki mail adresimden bana ulaşabilirler. Ayrıca Türkiye ile, tanıma/tenfiz davaları, tapu dava işlemleri, tebligat, vekâlet işlemi vs. türünden herhangi bir hukuki süreç içerisine giren ya da Türkiye’de hukuki takip yaptırmak isteyen okuyucularımız da iletişime geçebilirler.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • İsviçre’de Caritas Marketleri ve Yoksulluk

    Derya Özgül,  LL.M

    Hukukçu

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Caritas Market uygulaması İsviçre’de 1992 yılından bu yana işlev görüyor. İsviçre’nin “fakirleri” için ilk kez Basel’de başlatılan Caritas Market projesi, şu an ülke genelinde toplamda 24 şubesi bulunan bir zincire dönüşmüş durumda.

    Caritas marketlerinin amacı düşük gelirli insanların, büyük harcamalar yapmadan alışveriş yapmalarına olanak sağlamak. Temel hedef; buralardan tasarruf sonucu elde edilen paralar ile, insanların kendilerine yeni bir çift ayakkabı almaları ya da sinema bileti gibi ihtiyaçlarını karşılamaları. Bu, kişinin toplumun bir parçası olarak kalması açısından önemli görülüyor. 25 yıldır var olan marketler, ilk kurulduğu zamanlardan bu yana, maddi zorluklar içinde bulunan ihtiyaç sahipleri için önemli.

    Caritas Market fikrinin ortaya çıkışı

    90’lı yıllardan bu yana İsviçre’de belirgin bir yoksulluk dalgası yaşanıyor. İnsanların birçoğu, iş sahibi oldukları halde bile, kendi geçimlerini sağlama konusunda gün geçtikçe daha da zorlanıyorlar. Bundan en çok payını alanlar ise göçmenler. Buna ek olarak, uzun süre işsiz kalanlar, çocuğunun bakımını üstlenmiş yalnız yaşayan anneler ve eğitim seviyesi düşük olan kişiler de ciddi sıkıntılar yaşıyorlar.

    O dönem bu kriterlere uyan insan sayısı, sadece Kanton Basel-Stadt’ta 20 bin idi! “Bu kesimlere nasıl nasıl yardım edelim?” sorusunun yanıtı aranırken Caritas Market fikri çıkıyor.

    Fikir, Fransa’da uygulanan ve gönüllülerin yer aldığı bir projeden esinlenilerek uygulanmaya başlanıyor. Ancak İsviçre’de gönüllü çalışma sistemi pek yaygın olmadığı için ilk etapta sorunlar yaşanıyor.

    Fransa’da ihtiyaç sahiplerine ücretsiz verilen gıdalar, İsviçre’de ücret karşılığında veriliyor. İsviçreliler gıdaların “hediye“ edilmesi yerine, fiyatı düşük tutup, seçimi “müşteriye“ bırakmaktan yana karar alıyorlar. Başka bir amaç ise, üreticilerden ücretsiz ya da çok düşük fiyata ürün edinmek. Buna göre üreticilerin satılmayan ürünlerini çöpe atmalarına ya da çöpe atmak için ücret ödemelerine gerek yoktu.

    Basel’de ilk Caritas Marketi açıldığında satılan ürünler şu niteliklere sahipti; Yanlış etiketlenmiş ürünler, son kullanım tarihi yaklaşan ürünler, piyasada satılmayan elde kalmış ürünler ya da üretim hatası olan ürünler.

    O dönem bu marketin açılışı iç ve dış basında yankı bulurken, zengin İsviçre’de fakirler için market “skandal” olarak yorumlanıyor.

    Diğer taraftan büyük marketler bu durumdan tedirgin olmaya başlayıp, müşterilerini kaybetme ve kalitelerinden ödün verme gibi kaygılar taşıyorlar.

    Yaygınlaşma - Büyüme

    Caritas Market’in ilk hedefi İsviçreliler iken, ağırlık kısa sürede göçmenlere, özellikle de eski Yugoslavya’dan gelen mültecilere kayıyor. Basel‘ de başarılı olan bu market projesi bir süre sonra Luzern, St. Gallen ve Bern’de de hayata geçiriliyor. Büyük bir taşıma şirketi ile yapılan anlaşma sonrasında da bu proje profesyonleşiyor ve merkezi dağıtım ağları kurulup tüm İsviçre’ye yayılıyor. 

    Şu an İsviçre’nin genelinde 24 Caritas Market bulunuyor. Çalışanlar ise günün belli zamanında (Teil zeit) çalışan işçiler, işsizler ya da gönüllülerden oluşuyor.

    2015 yılında cirosu 13 milyon franki geçen Caritas marketlerinin bazı ürünlerdeki yıllık satışları şöyle; 1,3 Milyon lt süt, 140 bin kg un, 240 bin kg şeker.

    Yıllara göre cirolar ise şöyle;

    2006:  2,8 milyon frank (13 Market)

    2010:  7,9 milyon frank (19 Market)

    2014: 12,7 milyon frank (24 Market)

    2015: 13.2 milyon frank (24 Market)

    Kurucuları, sürekli artan market sayısının ve cironun başarı sayılmadığını ifade ediyorlar; “Bu çok kötü bir gelişim. Çünkü bu marketlere artık ihtiyaç duyulmaması gerekirken, yoksulluktan dolayı daha çok ihtiyaç duyuluyor”.

    Yoksulluk rakamları

    Caritas Schweiz’in tahminlerine göre, İsviçre’de yaşayan 530 bin insanın geliri asgari geçim sınırının altında. Bu rakam nüfusun yüzde 6,6’sına  tekabül ediyor. Buna ek olarak yine 500 bin kişi yoksulluk riski ile karşı karşıya. Yani bir milyondan fazla insan ya fakir ya da fakirlik potansiyeli taşıyor.

    İsviçre Sosyal Yardımlar Konferansı’nın (SKOS) güncel rakamlarına göre, İsviçre’de yaşayan bir kişinin geçim sınırı 2.600 frank. Dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırı ise 4.900 frank.

    Yoksulluk riskini en fazla taşıyanlar şu kesimleren oluşuyor; İşsizler, eğitim seviyesi düşük olanlar, çalışma ücreti düşük olanlar, iki çocuktan fazlasına sahip olan aileler ve tek başına yaşayanlar.

    İsviçre’de yaklaşık 73 bin çocuk yoksulluk içinde yaşıyor. Bu, İsviçre’de yaşayan her 20 çocuktan birinin evinde maddi sıkıntı yaşandığı anlamına geliyor.

    Yoksulluğa sebep olan etkenler

    Maddi sıkıntı yaşayan insanlar birçok kez farklı sorunlar ile karşı karşıya bırakılıyorlar. İş mekanizması dahilinde kalmak ya da başka bir iş bulmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Genel olarak yaşam koşullarının kötü olması beraberine borçlanmaları ve sağlıksal sorunları da getiriyor.

    Bütün bu faktörler kişide marjinalleşme ve umutsuzluğa yol açarken, kişiler genellikle bu durumdan kurtulmak için pek de çıkış yolu bulamıyorlar. Çocuklar ise ailelerinin yoksulluğunu neredeyse miras olarak devralıyorlar.

    Yoksulluk artıyor!

    İsviçre’de son 20 yılda yoksulluk gerilemedi, tam tersine daha da çoğaldı. Gün geçtikçe yoksulluk riski grubları daha da çeşitlenip çoğalıyor. Diğer taraftan da sürekli olarak yüksek pozisyonlarda iş olanakları açılıyor ve bu alanlarda çalışacak olanlar aranıyor. Bu pozisyonlarda çalışanların maaşları oldukça yüksek iken, bu maaş oranları gittikçe artıyor. Ancak çok düşük eğitimlilerin iş olanakları ve maaş oranları ise gün geçtikçe daha da azalıyor. Fabrikalar işlerini ya robotlara yaptırıyorlar ya da ucuz iş gücü olan ülkelere taşınıyorlar.

    Örneğin işyerlerinde scan sistemi ile alış veriş yapmak kasa çalışanının işinde olması anlamına geliyor. Ya da tatil/ bilet rezervasyonlarının-satışlarının Online yapılması seyahat şirketlerinde iş kaybı anlamına geliyor.

    Tabii ki bu gelişimler durdurulamaz ancak diğer bir gelişimin durdurulması mümkün; Devlet sürekli sosyal sigortaları kısıtlıyor. Sosyal devletin tasarruf etmesi refah durumunun kayboluşu anlamına gelir.  Burada amaç yeni yoksullar yaratmak olmamalı. Tam tersine eğitim ve öğretime yatırım yapılıp, yoksullukla mücadelede uzun vadeli bir çözüm ortaya konulmalı.

    Çözüm ne olabilir?

    Burada eğitim en büyük rolü üstlenmeli. Özellikle de dil eğitimleri ve destekleyici programlar önemli. Genç insanların fırsat eşitliğine ihtiyaçları var. Şu anki eğitim sisteminde bu malesef yok. Eğitim sistemi ile adeta sosyal farklılıklar daha da güçlendiriliyor. Anne-babaların sürekli çalışması gereken ailelerde veya bilgisayar bulunmayan evlerde ev ödevlerinin yapılması artık daha da zor. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • İsviçre’de Kâğıtsızlar – Sans-Papiers

    Cavit Akbuga

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    İsviçre’de Kâğıtsızlar – Sans-Papiers

     

    İsviçre’de ne kadar kağıtsız var ve ne durumdalar?

    İsviçre’de geçerli bir oturuma ve kimliğe sahip olmayan göçmenler kâğıtsızlar olarak adlandırılıyor.

    Yapılan açıklamalara göre, İsviçre’de şu an 90 bin ile 250 bin arasında değişen rakamlarda kâğıtsız insan yaşıyor. Bunların çoğunluğunu Latin Amerika kökenliler oluşturuyor. Kâğıtsızlar çoğunlukla ekonomik nedenlerle ülkelerini terk eden göçmenler veya sığınma hakkı reddedilenlerden oluşuyor. Bu kesimler, geldikleri ülkelerinden dolayı İsviçre’de kimlik alma şanslarına sahip değiller. Ancak kaçak olarak yaşasalar da eğitim ve sağlık gibi insani haklardan yararlanıyorlar. İsviçre’de kâğıtsız olarak doğup okula giden binlerce çocuk mevcut. Ancak bu çocuklar, gelecekleri konusunda belirsiz bir hayat ile birlikte, her an sınır dışı edilme korkusu ile yaşıyorlar.

    Büyük bir çoğunluğu temizlik, ev işleri, inşaat, gastronomi gibi sektörlerde düşük ücretlere çalışmak zorunda bırakılan kağıtsızlar, hiçbir sosyal yardım almadan güvensizlik ve belirsizlik altında zor bir hayat sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak İsviçre’ye sundukları bu katkıya rağmen İsviçreli yetkililer tarafından hala görmezden geliniyorlar.

    Cenevre’de Opertaion Papyrus Projesi

    Cenevre Şehir Sekreterliği, Cenevre’de yasayan kâğıtsızların sorunlarına çözüm bulmak amacıyla '' Operation Papyrus'' adı altında pilot bir çalışma başlattı. Bu çalışma ile Cenevre’de yaşayan binlerce kağıtsıza yasal statü kazandırılması umuluyor. Ancak Opertaion Papyrus’un bazı şartları bulunuyor. Bu şartları yerine getirenler Cenevre Kantonu’nda B çalışma kimliği alma şansınsa sahip olabilecekler. Söz konusu şartlar şöyle sıralanıyor; 

    • Aile ve veya çiftin okul çağında bir çocuğunun olması,
    • 5 yıldır Cenevre’de hiçbir ceza veya borçlanma olmadan yaşamış olması,  
    • A2 seviyesinde Fransızca biliyor olması,
    • Hayatlarını çalışarak finanse ediyor olmaları.

    Tek başına yaşayan bir kağıtsızın şartları biraz daha farklı. Buna göre kişinin bu uygulamaya hak kazanması için 10 yıldır İsviçre’de kaçak olarak kalmış olması ve bunu kanıtlaması gerekiyor. Başka bir şart ise, kimlik alan bir kişi herhangi bir nedenle işsiz kalması durumunda sınır dışı edilebilecek olması.

    Uygulamaya dair kuşkular da var

    Cenevre Kantonu’nun kâğıtsızların durumuna insani yönden yaklaşıp kalıcı bir çözüm üretmesi diğer kantonlara iyi bir model olması açısından oldukça önemli. Ancak uygulama bazı kuşkuları beraberine getiriyor. Örneğin Kanton yetkililerinin açıklamalarında yer alan; “Bu uygulama ile kaçak çalışmayı engellemeyi ve bu insanları kontrol altında tutmayı amaçlıyoruz” türü söylemeler, uygulamanın hangi amaçla üretildiğinin üzücü bir kanıtı olarak önümüzde duruyor.

    Opertaion Papyrus Basel ve Zürich’te de talep ediliyor

    Cenevre Şehir Sekreterliği’nin Opertaion Papyrus projesi Basel’de ve Zürich’te de tartışılmaya başlandı. Uygulamanın Zürich’te hayata geçirilmesi için 4667 imza toplanırken, toplanan imzalar geçtiğimiz günlerde gerekli mercilere iletildi.

    Zürich’te şu an itibari ile 28 bin kâğıtsız insanın yaşadığı ifade ediliyor. İsviçre de 15 yıldır kağıtsız yaşadıktan sonra geçerli bir kimlik alabilen Bolivya asıllı göçmen Candelaria, kâğıtsızlara yönelik yapılacak olan düzenlemenin önemiyle ilgili olarak; ''Hangi köşe başında kontrol olacak endişesi ile bir hayat sürdüren, dil öğrenemeyen, sürekli korku içinde yaşayan kağıtsızlar için bu uygulama hayati bir önem taşıyor. Kağıtsızların hakları için sadece bugün değil her zaman mücadele etmeliyiz.'' diyor.

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Malulen Emeklilik Kurumunda Yeni Kısıtlamalar Tehlikesi

    Haşim Sancar

    Pro Infirmis Bern şehri yöneticisi

    Bern Çevresi Engelliler Konferansı Yönetim Kurulu Üyesi

    Bern Kanton Milletvekili

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Malulen Emeklilik Kurumunda Yeni Kısıtlamalar Tehlikesi

     

     

    Daha önceki yazılarımda, engelli kişilerin durumu ve malulen emekli kurumu ile ilgili bazı konulara değinerek, gelecekteki bir takım olumsuz gelişmelere parmak basmıştım. Bu konular ne yazık ki son dönemlerde somutlaşmaya başladı.

    Malulen Emekliler (IV) Kurumu, 2011 yılında revize edilirken (6a Revizyonu), bütçesinde her sene artarak çıkan 11 milyar franklık açığı kapatmak için birçok kısıtlamalara yönelmişti.

    Bunlardan biri de 12‘500 kişinin malulen emeklilik maaşının kesilmesi ve 2018’e kadar iş alanına dönmeleri kararının alınması idi. Ne yazık ki tüm girişimlere karşın, işverenlerin engeli olan insanları işe almaları için kontenjan ayırmaları Parlamento tarafından kabul edilmemişti.

    İşe dönme projesi fiyasko ile sonuçlandı

    Gelinen süreçte “işe dönme projesi”, bu konuda tecrübe sahibi kişilerin korkularını kanıtlayarak, başarısızlıkla sonuçlandı. 25 Ocak 2017 tarihinde IV Kurum şefi Stefan Ritler, televizyonda (SF1, 10vor10) insanları tekrar iş hayatına döndürme konusunda başarısız kaldıklarını itiraf etti. Ritler, bu işi tek başlarına başaramayacaklarını özellikle vurgularken, bir yerlere mesaj veriyordu. Kâr amaçlı serbest piyasada, işverenlerin engellilere kontenjan ayırması yasa ile zorunlu kılınmazsa, sermayeye karşı bir engeli olan insanların iş bulmada pek şansları yok demek istiyordu Ritler. Elbette tek tek duyarlı ve sosyal düşünen işverenler bulunmakta. Ancak kapitalizmde iyi niyet maalesef yeterli olmuyor.

    Malulen emekli kurumu (IV) borcunu ödüyor

     

    Malulen emekli kurumu (IV), açığını kapatmada oldukça iyi bir yol aldı. 2005’ten beri malulen emekli maaşı alan insanların sayısında her yıl bir düşüş söz konusu. Malulen emeklilik kurumunun (IV) emeklilik kurumuna (AHV) olan 11 milyar Frank borcu, planlandığı gibin 2030’a kadar ödenmiş olacak. Bilindiği gibi, bu açığı kapatmak için 2017 sonuna kadar her sene katma değer vergisinden (Mehrwertsteuer) yüzde 0,4 (0,4%) oranında, yani bir milyar frank civarında IV’ya pay aktarılmakta. Bu pay 2018’den itibaren gelmeyecek maalesef. Buna rağmen, IV borçlarını ödeyip, ekonomik olarak iyi bir perspektife sahip olacak.

    Sağ partiler ve işverenler kısıtlamalar için kolları sıvıyorlar

    Tüm bunlara karşın, hiç de gerek olmaksızın, sağ ve liberal partiler engelliler alanında kısıtlama yapmada hızlarını durdurmayıp yeni kısıtlamalara yöneliyorlar. Komisyonda, politikacılar ve işveren çevreleri bu anlamda şimdiden tartışmalara başladılar. Son seçimler sonucu ulusal Parlamento’nun sağa kayması, ne yazık ki bu alanda da yine kısıtlamalara gidileceğine yönelik işaretler vermekte. Şimdiye kadar yüzde 70 oranında engelliliği olan birisi, tam malulen emeklilik maaşı alıyordu. Bu oran yeni bir düzenleme ile yüzde 80’e çıkarılmak isteniyor.

    30 yaş altındakilere malullük maaşının kaldırılması

    En acımasız öneri işverenler tarafından getirilmekte. Buna göre, doğumdan itibaren engelli olanlar dışındaki 30 yaş altındakilere malulen emeklilik maaşı verilmemesi ve sadece geçici bir süre için günlük para (Taggeld) verilmesi isteniyor. Bu da 30 yaş altındaki engellileri sosyal yardıma mahkûm etmek anlamına geliyor. Tekrar iş hayatına geçme (Eingliederungsmassnahmen) alanında da kısıtlamalara gidilmesi önerilmekte.

    Sağ partiler çocuk maaşlarına göz dikiyorlar

    Malulen emeklilerin çocuğuna da,18 yaşını bitirene kadar (eğitimde olanlar için 25 yaş sonuna kadar) aldıkları maaşın yüzde kırkı kadar çocuk aylıkları veriliyor. Sağ ve liberal parti milletvekilleri bu maaşların çok yüksek olduğunu ve çalışan kesimin aldığı 200 frank çocuk parası ile karşılaştırıldığında bir haksızlık teşkil ettiğini belirterek, bu meblanın düşürülmesi gerektiğini belirtiyorlar. Ayrıca belirtmekte yarar var: Ortalama yaşama oranının yükselmesi ile birlikte, erkeklerin ilerleyen yaşlarda çocuk sahibi olmalarında artış görünüyor. Normal emeklilikte de (AHV) bu babalar çocukları için maaş alabilmekteler. Bu durum, normal emeklilikte (AHV) tartışma konusu.

    Yol paralarının kesilmesi de yolda görünüyor

    Sağlık tedavileri ve meslek hayatına yeniden dönmek için (Eingliederungsmassnahmen) herhangi bir işyerine gidiş gelişlerdeki ödenen yol paraları da bazı çevrelerin gözüne batmış olacak ki, bunlarında kısıtlanması gerektiği savunuluyor.

    Engelliler iş görüşmelerine çağrılsın

    Gerekli olmadığı halde, tartışılan tüm bu kısıtlamalara karşı, Pro Infirmis’in de üyesi olduğu, engelliler alanındaki çatı kurumu “Inclusion Handicap”, direniş göstermekte. Inclusion Handicap, özellikle tekrar işe dönme konusunda, işverenlerin engellileri işe alması için uğraş vermesi gerektiğini belirtiyor.

    Bilindiği gibi, toplu göçe karşı inisiyatifinin yasalaşması ile birlikte, herhangi bir iş yerinde boş bir kadro olduğunda, önce İsviçre’de yaşayan işsiz birisinin işçi bulma kurumları (RAV) aracılığı ile iş görüşmesine çağrılması öngörülüyor. “Inclusion Handicap”, engellilere de iş alanında bir şans verilmesi için, bu görüşmelere engellilerin de çağrılması gerektiğini belirtiyor.

    Anlayacağınız, engelliler alanında ortam oldukça sıcak, ancak sonuçları engellilere soğuk bir hava yaratacağa benzemekte. Temennim, bu korkularımın gerçekleşmemesi yönünde.

    Duyma engelliler seslerini yükseltiyorlar!

    1 Şubat 2017 tarihinde, İsviçre genelinde 5000 sabit ve 2200 portatif siren aracılığı ile yapılan siren testleri sırasında; Basel, Bern, Lozan ve Lugano şehirlerinde duyma engelliler “Alarm ölüleri” etkinliği ile bir protesto gösterisi gerçekleştirdiler.

    Sirenler, doğal afetler, kimyevi kazalar, savaş ve sel baskınları sırasında kullanılacak uyarı araçları olarak değerlendiriliyor. Ancak, İsviçre’deki bir milyon duyma özürlü insan için bu uyarı bir anlam ifade etmiyor. Duyma özürlüler, siren testleri sırasında meydanlarda “Flashmob“ denilen ve yere yatılarak yapılan bir protesto gösterisi ile halkı sorunlarına duyarlı kılma girişiminde bulundular. Siren testleri ile verilen herhangi bir alarm durumunda, duyma özürlülere bir SMS aracılığı ile ulaşılması isteminde bulunan bu grup, kendilerine SMS gönderilmemesinden dolayı ayırımcılığa uğradıklarını belirtiyor.

    Yetkililer, SMS sisteminin geliştirilemediğini belirterek, bu istemi şimdiye kadar gerçekleştirmediler. Sel baskını sirenlerinde, alarmın verildiği bölgeyi hemen terk etmek gerekiyor.

    İsviçre, Ay’a gönderilen füzelerin ve içindeki tüm eşyaların aydaki tam ölçümlerinin gerçeğe en yakın ağırlığının ölçüldüğü dünyadaki tek ülkedir (Bern Üniversitesi). Ama, bir milyonun hayatını tehlikelere karşı korumak için bir SMS sistemini geliştir(e)miyor. Buna ölmüş kargalar bile güler!

     

    Pro Infirmis hizmetleri hakkında ayrıntılı bilgi ve bulunduğunuz yörenin büro adresi için: www.proinfirmis.ch

    Bağışlar için: PC 30-13891-5

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Moda
    READ MORE