http://kans.co.id/leon/afisha-sobitiy-rostovna-donu.html афиша событий ростовна дону                    

фото голых людей на пляже İsviçre'deki haber kaynağınız.

sinema,

  • Ayhan Demirden
    READ MORE
  • AYIN FiLMLERi: La La Land - Manchester by the Sea

    прижали ребенку палец что делать

    характеристики провод ввг 3х 1.5 Ayhan Demirden

    книги эротика читать Sinema Eleştirmeni

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах  

     

     

    как стать помощником депутата на общественных началах La La Land – Aşıklar Şehri

     Bu filmi çok önce Zürich Film Festivali’nde izlemiş olmama rağmen üzerine yazmayı erteledim. Oscar Ödüllerinden önce bir kez daha gündeme geleceğini biliyordum. Amerikalıların böyle filmler için çok güzel bir deyimi var: Feel good! 2 saatlik bir gösteride ve sonrasında kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Holywood için biçilmiş bir kaftan film. Stüdyoları ve kafe’leriyle filmde oda yer alıyor. Oscar jürisinin her zaman çok sevdiği ve ödüllere boğduğu bir yaklaşım bu. Şimdiye kadar yazdıklarımdan kinayeli vurguları negatif bir sonuca götürmeye çalışan okurlarıma yanıldıklarını söylemek isterim. Film bütün bunlara rağmen büyüleyici! Bunun birçok nedeni var:

    Mia (Emma Stone) ve Sebastian(Ryan Gosling) arasındaki müthiş enerji, çekim,  albeni. Birbirine bu kadar yakışan bir çift uzun zamandır beyazperdede yoktu. Aslında bu birlikte oynadıkları 3. Film, yönetmenin bu enerjiyi görüp daha da yukarılara taşıması olağanüstü.

    Diğer bir neden harika bir açılış sahnesi. Kesintisiz 7-8 dakika süren açılış sahnesinde Los Angeles ta bir otoyol da trafik sıkışıklığında harika bir müzik eşliğinde dans eden sürücüler, güneşin altın ışıkları altında kahramanlarımızla ilk karşılaşmamız, asfaltın kızgınlığı, erkek kahramanımızın zevkli antika spor arabası ve bütün cazcıların muhakkak edinmek, bir kez olsun giymek istedikleri iki renkli zaman dışı ayakkabılar. Sebastian kendi dünyasında biraz hayalci, Mia form dışı, arabasının önüne geçildiğinde orta parmağını kaldıracak kadar da fütursuz. Asfaltın sıcaklığından dansın koreografisine unutulmayacak bir sahneleme.

    Filmin müzikleri özellikle City of stars tatlı melodisiyle eski caz parçalarını hatırlatırken geçmişin içinden bizi bugüne taşıyan ritmiyle ve dramatik yapısıyla niye müzikallerin başarılı yada başarısız olduklarını bize fısıldıyor. Filmin bütün müziklerinin sırasını beklediklerini ve yeri geldiğinde bütün azametleri ile sahneye çıktıklarını, müzikal filmlerden hoşlanmayanların bile ilgisiz kalamayacakları bir enerjiyle ve duyguyla bizleri etkilediğini teslim etmemiz gerek.

    Yönetmenin Damien Chazelle’nin bu filmi gerçekleştirmek için yıllarca beklediğini, filmini finans edecek prodüktör bulamadığından bir kenarda beklettiğini ve sonrasında Whiplash filmini çekip Oscar kazandıktan sonra ancak tekrar gündeme getirmesini fikirlerinden vazgeçmeyen tutkulu bir rejisörle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca vurgulamam gereksiz aslında.

    Piyanist erkek- oyuncu kız, önce birbirinden hoşlanmayan sonra birden aşık olan çift, 5 yıl sonra tesadüfen karşılaşmak, nedensiz ayrılıklar gibi zayıf olarak değerlendirilebilecek senaryo zaaflarının oyuncuların kendi yaşamlarından kattıkları tecrübeleri sahnelemeye yedirmesiyle, önemsizleşip sanki öylesinin daha samimi olduğunu bile düşünmeye başlıyorsunuz.

    Belki de en önemli neden ama sanatçıların yaratma tutkusunun onları her zaman mutlu etmeye yetmeyebileceği, buna rağmen tutkularının peşinde giden sanatçıların eninde sonunda ‘başarı’ile ödüllendireceklerini iddia etmesi.

    Gündemimizin son derece boğucu ve ümitsizlik saçtığı bir ortamda en azından 2 saat kendinizi iyi hissedeceğiniz bu filmi hararetle öneririm.

     

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы Manchester by the Sea- Yaşamın Kıyısında

    Filmin adının Yaşamın Kıyısında diye Türkçe’ye çevrilmesi bazen ne kadar özensiz davranabildiğimizin kanıtı gibi. Oysa insanın aklına hemen -Denize Nazır Manchester -gibi orjinaline kesinlikle daha yakın hem de uyaklı bir çeviri geliyor.

    Lee Chandler’i (Casey Affleck) önce bir musluk sonra bir tuvaleti tamir ederken gördüğümüzde işini ciddiyetle yapan ama biraz suratsız, biraz nalet, içe dönük bir karakterle tanışırız. Bir gizemi olduğu her halinden bellidir. Kısaca meramını anlatan, az sözcüklü cümlelerle sosyal ilişkilerini minimumda tutan, acı dolu ama yakışıklı yüzünden dolayı kendisine ilgi duyan kadınlara ilgisiz olduğunu çabucak kavratan Lee 4 apartmanlı bir sitede hademelik yapmaktadır. Akşam olduğunda içtiği biraların da etkisiyle insanları provoke edip yüzü gözü şiş evine dönmektedir. Günlerden bir gün telefonla abisinin ölmek üzere olduğunu öğrenir aceleyle abisinin yaşadığı Manchester by the Sea’ya doğru yola koyulur. Maalesef oraya vardığında abisinin öldüğünü öğrenir. Defin işlemlerini yürütmek için abisinin evine yerleşir. Yeğeni Patrick 16 yaşında okulun buz hokeyi takımında oynayan ve kavgaları ile bazen saha dışına atılan hırslı bir gençtir. Avukattan Patrick’in vesayetinin kendisine verildiğini öğrenen Lee, bunu kabul edemeyeceğini yapamayacağını bildirmesine rağmen avukatın da ısrarı ile daha sonra karar vermek üzere büroyu terk eder. Patrick babasının ölümünden çok etkilenmiş görünmemektedir. İki sevgilisi vardır ve birbirlerinden haberleri olmamasını sağlamak için amcasını da suç ortağı yapmaya çalışır. Bir de babasından kalan bot onun için çok önemlidir, motoru tekleyen bot için para bile biriktirir.

    Yönetmen Kenneth Lonergen kısa flashback lerle kahramanımızın neden böyle kırgın ve hayata küskün olduğunu hiç acele etmeden trajik gerçekleri sömürüp sulu sepken hale getirmeden bazen küçük humorik dokunmalarla bezeyerek,- tabii burada filmin müziklerini yapan Lesley Barberin hakkını unutmayalım- öyle güzel anlatıyor ki, sıralı, kronolojik olmayan anlatım hikayeyi anlamayı zorlaştırmıyor, aksine başka bir ritim başka bir duyarlılık, ve olağanlık kazandırıyor.

    Yaşadığı trajedinin sonunda kendisini affedemeyen Lee yaşamına son vermeyi denese de bunda da başarılı olamıyor. Artık yaşayan bir bedene ama ölü bir ruha sahip olarak son kez yeğeninin bakımını belki üstlenmeyi düşünürken trajediyi hortlatan bir olayı yaşamasıyla kesinlikle bunu yapamayacağını anlıyor. Patrick’in sevgilisine Bot’ta dümen tutmasını öğrettiği anda onları izleyen Lee’nin acı gülümsemesi ile ilk kez karşılaşıyoruz. Burada ve Patrick’e bakımını bir arkadaşının üstleneceğini söylediği sahnede birlikte top oynarlarken küçük bir umut beliriyor, belki Lee bu travma yı atlatır diye.

    Yönetmenin bilinçli olarak dramın tepe noktalarını dolaylı anlatmayı seçtiğini, bunun hikâyeye harika bir ivme ve hafiflik kattığını ama anlatımı zenginleştirdiğini yeni boyutlara taşıdığını, Casey Affleck’in bu inanılmaz zor rolün çok büyük bir ustalıkla ve yaratıcılıkla üstesinden geldiğini ve Oscar’ın en iddialı adayı olduğunu da belirtelim. İyi kotarılmış diyaloglarının yanında çok güzel akan kurgusu ile de dikkati toplayan bu filmi muhakkak izleyin. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Hangi Filme Gitmeli?

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть The Hateful Eight

    Quentin Tarantino’nun yeni filmi bir sürü aksaklıkla başlamıştı, önce senaryosu çalınmış ve internette yayımlanmıştı, Tarantino Filmi çekmekten vazgeçmişti derken nihayet Film gösterime sunuldu. Bu sekizinci filmiyle Tarantino Western serisini kapatıyor. Önceki Filmi Zincirsiz gibi başrolde yine Samuel L. Jackson var, ama bu film daha ziyade bir ensemble filmi. Yani bütün oyuncu kadrosu rolleri ile filme çok şey katıyor. Amerikan iç savaşının ardından henüz çok zaman geçmemiştir. İlk açılış sahnesinde karlar altında Wyoming’de çarmıha gerilmiş İsa figürünün olduğu bir mezarın arkasından bir posta arabasının geldiğini görürüz. Bu bile bize birazdan şiddet dolu bir serüvene hazır olmamızı fısıldar. Posta arabasında yörenin ünlü celladının (Kurt Russell) esir aldığı Daisy (Jennifer Jason Leigh)bulunmaktadır ve Red Rock kasabasına doğru gitmektedirler. Marquis Warren (Samuel L. Jackson) ve Chris Mannix (Walton Goggins) te arabaya binerler zira kar fırtınası yaklaşmaktadır. Kar fırtınasından korunmak için sığındıkları Minnie’nin yerinde sadece sıcak kahve değil daha önceden oraya gelmiş ve kahramanlarımızı hiçte hoş karşılamayan Red Rock un celladı Oswaldo Mobray (Tim Roth) ve arkadaşları beklemektedir. Bu rolde Tim Roth’un Christoph Waltz (Zincirsiz) den çok etkilendiğini görüyoruz. Minnie’nin yerine kadar yolda geçen film Minnie’nin yerinde adeta bir teatral gösteriye dönüşürken, oyunculara alabildiğine yeteneklerini gösterebilecekleri bir platform sunuyor. Her zamanki gibi uzun bazen anlamsız alaycı diyaloglar eşliğinde gerçeküstü bir şiddetin sergilendiği resimlerin ardında Tarantino yine Irkçılık üzerine eleştirilerini dile getiriyor. Film müzikleri de eski italo westernlerden tanıdığımız Ennio Marricone’ den. Kaçırmayın derim.

    http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте The Danish Girl (Danimarkalı Kız)

    Gerçek bir hikayeden yola çıkan film 1920’li yıllarda Kopenhag’da yaşayan sanatçılar Lili Elbe (Eddie Redmayne)  erkek olarak  Einar Wegener ve karısı Gerda (Alicia Wikander)’nın hareketli yaşamlarını konu alıyor. Ressam olan Gerda, bir sürü başarısız girişimin ardından kocasından kadın bir model gibi poz vermesini istediğinde, kocasının bu istemle birlikte eski eğilimlerinin tekrar ateşlendiğinin farkına varır. Ancak artık çok geçtir. Resimler ve portrelerde geniş bir ilgili çevre tarafından merakla izlenmektedir. Gerda sonunda ilham perisini bulmuş olmanın mutluluğu ile kocasını bir erkek olarak kaybetmenin arasında gidip gelirken, Einar ise artık sadece Lili olmak istemektedir ve bu istem o yıllarda bir sürü rizikoyu beraberinde getirir. Toplumun dışlaması ve Tıb biliminin yetersizliği bu sanatçı ailenin mücadelesini zora sokar ama bazen sadece yol açmak için yaratılmış olduğunuzu sezersiniz ve sanatçı olmak bu duyarlılığa yakın bir olgudur. Oscar ödüllü yönetmen Tom Hooper (The King’s speech, les Miserables) ın yine Oscar ödüllü Eddie Redmayne ve Ex Machine den tanıdığımız Alicia Wikander ile gerçekleştirdiği filmi izleyin derim. Bu film aynı zamanda büyük bir mücadeleye,  Gerda’nın toleransına ve Lili’nin cesaretine adanmış.

    урок секс сестра Heidi

    8 Çizgi film ve animasyon 5 Televizyon dizisi ve 11 sinema filmine kaynaklık eden eseri Johanna Spyri 1880-1881 yıllarında kaleme almış. Heidi İsviçre’nin ulusal efsanesi haline gelmiş bir eser. Doğal olarak üzerinde ne kadar tartışma olsa da İsviçre’nin medar-ı iftiharı. Filmin yönetmeni Alain Gsponer 500 çocuk arasından Heidi rolü için Anuk Steffen ve keçi çobanı Peter rolü için Quirin Agrippa’yı seçmiş. Büyükbaba rolünde ise büyük bir aktör var, Bruno Ganz... Hitler rolünden ötürü bir sürü haklı eleştiriye maruz kalan aktör Heidi’deki büyükbaba rolünün yanına yaklaşılmaz, kendi başına buyruk karekteri için biçilemez bir kaftan olduğunu ispatlıyor. Öyküyü hala bilmeyenler varsa kısaca anlatalım.

    Heidi’nin teyzesi Dete öksüz kalmış Heidi’yi Alp’lerde yalnız yaşayan büyükbabasına bırakır. Önce kendi başına yaşamaya alışmış, hakkında birilerini öldürmüş olabileceği söylentisi de olan Büyükbaba Heidi’ye mesafeli davransa da zamanla Alpleri ilk gördüğünden itibaren büyülenmiş olan Heidi’nin saçmış olduğu pozitif enerjiye ilgisiz kalamaz. Heidi keçi çobanı Peter ile arkadaş olur ve onunla birlikte dağlara çobanlık yapmaya çıkar. Heidi’nin mutluluğu uzun sürmez, zira teyzesi onu Frankfurt’ta hasta Klara’ya oyun arkadaşı olabilmesi için götürür.

    Bu yeni filmde rejisör Gsponer bir sürü kitchten uzak kalarak bir “anavatan” filmi çekilebileceğini göstermeye çalışıyor. Dogmatik olmadan, milliyetçi olmadan da hikayeyi anlatılabileceğini ispatlıyor. Tabii ki en büyük oyuncu yine Alp’ler. Bu muazzam güzelliği ve hepimizi büyüleyen esrarlı havasıyla, ama aynı zamanda yaşamanın hiç kolay olmadığı; fakirliğin, diz boyu çamurların, ekmek yiyemeyen ninelerin olduğu bir yer burası. Birkaç klişeden daha kaçınabilmek mümkün olsaydı eğer çocuk bakıcısı Fräulein Rottenmeyer’in anlamsız kötülüğü vs. Gibi muhafazakârlığın, doğanın muhafazasını kendine görev aldığında hayatımız için çok önemli bir rolü olabileceğini belki görebilecektik.

    Bu filmi yediden yetmişe herkese öneriyorum hem çocuklarınızla güzel vakit geçirir hem de İsviçre’nin ulusal efsanesini öğrenmiş olursunuz.  

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Hangi filme gitmeli?

    Ayhan Demirden- www.haberpodium.com

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    порно о рабах Arrive - Varış

    Arrive - Varış filmi üzerine - www.haberpodium.com

    Denis Villeneuve’in yeni filmi bilimkurgu alanında son yıllarda yapılan belki gerçekten Space Odyssey ile kıyaslayabileceğimiz kalibrede ayrı bir yapım. Uzay filmi deyince bir sürü saçma efektin eşliğinde lazer savaşı filan bekleyenlerin başka bir gerilimle karşılaştığı felsefi ve düşünsel önermelerin en azından daha hızlı bir fırtına (beyin) yarattığı aşikâr. Dr. Louise Banks (Amy Adams) dilbilim üzerine çalışan kızını kanser dolayısıyla kaybetmiş biraz kırgın öğrencileri ile hayata tutunmaya çalışan bilim kadını, 12 Uzay aracının dünyanın çeşitli yerlerine konumlanmasıyla göreve çağrılır. Uzaylılarla iletişime geçmesi ve niçin geldiklerini öğrenmesi beklenmektedir. Fizikçi Dr. Ian Donnelly (Jeremy Renner) ile bir ekip oluştururlar.

    Ted Chiang’ın Story of Your Life adlı kısa romandan senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı filmde Kanadalı yönetmen Sapir Whorf hipotezine göre filmini oluşturuyor. Düşünce ve algıları belirleyen dildir mottosuyla zamanın Kronos (Kronolojik) olabileceği ama Aion (Dairesel) olarak ta algılanabileceğini, kahramanımız Louise’ enin bir hediye olarak böyle bir yetenekle donatıldığını anlamadan filmi tam olarak anlamak zor. Harika oyunculuğu ile Amy Adams’ın hayat verdiği kırılgan Louise uzaylılarla iletişime geçerek, her şeyin güçle ve silahla çözümlenemeyeceğini, bazen sadece karşıdakini dikkatle dinlemenin bir sürü problemi çözmeye yettiğini, varoluşumuzun birazda düşünmemizin, dilimizin sayesinde mümkün olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Mükemmel panoromalar ağlatacak kadar güzel görüntüler biraz soluk ve karanlık, bu bizi tedirgin hale sokuyor ama tedirginliğimizin asıl nedeni sound. Bir ormanın ortasındaki evinde Louise televizyon izlerken dışarıdan geçen fantomların sesini duyuyoruz, yani arkadan gelen bizim pür dikkat kesilmemize neden olan ses mimarisi öyle güzel kurulmuş ki filmin sessiz anlarında dikkatimiz ayrı bir yoğunluğa kavuşuyor ve anlamın oluşmasında başka bir katmanın oluşmasına katkı veriyor.

    Çok güzel bir finale sahip olan film aynı zamanda bütün filmi kafanızda tekrar başlatmanıza neden oluyor. Amy Adams’ın sanırım Oscarla taçlanacak bir performans gösterdiği, diğer oyuncuların maalesef Adams’ın gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Beni filmde kızdıran tek şey hala eski düşman şablonlarından kurtulamamasıydı. Louise ve Amerikalı diğer bilim insanları uzaylılarla anlaşmanın çabası içindeyken sözde Ruslar ve Çinliler direk uzaylıları yok etmek için baskı yapıyor olmaları ve zaman içindeki yarışın bu gerilim üzerine kurulmaya çalışılması filmin zayıf yanıdır. Buna rağmen bana göre Stanley Kubrick’in Space Odyssey’den sonra çekilen en güzel bilimkurgusu olan bu filmi kaçırmayın.  

     

    коломенская 25 спб на карте Nocturnal Animals- Gece Hayvanları

    Nocturne Animals- Gece Hayvanları filmi üzerine- www.haberpodium.com

    Tom Ford hepinizin bildiği gibi aslında ünlü bir modacı. İlk filmi A single man ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu ikinci filmi ile kesinlikle dikkate almamız gereken bir yönetmenle karşı karşıyayız. Gece Hayvanları mükemmel bir açılış ile başlıyor. Obez çıplak kadınların dansı, yine Amerika’nın ücra bir köşesinde, barlarından birindeyiz derken bir sanat galerisinde olduğumuzu, bunun bir performans, enstelasyon olduğunu kavradığımızda bu sanat galerisinin patroniçesi Susan ile de (Amy Adams) tanışıyoruz. Susan biraz hüzünlü, yorgun görünüyor. Eve döndüğünde eski eşinin ona adadığı romanın paketini daha açarken elini kesiyor. Yönetmen hepimizi uyarıyor, içindeki yaralayıcı bir şey. Zaten bunun öncesinde üzerinde Fragile- kırılgan- yazılı bir sandık duvara yaslanmış içindeki gizlerle dikkatimizi çekiyor.

    Austin Wright’ın Susan and Tony adlı romanından uyarlanan film 7. sanat sinemanın ne kadar çok anlatma kabiliyetine sahip olduğunun kanıtı gibi. Çok katmanlı bir anlatımı başarıyla kuran Tom Ford daha ilk açılış sekansıyla bunun aynı zamanda görsel bir şölen olacağı müjdesini de veriyor. Susan romanın etkisiyle eski kocası Edward (Jake Gyllenhall) ile nasıl bir araya geldiklerini - ailesinin özellikle annesinin uyarılarına rağmen- evlendiklerini düşünürken romanda Teksas’ın ortasında karısı ve kızıyla serserilerin tacizine uğrayan Tony’nin macerasına doludizgin giriyor. Susan’ın annesi kızıyla Edward üzerine konuşurken Edward’ın güçsüz olduğunu, şimdi sana güzel ve romantik gelen bu yan sonra nefret edeceğin özellikler haline gelecek diyor. Hepimiz ailelerimizle yaptığımız tartışmaları hatırlarken aslında sınıfsal farkların nasıl da bir dönem sonra kendine ait davranışları içselleştirdiğine dair dokunmalar eşliğinde, aşkın sınıflar arasındaki ilişkide tek anarşist olduğunu da bize tekrar hatırlatıyor. Hepimiz kırılanın Susan olduğunu düşündüğümüz bu hikâyede, kıranın Susan olduğu kırılanın romanımızın yazarı Edward olduğu açığa çıkıyor. Belki bir intikam öyküsü olarak da okunabilecek bu hikâyede güçlü olmanın bedelleri önümüze bir bir servis ediliyor. Tony’nin üst benliği olarak da görülebilecek Şerif rolünde Michael Shannon harikalar yaratıyor filmde. (Bence Oscar’ı kesinlikle hak ediyor) Kötü adam rolünde Aaron Taylor-Johnson ise parlıyor.

    Görsel sanatların sıkışmış oldukları steril mekanların zengin duyarsızlığı, artık duygulara pek fazla yer bırakmayan plakativ, iki boyutlu dünyanın albenisi ve dıştalayıcılığı, romanın usulca ama kımıl kımıl akan gerilimi, Susan kişiliğinde güçlü ve sahip olmanın mutlu olmaya yetmediği, annesinden miras hüzünlü gözlerinin belki de kaderi olduğu… Hepsini bize Ford öyle güzel anlatıyor ki, ağzımızda buruk bir tat, Edward’ın ölmemiş, intihar etmemiş olduğunu dileyerek salonu terk ediyoruz. Bu senenin en güzel sürprizlerinden biri olan bu muhteşem filmi kaçırmayın.  

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Oscar Ödüllerine Dair

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

    Her sene  Şubat ayında biz sinemacıları bazen sinirlendiren bazen de heyecanlandıran Oscar ödülleri bu yıl da en çok siyahi sinemacıların gözardı edildiği tartışması ile gündeme geldi. Çünkü akademi üyelerinin neredeyse tamamı erkeklerden ve beyazlardan oluşuyordu. Her ne kadar bunun ödüllere yansımadığı iddia edilse de böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

    Oscar ödüllerindeki en büyük ikinci tartışma ise Leo’nun bu yıl sonunda Oscar’ına kavuşup kavuşamayacağı idi. 6 kez aday gösterilen Leonardo DiCaprio nihayet ödül aldı. Bence DiCaprio geçen sene almalıydı ödülünü. Revenand filminde çok çalıştığı gayretleri, fedakarlığı ile göz dolduruyordu ama maalesef abartılı acı çekme sahneleri bitmek bilmeyen hemen hemen aynı jest ve mimikler ile acısını yansıtmaya çalışması, ayrıntılı ve zengin alternatiflerin yanında zayıf kalıyordu.

    En İyi Rejisör ödülünü bir kez daha Alejendro Gonzales İnarritu Revenand (Diriliş) filmi ile almayı başardı. Holywood artık neredeyse bu yeni temsilcisini böylece onore etmiş oldu.

    En İyi Sinematografi (Kamera) ödülü de haklı olarak aynı filme Emmanuel Lubezki ye gitti.

    En İyi Film benim de favorim Spotlight’ın oldu. En İyi Senaryo ödülü tabii ki bu filmin hakkıydı.

    Aksiyon Filmi Mad Max teknik dallardaki ödülleri topladı, 6 Oscar kazandı.

    En İyi Belgesel Amy Filminin. Hiç birimizin unutamadağı Amy Winehouse un kısa hayatı anlatılıyor.

    En İyi Film Müziği doğal olarak Ennio Marricone nin, The Hatefull Eight teki muhteşem performansı ile.

    En İyi Kadın Oyuncu Room daki oyunuyla Brie Larson a verildi. Bana göre haksızlık. Rooney Mara Carol daki oyunuyla benim adayımdı ancak son beşe bile giremediğini belirtelim.

    Bu sene Yabancı Dilde En iyi Film dalında Fransa adına yarışan Mustang adlı film son beşe kalmıştı ancak ipi Son of Saul kucakladı.

    En iyi Animasyon Film ödülünün İnside Out Filmine gitmesi şaşırtmadı.

    Sinemanın sizi büyülemesine izin verin. Maceralarıyla, soruları ve eğlencesi ile yeni keşifler yolunuzu gözlüyor.

     

     

     

     

     

     

    READ MORE