форма п 3 образец                    

http://vicenzacorsi.com/delo/parom-sochi-turtsiya-raspisanie.html паром сочи турция расписание İsviçre'deki haber kaynağınız.

ayhan demirden,

  • Ayhan Demirden
    READ MORE
  • AYIN FiLMLERi: La La Land - Manchester by the Sea

    книги эротика читать

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд Ayhan Demirden

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    как стать помощником депутата на общественных началах La La Land – Aşıklar Şehri

     Bu filmi çok önce Zürich Film Festivali’nde izlemiş olmama rağmen üzerine yazmayı erteledim. Oscar Ödüllerinden önce bir kez daha gündeme geleceğini biliyordum. Amerikalıların böyle filmler için çok güzel bir deyimi var: Feel good! 2 saatlik bir gösteride ve sonrasında kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Holywood için biçilmiş bir kaftan film. Stüdyoları ve kafe’leriyle filmde oda yer alıyor. Oscar jürisinin her zaman çok sevdiği ve ödüllere boğduğu bir yaklaşım bu. Şimdiye kadar yazdıklarımdan kinayeli vurguları negatif bir sonuca götürmeye çalışan okurlarıma yanıldıklarını söylemek isterim. Film bütün bunlara rağmen büyüleyici! Bunun birçok nedeni var:

    Mia (Emma Stone) ve Sebastian(Ryan Gosling) arasındaki müthiş enerji, çekim,  albeni. Birbirine bu kadar yakışan bir çift uzun zamandır beyazperdede yoktu. Aslında bu birlikte oynadıkları 3. Film, yönetmenin bu enerjiyi görüp daha da yukarılara taşıması olağanüstü.

    Diğer bir neden harika bir açılış sahnesi. Kesintisiz 7-8 dakika süren açılış sahnesinde Los Angeles ta bir otoyol da trafik sıkışıklığında harika bir müzik eşliğinde dans eden sürücüler, güneşin altın ışıkları altında kahramanlarımızla ilk karşılaşmamız, asfaltın kızgınlığı, erkek kahramanımızın zevkli antika spor arabası ve bütün cazcıların muhakkak edinmek, bir kez olsun giymek istedikleri iki renkli zaman dışı ayakkabılar. Sebastian kendi dünyasında biraz hayalci, Mia form dışı, arabasının önüne geçildiğinde orta parmağını kaldıracak kadar da fütursuz. Asfaltın sıcaklığından dansın koreografisine unutulmayacak bir sahneleme.

    Filmin müzikleri özellikle City of stars tatlı melodisiyle eski caz parçalarını hatırlatırken geçmişin içinden bizi bugüne taşıyan ritmiyle ve dramatik yapısıyla niye müzikallerin başarılı yada başarısız olduklarını bize fısıldıyor. Filmin bütün müziklerinin sırasını beklediklerini ve yeri geldiğinde bütün azametleri ile sahneye çıktıklarını, müzikal filmlerden hoşlanmayanların bile ilgisiz kalamayacakları bir enerjiyle ve duyguyla bizleri etkilediğini teslim etmemiz gerek.

    Yönetmenin Damien Chazelle’nin bu filmi gerçekleştirmek için yıllarca beklediğini, filmini finans edecek prodüktör bulamadığından bir kenarda beklettiğini ve sonrasında Whiplash filmini çekip Oscar kazandıktan sonra ancak tekrar gündeme getirmesini fikirlerinden vazgeçmeyen tutkulu bir rejisörle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca vurgulamam gereksiz aslında.

    Piyanist erkek- oyuncu kız, önce birbirinden hoşlanmayan sonra birden aşık olan çift, 5 yıl sonra tesadüfen karşılaşmak, nedensiz ayrılıklar gibi zayıf olarak değerlendirilebilecek senaryo zaaflarının oyuncuların kendi yaşamlarından kattıkları tecrübeleri sahnelemeye yedirmesiyle, önemsizleşip sanki öylesinin daha samimi olduğunu bile düşünmeye başlıyorsunuz.

    Belki de en önemli neden ama sanatçıların yaratma tutkusunun onları her zaman mutlu etmeye yetmeyebileceği, buna rağmen tutkularının peşinde giden sanatçıların eninde sonunda ‘başarı’ile ödüllendireceklerini iddia etmesi.

    Gündemimizin son derece boğucu ve ümitsizlik saçtığı bir ortamda en azından 2 saat kendinizi iyi hissedeceğiniz bu filmi hararetle öneririm.

     

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы Manchester by the Sea- Yaşamın Kıyısında

    Filmin adının Yaşamın Kıyısında diye Türkçe’ye çevrilmesi bazen ne kadar özensiz davranabildiğimizin kanıtı gibi. Oysa insanın aklına hemen -Denize Nazır Manchester -gibi orjinaline kesinlikle daha yakın hem de uyaklı bir çeviri geliyor.

    Lee Chandler’i (Casey Affleck) önce bir musluk sonra bir tuvaleti tamir ederken gördüğümüzde işini ciddiyetle yapan ama biraz suratsız, biraz nalet, içe dönük bir karakterle tanışırız. Bir gizemi olduğu her halinden bellidir. Kısaca meramını anlatan, az sözcüklü cümlelerle sosyal ilişkilerini minimumda tutan, acı dolu ama yakışıklı yüzünden dolayı kendisine ilgi duyan kadınlara ilgisiz olduğunu çabucak kavratan Lee 4 apartmanlı bir sitede hademelik yapmaktadır. Akşam olduğunda içtiği biraların da etkisiyle insanları provoke edip yüzü gözü şiş evine dönmektedir. Günlerden bir gün telefonla abisinin ölmek üzere olduğunu öğrenir aceleyle abisinin yaşadığı Manchester by the Sea’ya doğru yola koyulur. Maalesef oraya vardığında abisinin öldüğünü öğrenir. Defin işlemlerini yürütmek için abisinin evine yerleşir. Yeğeni Patrick 16 yaşında okulun buz hokeyi takımında oynayan ve kavgaları ile bazen saha dışına atılan hırslı bir gençtir. Avukattan Patrick’in vesayetinin kendisine verildiğini öğrenen Lee, bunu kabul edemeyeceğini yapamayacağını bildirmesine rağmen avukatın da ısrarı ile daha sonra karar vermek üzere büroyu terk eder. Patrick babasının ölümünden çok etkilenmiş görünmemektedir. İki sevgilisi vardır ve birbirlerinden haberleri olmamasını sağlamak için amcasını da suç ortağı yapmaya çalışır. Bir de babasından kalan bot onun için çok önemlidir, motoru tekleyen bot için para bile biriktirir.

    Yönetmen Kenneth Lonergen kısa flashback lerle kahramanımızın neden böyle kırgın ve hayata küskün olduğunu hiç acele etmeden trajik gerçekleri sömürüp sulu sepken hale getirmeden bazen küçük humorik dokunmalarla bezeyerek,- tabii burada filmin müziklerini yapan Lesley Barberin hakkını unutmayalım- öyle güzel anlatıyor ki, sıralı, kronolojik olmayan anlatım hikayeyi anlamayı zorlaştırmıyor, aksine başka bir ritim başka bir duyarlılık, ve olağanlık kazandırıyor.

    Yaşadığı trajedinin sonunda kendisini affedemeyen Lee yaşamına son vermeyi denese de bunda da başarılı olamıyor. Artık yaşayan bir bedene ama ölü bir ruha sahip olarak son kez yeğeninin bakımını belki üstlenmeyi düşünürken trajediyi hortlatan bir olayı yaşamasıyla kesinlikle bunu yapamayacağını anlıyor. Patrick’in sevgilisine Bot’ta dümen tutmasını öğrettiği anda onları izleyen Lee’nin acı gülümsemesi ile ilk kez karşılaşıyoruz. Burada ve Patrick’e bakımını bir arkadaşının üstleneceğini söylediği sahnede birlikte top oynarlarken küçük bir umut beliriyor, belki Lee bu travma yı atlatır diye.

    Yönetmenin bilinçli olarak dramın tepe noktalarını dolaylı anlatmayı seçtiğini, bunun hikâyeye harika bir ivme ve hafiflik kattığını ama anlatımı zenginleştirdiğini yeni boyutlara taşıdığını, Casey Affleck’in bu inanılmaz zor rolün çok büyük bir ustalıkla ve yaratıcılıkla üstesinden geldiğini ve Oscar’ın en iddialı adayı olduğunu da belirtelim. İyi kotarılmış diyaloglarının yanında çok güzel akan kurgusu ile de dikkati toplayan bu filmi muhakkak izleyin. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Ayın Filmleri: Denial (İnkâr) - Get Out (Kapan)

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте Denial - İnkâr

    Yönetmen Mick Jakson gerçek bir olaydan yola çıkarak yarattığı film, daha çok günümüzde gerçekliğin tartışmaya konulduğu ve alternatif gerçek ötesi, kanıt ötesi gibi yaklaşımların merkezi kullanıma konulmaya çalışıldığı bir iklimde çok gerekliydi.

    Amerikalı tarihçi Profesör Deborah E. Lipstadt, İngiliz yazar David İrving’ın İngiltere’de kendisine iftira attığı iddiasıyla mahkemeye başvurur. Holocaust’un bir yalan olduğunu, Hitler’in Yahudileri yok etmek için herhangi bir emir vermediğini savunan İrving, bayan profesörün kendisini Hitler hayranı ve Holocaust inkarcısı olarak nitelemesinin ve yalancı olduğunu yazmasının düzeltilip, zararlarının tazminini talep eder.

    2000 yılında görülen davada İrving’in ve benzerlerinin tarihi gerçekleri çarpıtarak, kendi ideolojilerine uygun bir gerçeklik yanılsaması yaratmasının önüne geçilmişti.

    Rachel Weisz’ın Profesör Lipstadt rolünü üstlendiği filmde işi hiç kolay değildi. Avukatların savunma stratejisi gereği, mahkemede kendi duygu ve düşüncelerini dile getirmesini yasakladığı bir karakterin buna rağmen merkezi belirleyici durumda oluşunu, Amerikalıların o birden parlayan, reaksiyoner yapısı ile İngilizlerin akılcı soğukluğunu anlama çabası, duyguların esiri bir bilim kadının haklı davası için kendine gem vurmaya çalışması, çoğunlukla minimal oynamak zorunda olması birkaç etaptan bazıları sadece.

    Antogonist olarak yazar İrving’i canlandıran Timothy Spall, karakterinin bütün kötücüllüğünü ilmek ilmek oluşturup yansıtırken, karakterin kötü bir şablon olmasına da izin vermiyor ve harika bir oyunculuk çıkarıyor. Tarihi gerçekleri sanki olmamış ya da tartışmaya açık bir konuymuş gibi yansıtmak biz Türklerin çok yakından bildiği bir şey. Henüz yüzleşemediğimiz ve hala inkâr noktasında bulunduğumuz Ermeni mezalimi tıpkı İrving gibi bazı Türk siyasetçileri tarafından tartışmalı bir konuymuş gibi yansıtılmaya çalışılıyor.

    İngiliz mahkemesinin bu yürekli kararı, acı çeken insanların bu yaralarına biraz olsun merhem olmayı başarıyor. Böyle bir filmi seyretmenin tam zamanı.   

     

    урок секс сестра Get Out – Kapan

    Filmin henüz Prolog bölümünde Chris’i bahçeli villaların olduğu, zengin bir muhitte tedirgin bir halde cep telefonuyla sevgilisiyle konuşurken görürüz. Akşam karanlığı çökmüş ve beyaz bir araba sinsice onu takip etmektedir. Tam konuşmanın en cafcaflı yerinde dikkati dağılmışken, arkadan saldıran iki beyaz onu arabanın bagajına sürüklerler. Tekinsiz bu atmosferi yaratan yönetmen Jordan Peele, kadınların çok yakından tanıdığı bu duyguyu öyle bir oluşturuyor ki, Chris’in siyah olması ve genelde korkutanın hep siyahi olması ters yüz oluveriyor. Afro-Amerikan yurttaşların nasıl bir korku ikliminde yaşadığını ırkçılığın çeşitli yüzlerini bir korku filmi formunda sunan yönetmen Jordan Peele, komedyen bir oyunculuktan geldiği için kendisini tutamayıp komik elementleri de filme yedirmeye çabalıyor.

    Daniel Kaluuya’nın (kendisini ünlü İngiliz dizisi Black Mirror’dan tanıyoruz) canlandırdığı Chris, endişeyle kız arkadaşına sorar: “Benim siyah olduğumu biliyorlar mı?” Rose laubali bir biçimde ailesinin ırkçı olmadığını, hatta Obama’yı seçtiklerini söyler. Rose’nın ailesi, yeşillikler içinde bulunan ve diğer insanlardan biraz uzakta küçük bir malikanede yaşamaktadır. Herkes gereğinden fazla iyi olunca, hizmetçi ve bahçıvan olarak çalışan siyahlar biraz yaşayan ölüler gibi davranınca, yavaşça gerilen kahramanımız Chris sigara içmek için bahçeye çıkınca, bunu gören Rose’un annesi (Catherine Keener) ona hipnoz yapmayı önerir.

    Yönetmenin, “John Malkoviç Olmak” filminde oynayan Keener üzerinden hipnoz sahnesini oluşturması da ayrı bir tatlılık tabii. Bence filmin en iyi sinemasal parçasını oluşturan hipnozla, kahramanımız Chris’in kendini sorgulamaya başlaması bizi olasılıklar denizinde yelkensiz bırakıyor. Filmi daha fazla anlatarak keyfinizi çalmak istemediğimden, son olarak eklemek istediğim şey şu: Irkçılık her zaman korkutucudur. Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de korku film janrını da aşan bir gerçekliktir. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Ayın Filmleri: Dunkirk ve The Party

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    порно о рабах Dunkirk

    Bir grup asker tedirginlikle bir sokağa girer. Gökten teslim olmalarını, her tarafın sarıldığına dair bildiriler yağmaktadır. Yorgun argın, bitkin askerler, hortumun içinde kalmış suya, bir sigara izmaritine kavuştukları için sevinç içindeyken, üzerlerine açılan ateşle ne kadar kötü bir tehlikenin göbeğinde olduklarını anlamalarıyla kaçmaya başlamaları, ama ancak birinin bunu başarabildiğini, o askerin son mevziye can havliyle ulaştığındaysa, artık kaderinin kendi eline geçtiğini düşünüp, bu cehennemi bir an önce terk etmenin dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını anlar, anlarız. 

    Bu mükemmel girişle bizi savaşın ortasına ışınlayan rejisör Christopher Nolan, bitmek bilmeyen ensemizin arkasında nefesini hissettiğimiz ölüm tehlikesiyle, bir gidip bir gelen temposuyla sinemanın son Mohikanlarından biri olarak 70 mm anolog filmle çekip, birbirinden alımlı resimleriyle nasıl bir büyücü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

    Dunkirk, Fransa’nın İngiltere’ye en yakın olduğu yerde bir kasaba. 2. Dünya savaşında Almanlar tarafından her taraftan kuşatılan adeta kapana kısılan yaklaşık 400.000 İngiliz ve müttefik kuvvetleri askerinin bu kasabanın büyük kumsalında bir an önce İngiltere’ye geçip kurtarılmalarını beklediğini, ancak onları karşıya alabilecek askeri kuvvetlerinin yeterli olmadığını, bu arada harekete geçen sivil insanların balıkçı botlarıyla, gezi yelkenlileriyle bu kurtarma aksiyonuna katıldığını ve bu sayede 300.000’den fazla askerin dinamo adlı harekatla kurtarıldığı her İngilizin adeta genlerine yazılmış ulusal bir efsane haline geldiğini hepimiz biliyoruz. Anlatının epik bir yapısı kendiliğinden varken, Nolan anlatımını karada 1 hafta, denizde 1 gün, havada 1 saat olarak zamanlayınca, savaşında ateşi oluşturduğu göz önünde bulundurulursa varlığın 4 elementi de işleyip organik bir yapıya ulaşmış oluyor!

    Acaba oluyor mu? Maalesef olamıyor. Özdeşleşebileceğimiz bir karakter olamadığı gibi, heyecanla takip edebileceğimiz bir öykü de yok. Aksiyonla iğdiş edilen duyargalarımız bir müddet sonra yoruluyor. Bir torpido daha, bir batırılan tekne daha, bir kurtulma dakikası daha derken her şey fazla gelmeye başlıyor. Hayvansal bir etkiye sahip onca resim ve müzikten geriye ucundan tutup ilerleyebileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Emilip boşaltılmışlık duygusu o kadar. Oyunculuklarda bir karakteri işlemek için gerçekten hiçbir alan olmadığı düşünülürse üzerinde durmaya değmez ama bir şeyi eklemeden geçmek kesinlikle olmaz; Ünlü İngiliz aktörü Kenneth Branagh bayağı kötü bir performans gösteriyor. Herkesin övdüğü Tom Hardy de kötü. Gerçi bütün film boyunca neredeyse sadece yüzünün bir kısmını gördüğümüz için gözleri ve alnıyla oynamak zorunda ama maalesef bu kez başarılı olamıyor. Mark Rylance’ın içlerinde en iyi performansı gösterdiğini ekleyelim.

    Dunkirk filminin neredeyse varlığını borçlu olduğu esas element ise bana göre müzik. Hans Zimmer her sahneyi öyle yoğunlaştırıyor ki, bir dönem sonra acaba müziğin üzerine mi bu resimler çekildi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

    Filmin hayvansal bir enerji taşıdığından söz etmiştik. Bunu en çok sağlayan da müzik ve sound. Genel olarak zaten yüksek bir voluma sahip olan sound ister istemez vücudunuzun her yerine sızıyor.

    Tek tek harika resimlerin, parça parça harika sahnelerin, ölüm kalım salınımında yepyeni tecrübelerin, bir teknenin altına kısılmışken hayatın değerinin, şimdi suyun yüzeyine çıkıp bir nefes alırsam belki kurtulurum umudunun, büyük resim içerisinde, küçük askerlerin kaderinin kahramanlık hikayesiyle ilgisi olmadığının, hepsinin ama hepsinin bir araya gelmesine rağmen Dunkirk aksiyonu tercih eden, Hollywood’a teslim olmasıyla, öyküyü ve karakterleri boşlayan yapısıyla beklentilerimizi karşılayamıyor. Bütün kuvvetlerini adaya toplayarak yeni bir çıkışın mümkün olabileceğini söyleyen yapısıyla Brexit kararının belki de İngiltere için şans olabileceğini de düşündürten Dunkirk’ün şimdiden bu yılki Oscar’ın en büyük adaylarından biri olduğunu hatırlatarak, önemli bir film olduğunu ve böyle bir tecrübeden kendinizi  mahrum bırakmamanızı öneririm.

     

    коломенская 25 спб на карте The Party

    İlk sahnede bize doğrultulan bir tabanca ile karşılaşırız… Biraz sarsak ama her an ateş alabilir, sonra bu noktaya nasıl geldiğimizi Sally Potter yaklaşık 71 dakikada, çok hızlı bir tempoyla, hınzır bir komedi formunda, sadece konusuna odaklanarak, her şeyi redukte ederek, karakterlerine yoğunlaşarak bize anlatıyor. Berlinale’nin yarışma bölümüne seçilen ancak neredeyse bütün komedi filmlerinde olduğu gibi ciddi jürilerin beğenilerini kazanmayı maalesef başaramayan The Party, titel olarak bile çifte anlamlılığa göndermede bulunarak, hiciv sanatının çok temiz bir örneğini sergiliyor.

    İngiliz işçi partisinin gölge kabinesine Sağlık Bakanı olarak atanan Janet (Kristin Scott Thomas) bunu yakın arkadaşlarıyla kutlamak için evinde küçük bir parti verir. Keskin dilli April (Patricia Clarkson), esoterik kocası Gottfried (Bruno Ganz), yakışıklı Tom (Cillian Murphy), evli lezbiyen çift Martha (Cherry Jones) ve Jinny (Emily Mortimer) ki, üçüz bebeklerine hamiledir, birer birer eve gelirken, partinin havasının eğlenceden bir sinir harbine doğru evrildiğini görürüz. Her konuda muhakkak özlü söz söylemeye kalkan esetorik kocasını “çeneni kapa” diye paylayan April’in de katkısıyla her şey yavaşça çığırından çıkar.

    Janet mutfakta göğsünden çıkardığı mobil telefonla sevgilisiyle konuşurken içeride kocası Bill (Timothy Spall) eski bir plağı pikaba yerleştirir ve ağzına kadar dolu bir kırmızı şarap kadehi ile yavaşça parti havasına girmeye çalışır. İngilizlerin en önemli feminist yönetmenlerinden olan Sally Potter, Screwball tarzında sahnelediği bu filmle, toplumsal eleştiri oklarını, özeleştirileri de es geçmeden, sol liberal kişiliklerin açmazlarını, aslında alt sınıflar için politika önerirken nasıl da kendi hayatlarının üst sınıfın bütün rahatlığını ve rahatsızlığını yansıttığını, sözünü hiç sakınmadan bütün oyuncuları üzerinden iletiyor.

    Zamansız ve dozajı kaçmış hiçbir şakanın yer almadığı film, zaman zaman Yasmin Reza’nın oyunu Acımasız Tanrı’yı çağrıştırırken, öbür yandan da dur durak bilmez temposuyla, mükemmel oyunculuklarıyla oda tiyatrosu tadında ve fazla olan her şeyin törpülendiği-film siyah beyaz- harika bir seyirlik. Bu son derece zevkli, izlemesi keyif veren filmi mutlaka izlemenizi öneririm.

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Hangi filme gitmeli?

    Ayhan Demirden- www.haberpodium.com

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    http://kans.co.id/leon/afisha-sobitiy-rostovna-donu.html афиша событий ростовна дону Arrive - Varış

    Arrive - Varış filmi üzerine - www.haberpodium.com

    Denis Villeneuve’in yeni filmi bilimkurgu alanında son yıllarda yapılan belki gerçekten Space Odyssey ile kıyaslayabileceğimiz kalibrede ayrı bir yapım. Uzay filmi deyince bir sürü saçma efektin eşliğinde lazer savaşı filan bekleyenlerin başka bir gerilimle karşılaştığı felsefi ve düşünsel önermelerin en azından daha hızlı bir fırtına (beyin) yarattığı aşikâr. Dr. Louise Banks (Amy Adams) dilbilim üzerine çalışan kızını kanser dolayısıyla kaybetmiş biraz kırgın öğrencileri ile hayata tutunmaya çalışan bilim kadını, 12 Uzay aracının dünyanın çeşitli yerlerine konumlanmasıyla göreve çağrılır. Uzaylılarla iletişime geçmesi ve niçin geldiklerini öğrenmesi beklenmektedir. Fizikçi Dr. Ian Donnelly (Jeremy Renner) ile bir ekip oluştururlar.

    Ted Chiang’ın Story of Your Life adlı kısa romandan senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı filmde Kanadalı yönetmen Sapir Whorf hipotezine göre filmini oluşturuyor. Düşünce ve algıları belirleyen dildir mottosuyla zamanın Kronos (Kronolojik) olabileceği ama Aion (Dairesel) olarak ta algılanabileceğini, kahramanımız Louise’ enin bir hediye olarak böyle bir yetenekle donatıldığını anlamadan filmi tam olarak anlamak zor. Harika oyunculuğu ile Amy Adams’ın hayat verdiği kırılgan Louise uzaylılarla iletişime geçerek, her şeyin güçle ve silahla çözümlenemeyeceğini, bazen sadece karşıdakini dikkatle dinlemenin bir sürü problemi çözmeye yettiğini, varoluşumuzun birazda düşünmemizin, dilimizin sayesinde mümkün olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Mükemmel panoromalar ağlatacak kadar güzel görüntüler biraz soluk ve karanlık, bu bizi tedirgin hale sokuyor ama tedirginliğimizin asıl nedeni sound. Bir ormanın ortasındaki evinde Louise televizyon izlerken dışarıdan geçen fantomların sesini duyuyoruz, yani arkadan gelen bizim pür dikkat kesilmemize neden olan ses mimarisi öyle güzel kurulmuş ki filmin sessiz anlarında dikkatimiz ayrı bir yoğunluğa kavuşuyor ve anlamın oluşmasında başka bir katmanın oluşmasına katkı veriyor.

    Çok güzel bir finale sahip olan film aynı zamanda bütün filmi kafanızda tekrar başlatmanıza neden oluyor. Amy Adams’ın sanırım Oscarla taçlanacak bir performans gösterdiği, diğer oyuncuların maalesef Adams’ın gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Beni filmde kızdıran tek şey hala eski düşman şablonlarından kurtulamamasıydı. Louise ve Amerikalı diğer bilim insanları uzaylılarla anlaşmanın çabası içindeyken sözde Ruslar ve Çinliler direk uzaylıları yok etmek için baskı yapıyor olmaları ve zaman içindeki yarışın bu gerilim üzerine kurulmaya çalışılması filmin zayıf yanıdır. Buna rağmen bana göre Stanley Kubrick’in Space Odyssey’den sonra çekilen en güzel bilimkurgusu olan bu filmi kaçırmayın.  

     

    фото голых людей на пляже Nocturnal Animals- Gece Hayvanları

    Nocturne Animals- Gece Hayvanları filmi üzerine- www.haberpodium.com

    Tom Ford hepinizin bildiği gibi aslında ünlü bir modacı. İlk filmi A single man ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu ikinci filmi ile kesinlikle dikkate almamız gereken bir yönetmenle karşı karşıyayız. Gece Hayvanları mükemmel bir açılış ile başlıyor. Obez çıplak kadınların dansı, yine Amerika’nın ücra bir köşesinde, barlarından birindeyiz derken bir sanat galerisinde olduğumuzu, bunun bir performans, enstelasyon olduğunu kavradığımızda bu sanat galerisinin patroniçesi Susan ile de (Amy Adams) tanışıyoruz. Susan biraz hüzünlü, yorgun görünüyor. Eve döndüğünde eski eşinin ona adadığı romanın paketini daha açarken elini kesiyor. Yönetmen hepimizi uyarıyor, içindeki yaralayıcı bir şey. Zaten bunun öncesinde üzerinde Fragile- kırılgan- yazılı bir sandık duvara yaslanmış içindeki gizlerle dikkatimizi çekiyor.

    Austin Wright’ın Susan and Tony adlı romanından uyarlanan film 7. sanat sinemanın ne kadar çok anlatma kabiliyetine sahip olduğunun kanıtı gibi. Çok katmanlı bir anlatımı başarıyla kuran Tom Ford daha ilk açılış sekansıyla bunun aynı zamanda görsel bir şölen olacağı müjdesini de veriyor. Susan romanın etkisiyle eski kocası Edward (Jake Gyllenhall) ile nasıl bir araya geldiklerini - ailesinin özellikle annesinin uyarılarına rağmen- evlendiklerini düşünürken romanda Teksas’ın ortasında karısı ve kızıyla serserilerin tacizine uğrayan Tony’nin macerasına doludizgin giriyor. Susan’ın annesi kızıyla Edward üzerine konuşurken Edward’ın güçsüz olduğunu, şimdi sana güzel ve romantik gelen bu yan sonra nefret edeceğin özellikler haline gelecek diyor. Hepimiz ailelerimizle yaptığımız tartışmaları hatırlarken aslında sınıfsal farkların nasıl da bir dönem sonra kendine ait davranışları içselleştirdiğine dair dokunmalar eşliğinde, aşkın sınıflar arasındaki ilişkide tek anarşist olduğunu da bize tekrar hatırlatıyor. Hepimiz kırılanın Susan olduğunu düşündüğümüz bu hikâyede, kıranın Susan olduğu kırılanın romanımızın yazarı Edward olduğu açığa çıkıyor. Belki bir intikam öyküsü olarak da okunabilecek bu hikâyede güçlü olmanın bedelleri önümüze bir bir servis ediliyor. Tony’nin üst benliği olarak da görülebilecek Şerif rolünde Michael Shannon harikalar yaratıyor filmde. (Bence Oscar’ı kesinlikle hak ediyor) Kötü adam rolünde Aaron Taylor-Johnson ise parlıyor.

    Görsel sanatların sıkışmış oldukları steril mekanların zengin duyarsızlığı, artık duygulara pek fazla yer bırakmayan plakativ, iki boyutlu dünyanın albenisi ve dıştalayıcılığı, romanın usulca ama kımıl kımıl akan gerilimi, Susan kişiliğinde güçlü ve sahip olmanın mutlu olmaya yetmediği, annesinden miras hüzünlü gözlerinin belki de kaderi olduğu… Hepsini bize Ford öyle güzel anlatıyor ki, ağzımızda buruk bir tat, Edward’ın ölmemiş, intihar etmemiş olduğunu dileyerek salonu terk ediyoruz. Bu senenin en güzel sürprizlerinden biri olan bu muhteşem filmi kaçırmayın.  

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE