http://vicenzacorsi.com/delo/parom-sochi-turtsiya-raspisanie.html паром сочи турция расписание                    

Bülent Kaya

  • Bitmeyen Yolculuk… Türkiye-Avrupa İlişkileri

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах Bülent Kaya

    Siyaset Bilimci ve Araştırmacı

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Nazım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket...” dizelerine yansıyan Türkiye’nin Batı'ya yolculuğu sadece coğrafi bir konum meselesi değil. Avrupalılaşmakla eşanlamlı algılanan Batılılaşmak, Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanlı döneminden miras kalan bir olgu.

    1839 “Tanzimat” dönemi ile İmparatorluk devlet, ordu ve hazine işlerini modernleştirmek için yüzünü Avrupa’ya çevirip Avrupa modellerinden esinlendi. Cumhuriyet’in kurucuları ise en önemli kanunları- medeni, ticari ve ceza- Avrupa ülkelerinden ithal ettiler. Üstelik bu mirası, “çağdaşlaşmak ve münhasır medeniyetler düzeyine erişmek” seklinde yeniden formüle ederek Türkiye’nin en temel hedeflerinden biri yaptılar. Bu hedefe ulaşabilmek için Cumhuriyet’in gelecek siyasi aktörlerine, zaman kayıp etmeden, “medeniyet dünyasının” kapsını çalma misyonu böylece biçilmiş oldu.

    как стать помощником депутата на общественных началах Avrupa’ya kurumsal yolculuk

    1949 Avrupa Konseyi ve 1952 NATO üyeliği “medeni dünyayla” kurulan ilk kurumsal bağlarıydı Türkiye’nin. Avrupa Birliği'nin geçmişinin mihenk taşını oluşturan, dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) 1959’da yapılan başvuru “1963 Ankara Antlaşması” diye de adlandırılan ortaklık antlaşmasıyla sonuçlandı. Bu ortaklık tam üyeliğe açık bir ortaklıktı. Türkiye-Avrupa ilişkilerinin 54 yıllık inişli-çıkışlı ama, bir o kadar da heyecanlı ve bir türlü evlilikle sonuçlanmayan “sözde” aşk hikâyesi böyle başlamış oldu.

    O günden bugüne köprülerin altından çok sular aktı; Avrupa Birliği genişledikçe genişledi. Portekiz, İspanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinin üyeliğini, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri, daha sonra da Slovenya ve Hırvatistan gibi birkaç Balkan ülkesi takip etti. 27 ülkenin oluşturduğu bir birlik oldu AB. 1993 yılından itibaren birliğe adaylık için başvuruda bulunan ülkelerden “Kopenhag Kriterleri” diye adlandırılan ve tam üyelik için olmazsa olmaz şartları yerine getirmeleri istendi.

    Türkiye cephesinde ise 1971 ve 1980 askeri darbeleri ile demokrasi ve insan hakları notu Avrupa normlarının çok gerisine düştü. Türk ordusunun 1974 Kıbrıs çıkarmasının doğurduğu gelişmeler sonucu dönemin Başbakanı Ecevit Avrupa'yla ilişkileri resmen dondurmuştu. Özal Türkiye’sinin 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET- şimdiki AB) tam üyelik için yaptığı resmi başvurundan bugüne önümüzde duran tablo özetle şu;

    1995 yılında yürürlüğe giren, iyi kötü çalışan bir gümrük birliği ve Ekim 2005‘te başlayıp bir türlü ilerlemeyen tam üyelik müzakereleri. 12 yıllık bir sürede 35 başlıktan yarısı açılabildi ve sadece bir tanesi başarılı şekilde kapandı (bilim ve araştırma baslığı 2006 yılında). Açılan başlıklarda Türkiye'nin performansı yeterli bulunmadığı için bir türlü kapanmıyor. Yeni başlıklar konusunda ise Yunanistan ve Kıbrıs 8 yeni başlığın, Fransa ise geri kalan bütün başlıkların açılmasını engelliyor. Bundan da öteye bugün gelinen noktada ve diplomatik ilişkilerde yaşanan ciddi kriz ortamında ilişkilerin dondurulması dillendiriliyor.

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы Yalancıların dans http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть ı

    “Yalan”, Türkiye-AB ilişkilerinde madalyanın görünmeyen yüzünü en iyi ifade eden kavram. Bu konuda ne AB ne de Türkiye samimi bir tavır gösteriyor. Her iki taraf da yalan söylüyor! Ne AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etme ne de Türkiye’nin Avrupa değerlerini benimseyerek Avrupalı olma gibi gerçek bir niyeti var. Tam üyeliği ön gören 54 yıllık ilişkilerin geldiği bu noktada bu tespiti ileri sürmek, maalesef acı bir gerçek.

    http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте Çifte standartlı Avrupa

    Avrupa cephesi Türkiye’ye karşı hep çifte standartlı davrandı. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’nın demokrasi ve insan hakları alanındaki açıkları AET üyelikleri için bir engel olarak görülmedi. Tam tersi, bu ülkelerin topluluğa kabul edilmelerinde üyeliğin onların demokrasilerine istikrar katacağı görüşü önemli bir rol oynadı. Oysa ki Türkiye'nin 1987 yılında yaptığı üyelik başvurusuna topluluk iki yol sonra verdiği cevapta “demokrasi ve insan hakları karneniz kötü, sizi kabul edemeyiz” dedi. Aynı şekilde vatandaşları İstanbul'da iş arayan Bulgar ve Romanya ekonomisi AB üyeliğine engel oluşturmazken dinamik, büyüme hızı bazen baş döndüren Türkiye ekonomisine bir türlü olumlu yaklaşılmadı.

    AB’ye 2005 ve 2007 yıllarında 12 yeni üyenin katılması Türkiye'nin AB’deki yeri konusunda kuşku cephesini daha da genişletti. İnsan hakları ve demokrasi alanındaki gerçek nedenlere eski fanteziler ve tarihsel korkular eklendi. AB’nin bir “Hristiyan kulübü” olduğu birçok yeni üye tarafından daha açıktan dillendirilmeye başlandı. Ama asıl korku ve endişelere Almanya, Fransa ve Avusturya gibi önemli sayıda Türkiyeli göçmenleri barındıran ve göç, entegrasyon ve İslam sorunlarıyla meşgul ülkeler sahipler. Bunların başında Almanya gelmektedir. Eski Dışişleri Bakanı Joshka Fisher gibi Türkiye’nin mutlak yerinin Avrupa olduğunu düşünen birkaç politikacının dışında, büyük bir çoğunluk Türkiye’ye tam üyelik yerine “İmtiyazlı Ortaklık” statüsü verilmesini dillendirmektedir. Fransa’nın tavrı da farklı değil. Ülkenin eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gibi birçok sağ politikacı, Türkiye’nin yerinin “Asya” olduğunu dillendirerek tam üyeliğe karşı olduklarını açıkça belirtmektedirler. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik statüsüne karşı bu sağ cephe, zaman zaman aşırı sağ çevrelerin ırkçı “Türk karşıtlığı” duygularını iç politik çıkarlar uğruna okşayarak “Avrupa’da Müslüman Türkiye’ye yer yok” gibi kültürel bir argümanın güçlenmesine katkıda bulunuyor.

    урок секс сестра İsteksiz ve karnesi zayıf Türkiye

     

    Türkiye cephesinden bakıldığında, birçok insan kendine “Avrupalı olmak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir rüya mi acaba?” sorusunu soruyor. Bir diğerleri bu hayalin zaten çoktan suya düştüğüne inanarak, hayal kırıklığını hazmetmeğe çalışıyor. Siyasi çevreler açısından durum daha farklı. Çünkü sağıyla-soluyla Avrupa projesine zaten gönülden inanmamışlardı. Birileri için Avrupa Topluluğu, “Hristiyanlar kulübü biz Müslümanların ne işi var orda”, diğerleri için “emperyalistler bloğu”, bir diğerleri için “onlar Birlik biz pazar” sloganında ifade edilmek istenen “Türkiye'nin pazarına göz dikmiş kapitalistlerin projesiydi ve milli çıkarlarımıza aykırıydı”.  

    Ankara Antlaşmasının imzalanmasından sonra devleti yöneten siyasi elitlerin Avrupa politikası ise inişli-çıkışlı, tutarsız ve kararsız bir tablo sergiledi. İyi niyet açıklamalarının ötesinde Türkiye, AB’ye katılım için gerekli reformları ya “dostlar pazarda görsün” ya “göz boyama”, ya da bir şeyleri elde etmek için bir “araç” mantığıyla yaptığı için, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve azınlık hakları alanındaki sicilini,1963 Ankara antlaşmasından bu yana bir türlü düzeltemedi.

    Garip bir paradoks; Türkiye ne zaman AB’ye yakınlaşmak için bir çaba içerisine girse bir türlü bu çabasını devam ettiremiyor, AB ile olan ilişkilerini bulunduğu yerden daha da gerilere götürüyor ve ondan sanki biraz daha uzaklaşıyor. Avrupa’ya hem yakın hem uzak, Avrupa’yı hem düşman hem uygarlık modeli olarak gören iki uçlu bir yaklaşım Türkiye’nin sergilediği tavır.

    AKP’nin ilk döneminde Avrupa’ya her zamankinden daha çok yaklaşan Türkiye, bugün Avrupa’ya her zamankinden daha da uzak. Örneğin Avrupa normlarıyla uyuşmadığı için kaldırılan idamın geri getirilmesinin son zamanlarda sık sık dillendirilmesi Türk siyasi ve devlet elitlerinin Avrupa konusundaki irade eksikliğini ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda onların Avrupa ruhundan ne kadar uzak olduklarını da gösteriyor.

    порно о рабах Sinir bozucu konular

    Türkiye’nin devlet anlayışı ve demokrasi kültürünün Batı Avrupa ülkelerininki ile karşılaştırılamayacak düzeyde Avrupa normlarından uzak oluşu vb. gibi konuları bir kenara bırakalım. Avrupalılar için, ilişkileri bir şekilde olumsuz etkileyen “sinir bozucu” ve çözülmesi gereken birçok kronik sorun hala ortada. Birincisi, Kürt sorunu. Avrupalılar için bu sorun “baskıcı ve inkârcı” politikalarla değil ancak “uzlaşmacı demokratik” politikalarla çözülmeli. İkincisi, Kıbrıs sorunu. Türk ordusunun adadan çekilmesi, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması, adanın birleşmesine katkıda bulunulması – ki bu noktada Türkiye'nin çabasını göz ardı etmemek gerek, vb., Avrupalıların dillendirdiği başlıklardan en önemlileri. Üçüncüsü, Ermeni meselesi. Türkiye'nin Ermeni soykırımını tanımaması, her ne kadar Türkiye-AB ilişkilerinin “resmi prosedürlerinde” bir sorun olarak pek dillendirilmese de Avrupa Parlamentosu gibi siyasi platformlarda Türkiye’nin sinirini bozan konulardan biri olmaya devam edecek.

    Türkiye’de genel temel hak ve özgürlükler düzeyinin OHAL ile birlikte daha da aşağılara çekilmesi, referandumla kabul edilen yönetim sisteminin değiştirilmesine yönelik Anayasa değişikliklerinin kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen maddeleri içermesi, Avrupalılar için “eski tas eski hamam” misali bir durum olarak görülecek ve ilişkilerde yeniden “Kopenhag Kriterleri “ne göndermelerin yapılacağı bir durum oluşacak.

    коломенская 25 спб на карте Uzun yürüyüşün yorgun geleceği

    Referandum öncesi başta Almanya ve Hollanda olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ile başlayan kriz ve Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi yeniden denetim altına alma kararından sonra Türkiye-AB ilişkilerinin ne zaman kopacağı/dondurulacağı sorusundan çok bunu yapan tarafın kim olacağı sorusu sorulmaya başlandı. AB’nin siyasi aktörleri, Türkiye’nin göç anlaşmasını iptal etmesinden korktukları için “ne şiş yansın ne kebap “misali gibi hareket edecekler. Oyalayabildikleri kadar oyalamaya çalışacaklar Türkiye’yi. Zaten gelişmesinin önünde o kadar çok engelin olduğu bir ilişkiyi dondurmanın ne alemi var diye de düşünecekler. Birliğin kimliği ve geleceği zaten sorunlu. AB kendisiyle meşgul. Brexit’in açtığı gediğin büyüme riski büyük. Polonya ve Macaristan’daki antidemokratik gelişmeler AB için ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Böyle bir ortamda, AB’nin Türkiye’nin tam üyeliğini öncelikler arasına alacağını beklemek biraz hayal olur.

    Türkiye için ise “bunlar bizi AB’ye zaten almayacaklar, o halde kopardığımızı koparalım (vize serbesti vb. gibi), işimize ne gelirse onu yapalım” gibi ilkesiz bir tavır takınacağa benziyor. Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon yönünde ciddi reformlar başlatması büyük bir mucize olur. Engellenen bazı müzakere baslıklarını açtırtmaya çalışacak. Belki de açtırtacak ve bunu iç politikada bir başarı olarak kullanacak. Ama müzakereyi yapanlar biliyorlar ki “yeni başlıklar açılsa ne olur, zaten olumlu sonuçlanmıyor ki”.

    54 yıl önce başlayan, AB’ye tam üyelikle sonuçlanması gereken Türkiye-Avrupa yakınlaşma sürecinin özeti şu: “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de döndük baktık ki bir arpa boyu yol gittik''.

     

    http://kans.co.id/leon/afisha-sobitiy-rostovna-donu.html афиша событий ростовна дону Türkiye-Avrupa ilişkilerinde önemli tarihler 

    1949

       Avrupa Konseyi üyeliği

    1952

       NATO üyeliği

    1959

       AET katılım başvurusu

    1963

       AET ile Ortaklık – Ankara Antlaşması imzalandı

    1978

       Türkiye AET ile ilişkilerini dondurdu

    1987

       Avrupa Topluluğu’na (AT) tam üyelik başvurusu

    1989

       AT’nin Türkiye tam üyelik başvurusuna olumsuz cevabı

    1995

       AB ile Gümrük Birliği yürürlüğe girdi

    2005

       AB ile tam üyelik müzakereleri başladı

    2017

       Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi yeniden denetim altına alma kararı aldı

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Çifte Vatandaşlık Ateş Altında

    Bülent Kaya

    Siyaset Bilimci ve Araştırmacı

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    İki önemli gelişme, Batı Avrupa ülkelerinde çifte vatandaşlık üzerine olan tartışmaları yeniden alevlendirdi. Birincisi, göçmen kökenli bazı Müslüman gençlerin doğup büyüdükleri, parklarında oynadıkları, okullarında eğitim gördükleri toplumlarda bombalar patlatacak kadar radikalleşmeleri. İkincisi ise, Avrupa’da yaşayan Türkiyeli seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun Türkiye’de geçen Nisan ayında oylanan Anayasa değişikliğinde “Evet”ci tavır takınmaları ve bu yönde oy kullanmış olmaları.

    İlk durum, gerçekleştirdikleri dehşet eylemleriyle adlarını duyuran İslami radikal militanların vatandaşlıktan çıkarılmalarını hedeflemektedir. Uluslararası hukuk ahlakı açısından hayli problemli, ancak somut etkisi açısından da pek yararlı olmayacağı öngörülen bu yaklaşım şimdilik Fransa ile sınırlı kalmakta.

    фото голых людей на пляже Çifte vatandaşlık, risk ve sadakat

    İkinci durum ise çok daha karmaşık bir olgu. Almanya’da başlayıp diğer Avrupa ülkelerine yayılan bu tartışmanın arka planını sadakat/bağlılık ilkesi oluşturmaktadır. Çifte vatandaşların vatandaşı oldukları göç ülkelerine, onun anayasal değerlerine karşı daha samimi sadakat gösterecekleri beklentisi, Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin referandumdaki “Evet”ci tavırlarından dolayı ciddi bir şekilde sorgulanmakta (Avrupa’da referanduma “Evet” diyenlerin ortalaması (% 59) Türkiye oranından (% 51) fazla. Almanya, Belçika, Avusturya ve Fransa'nın “Evet” ortalaması % 69). “Nasıl oluyor da ülkemizde doğup büyümüş, eğitimini burada tamamlamış, dilimizi Türkçeden daha iyi konuşan birisinin Avrupa’nın demokratik ve hukuk değerleriyle yüzde yüz çelişen anayasal bir düzenden yana tavır alıyor ve böyle bir düzen için sokaklarda eyleme geçiyor?” sorusunu her Avrupalı sormaya başlıyor. Örneğin İsviçre’nin en popüler gazetelerinden Blick, Nisan referandumundan önce gazetenin birinci sayfasına Türkçe ve Almanca yaptığı haberde İsviçre’de yaşayan bütün Türkiyelileri “Hayır” oyu kullanmaya davet etme girişimini, “Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir.” argümanıyla savundu. Türkiyeli göçmenlerin Avrupa değerlerine sadakat göstermeleri gerektiğini geçenlerde Almanya şansölyesi Merkel’de “Uzun yıldan beri Almanya’da yaşayan Türklerin ülkemize karşı sadakat göstermelerini bekliyorum” ifadesiyle dillendirdi. Bu sadakat olgusunun Türkiye’de idamın yeniden geri getirilmesi için yapılacak olası bir referandumda çok daha fazla dillendirileceği şimdiden kesin.

    Göçmenlerin yaşadıkları göç ülkesine, onun anayasal değerlerini sadakat çağrılarına paralel olarak, çifte vatandaşlık üzerine bir tartışma, şimdilik düşünsel düzeyde de olsa başladı. Türkiyeli göçmenlerin büyük çoğunluğunun sadakat tercihini çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün, hukuk devletinin ve demokrasinin rafa kaldırıldığı bir anayasadan yana yapmış olmalarından hareketle, belli politik çevreler çifte vatandaşlığın bir “risk” oluşturduğu ve bu yüzden de ciddi bir şekilde sınırlandırılması hatta kaldırılması gerektiği fikrini dillendirmeğe başladılar.

    Çifte vatandaşlık hakkının- İsviçre’de kabulünden yaklaşık 20 yıl, Almanya’da ise çok daha az bir süreden sonra- Türkiyeli göçmenlerle bağı kurularak sorgulanması şu iki nedenden kaynaklanmaktadır. Birincisi ideolojik: “çifte vatandaşlık sadakat krizini içinde barındıran bir olgudur, zamanı gelince kendisini dışa vurur” anlayışı Batı Avrupa göç toplumlarında hâlâ egemen. Bu ideolojik duruşun kökleri ulus-devlet-milliyetçiliğinin öngördüğü, paylaşılmayan, bölünmeyen tek bir ulusa aidiyet özelliği üzerine kurulmuş, bir nevi modası geçmiş, “mutlak sadakat” fikrine dayanmaktadır. Çifte vatandaşlığın bu sadakat fikriyle bağdaşmadığı, onu sabote ettiği düşünülüyor. Oysaki çifte vatandaşlar üzerine yapılan bilimsel çalışmalar sadakat kavramının statik bir kavram olmadığı, farklılaşıp evrimleştiği ve çok daha karmaşık bir durum ifade ettiğini belirtmekte.

     

    форма п 3 образец Ulusötesi politik faaliyet alanı genişliyor

    İkinci neden daha çok güvenlikle ilgili. Türkiye iç politikasında gözlemlenen son gelişmelerin, terörist saldırılarla zaten başı dertte olan Almanya gibi Türkiyeli göçmenlerin yoğun olduğu bir çok ülkede önemli bir güvenlik sorunu doğuracağı düşünülmektedir. Türkiye’nin iç politikasındaki olumsuz gelişmelerinin yurt dışında “huzursuzluk” yaratacağı korkusu yeni bir korku değil, 80’lerden beri zaman zaman dillendirilir. Bu korku, genelde Türkiye’de veya yurtdışında faaliyet gösteren politik aktörlerin sürtüşme üzerine kurulu politik kültürden besleniyor. Ne var ki referandum döneminde AKP hükümetinden bazı bakanların Evet lehine Avrupa’da politik toplantılar yapmak istemesi ve bunların yasaklanması ile başlayan gelişmelerle yeni bir olgu belirdi; Ulusötesi politik faaliyetler sadece ulusötesi göçmenlerle sınırlı kalmıyor, köken devlet ve hükümet aktörleri de bu alanı seçim, referandum vb. gibi iç politik faaliyetler için kullanmak ve de iç siyasi faaliyetlerini ulus ötesileştirmek istiyorlar.

    Referandum döneminde gördüğümüz gibi ulusötesi, politik faaliyet alanı genişleme gibi bir durumla karşı karşıya. Bu “yeni aktörlerin” ulusötesi alana ilgileri göçmenler nezdindeki seçmen ve oy potansiyeli gibi nedenlerden dolayı anlaşılır da olsa, ciddi sorunlar doğuracağı kesin. Bu yüzden uluslararası veya ikili antlaşmalarla bu alanın sınırlarının tanımlanması gelecekte kaçınılmaz gözüküyor. Özellikle de köken devlet ve hükümet aktörlerinin politik içerikli faaliyetleri için. Çifte  vatandaş olsun veya olmasın tek tek bireyler veya gruplar düzeyinde ulusötesi faaliyetlere özgürlükler, toplantı ve gösteri yapma hakkı gibi demokratik haklar perspektifiyle yaklaşılmalıdır ve meşru görülmelidir. Fakat bu anlayıştan hareket ederek ulusötesi politik alanın köken devlet ve hükümet aktörlerinin politik faaliyetlerine de açılması gerektiğini savunmak, ki bunun sınırını belirlemek pek kolay değil, ulus devletlerin egemenlik tutkusu göz önünde tutulduğunda bir hayli zor ve karmaşık.

    Çifte vatandaşlık kalsa da kalksa da ulusötesi faaliyetlerin önemi gittikçe artacağa ve çapı genişleyeceğe benziyor. Bu durumda, Avrupa’da başlatılan tartışmaların çifte vatandaşlığın kaldırılması üzerine çekilmesi, amacın üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu anlaşılıyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE