порно о рабах                    

коломенская 25 спб на карте İsviçre'deki haber kaynağınız.

ayin filmleri,

  • AYIN FiLMLERi: La La Land - Manchester by the Sea

    форма п 3 образец

    http://vicenzacorsi.com/delo/parom-sochi-turtsiya-raspisanie.html паром сочи турция расписание Ayhan Demirden

    прижали ребенку палец что делать Sinema Eleştirmeni

    характеристики провод ввг 3х 1.5 Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

    книги эротика читать  

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд  

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах  

    как стать помощником депутата на общественных началах La La Land – Aşıklar Şehri

     Bu filmi çok önce Zürich Film Festivali’nde izlemiş olmama rağmen üzerine yazmayı erteledim. Oscar Ödüllerinden önce bir kez daha gündeme geleceğini biliyordum. Amerikalıların böyle filmler için çok güzel bir deyimi var: Feel good! 2 saatlik bir gösteride ve sonrasında kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Holywood için biçilmiş bir kaftan film. Stüdyoları ve kafe’leriyle filmde oda yer alıyor. Oscar jürisinin her zaman çok sevdiği ve ödüllere boğduğu bir yaklaşım bu. Şimdiye kadar yazdıklarımdan kinayeli vurguları negatif bir sonuca götürmeye çalışan okurlarıma yanıldıklarını söylemek isterim. Film bütün bunlara rağmen büyüleyici! Bunun birçok nedeni var:

    Mia (Emma Stone) ve Sebastian(Ryan Gosling) arasındaki müthiş enerji, çekim,  albeni. Birbirine bu kadar yakışan bir çift uzun zamandır beyazperdede yoktu. Aslında bu birlikte oynadıkları 3. Film, yönetmenin bu enerjiyi görüp daha da yukarılara taşıması olağanüstü.

    Diğer bir neden harika bir açılış sahnesi. Kesintisiz 7-8 dakika süren açılış sahnesinde Los Angeles ta bir otoyol da trafik sıkışıklığında harika bir müzik eşliğinde dans eden sürücüler, güneşin altın ışıkları altında kahramanlarımızla ilk karşılaşmamız, asfaltın kızgınlığı, erkek kahramanımızın zevkli antika spor arabası ve bütün cazcıların muhakkak edinmek, bir kez olsun giymek istedikleri iki renkli zaman dışı ayakkabılar. Sebastian kendi dünyasında biraz hayalci, Mia form dışı, arabasının önüne geçildiğinde orta parmağını kaldıracak kadar da fütursuz. Asfaltın sıcaklığından dansın koreografisine unutulmayacak bir sahneleme.

    Filmin müzikleri özellikle City of stars tatlı melodisiyle eski caz parçalarını hatırlatırken geçmişin içinden bizi bugüne taşıyan ritmiyle ve dramatik yapısıyla niye müzikallerin başarılı yada başarısız olduklarını bize fısıldıyor. Filmin bütün müziklerinin sırasını beklediklerini ve yeri geldiğinde bütün azametleri ile sahneye çıktıklarını, müzikal filmlerden hoşlanmayanların bile ilgisiz kalamayacakları bir enerjiyle ve duyguyla bizleri etkilediğini teslim etmemiz gerek.

    Yönetmenin Damien Chazelle’nin bu filmi gerçekleştirmek için yıllarca beklediğini, filmini finans edecek prodüktör bulamadığından bir kenarda beklettiğini ve sonrasında Whiplash filmini çekip Oscar kazandıktan sonra ancak tekrar gündeme getirmesini fikirlerinden vazgeçmeyen tutkulu bir rejisörle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca vurgulamam gereksiz aslında.

    Piyanist erkek- oyuncu kız, önce birbirinden hoşlanmayan sonra birden aşık olan çift, 5 yıl sonra tesadüfen karşılaşmak, nedensiz ayrılıklar gibi zayıf olarak değerlendirilebilecek senaryo zaaflarının oyuncuların kendi yaşamlarından kattıkları tecrübeleri sahnelemeye yedirmesiyle, önemsizleşip sanki öylesinin daha samimi olduğunu bile düşünmeye başlıyorsunuz.

    Belki de en önemli neden ama sanatçıların yaratma tutkusunun onları her zaman mutlu etmeye yetmeyebileceği, buna rağmen tutkularının peşinde giden sanatçıların eninde sonunda ‘başarı’ile ödüllendireceklerini iddia etmesi.

    Gündemimizin son derece boğucu ve ümitsizlik saçtığı bir ortamda en azından 2 saat kendinizi iyi hissedeceğiniz bu filmi hararetle öneririm.

     

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы Manchester by the Sea- Yaşamın Kıyısında

    Filmin adının Yaşamın Kıyısında diye Türkçe’ye çevrilmesi bazen ne kadar özensiz davranabildiğimizin kanıtı gibi. Oysa insanın aklına hemen -Denize Nazır Manchester -gibi orjinaline kesinlikle daha yakın hem de uyaklı bir çeviri geliyor.

    Lee Chandler’i (Casey Affleck) önce bir musluk sonra bir tuvaleti tamir ederken gördüğümüzde işini ciddiyetle yapan ama biraz suratsız, biraz nalet, içe dönük bir karakterle tanışırız. Bir gizemi olduğu her halinden bellidir. Kısaca meramını anlatan, az sözcüklü cümlelerle sosyal ilişkilerini minimumda tutan, acı dolu ama yakışıklı yüzünden dolayı kendisine ilgi duyan kadınlara ilgisiz olduğunu çabucak kavratan Lee 4 apartmanlı bir sitede hademelik yapmaktadır. Akşam olduğunda içtiği biraların da etkisiyle insanları provoke edip yüzü gözü şiş evine dönmektedir. Günlerden bir gün telefonla abisinin ölmek üzere olduğunu öğrenir aceleyle abisinin yaşadığı Manchester by the Sea’ya doğru yola koyulur. Maalesef oraya vardığında abisinin öldüğünü öğrenir. Defin işlemlerini yürütmek için abisinin evine yerleşir. Yeğeni Patrick 16 yaşında okulun buz hokeyi takımında oynayan ve kavgaları ile bazen saha dışına atılan hırslı bir gençtir. Avukattan Patrick’in vesayetinin kendisine verildiğini öğrenen Lee, bunu kabul edemeyeceğini yapamayacağını bildirmesine rağmen avukatın da ısrarı ile daha sonra karar vermek üzere büroyu terk eder. Patrick babasının ölümünden çok etkilenmiş görünmemektedir. İki sevgilisi vardır ve birbirlerinden haberleri olmamasını sağlamak için amcasını da suç ortağı yapmaya çalışır. Bir de babasından kalan bot onun için çok önemlidir, motoru tekleyen bot için para bile biriktirir.

    Yönetmen Kenneth Lonergen kısa flashback lerle kahramanımızın neden böyle kırgın ve hayata küskün olduğunu hiç acele etmeden trajik gerçekleri sömürüp sulu sepken hale getirmeden bazen küçük humorik dokunmalarla bezeyerek,- tabii burada filmin müziklerini yapan Lesley Barberin hakkını unutmayalım- öyle güzel anlatıyor ki, sıralı, kronolojik olmayan anlatım hikayeyi anlamayı zorlaştırmıyor, aksine başka bir ritim başka bir duyarlılık, ve olağanlık kazandırıyor.

    Yaşadığı trajedinin sonunda kendisini affedemeyen Lee yaşamına son vermeyi denese de bunda da başarılı olamıyor. Artık yaşayan bir bedene ama ölü bir ruha sahip olarak son kez yeğeninin bakımını belki üstlenmeyi düşünürken trajediyi hortlatan bir olayı yaşamasıyla kesinlikle bunu yapamayacağını anlıyor. Patrick’in sevgilisine Bot’ta dümen tutmasını öğrettiği anda onları izleyen Lee’nin acı gülümsemesi ile ilk kez karşılaşıyoruz. Burada ve Patrick’e bakımını bir arkadaşının üstleneceğini söylediği sahnede birlikte top oynarlarken küçük bir umut beliriyor, belki Lee bu travma yı atlatır diye.

    Yönetmenin bilinçli olarak dramın tepe noktalarını dolaylı anlatmayı seçtiğini, bunun hikâyeye harika bir ivme ve hafiflik kattığını ama anlatımı zenginleştirdiğini yeni boyutlara taşıdığını, Casey Affleck’in bu inanılmaz zor rolün çok büyük bir ustalıkla ve yaratıcılıkla üstesinden geldiğini ve Oscar’ın en iddialı adayı olduğunu da belirtelim. İyi kotarılmış diyaloglarının yanında çok güzel akan kurgusu ile de dikkati toplayan bu filmi muhakkak izleyin. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Ayın Filmleri: Denial (İnkâr) - Get Out (Kapan)

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте Denial - İnkâr

    Yönetmen Mick Jakson gerçek bir olaydan yola çıkarak yarattığı film, daha çok günümüzde gerçekliğin tartışmaya konulduğu ve alternatif gerçek ötesi, kanıt ötesi gibi yaklaşımların merkezi kullanıma konulmaya çalışıldığı bir iklimde çok gerekliydi.

    Amerikalı tarihçi Profesör Deborah E. Lipstadt, İngiliz yazar David İrving’ın İngiltere’de kendisine iftira attığı iddiasıyla mahkemeye başvurur. Holocaust’un bir yalan olduğunu, Hitler’in Yahudileri yok etmek için herhangi bir emir vermediğini savunan İrving, bayan profesörün kendisini Hitler hayranı ve Holocaust inkarcısı olarak nitelemesinin ve yalancı olduğunu yazmasının düzeltilip, zararlarının tazminini talep eder.

    2000 yılında görülen davada İrving’in ve benzerlerinin tarihi gerçekleri çarpıtarak, kendi ideolojilerine uygun bir gerçeklik yanılsaması yaratmasının önüne geçilmişti.

    Rachel Weisz’ın Profesör Lipstadt rolünü üstlendiği filmde işi hiç kolay değildi. Avukatların savunma stratejisi gereği, mahkemede kendi duygu ve düşüncelerini dile getirmesini yasakladığı bir karakterin buna rağmen merkezi belirleyici durumda oluşunu, Amerikalıların o birden parlayan, reaksiyoner yapısı ile İngilizlerin akılcı soğukluğunu anlama çabası, duyguların esiri bir bilim kadının haklı davası için kendine gem vurmaya çalışması, çoğunlukla minimal oynamak zorunda olması birkaç etaptan bazıları sadece.

    Antogonist olarak yazar İrving’i canlandıran Timothy Spall, karakterinin bütün kötücüllüğünü ilmek ilmek oluşturup yansıtırken, karakterin kötü bir şablon olmasına da izin vermiyor ve harika bir oyunculuk çıkarıyor. Tarihi gerçekleri sanki olmamış ya da tartışmaya açık bir konuymuş gibi yansıtmak biz Türklerin çok yakından bildiği bir şey. Henüz yüzleşemediğimiz ve hala inkâr noktasında bulunduğumuz Ermeni mezalimi tıpkı İrving gibi bazı Türk siyasetçileri tarafından tartışmalı bir konuymuş gibi yansıtılmaya çalışılıyor.

    İngiliz mahkemesinin bu yürekli kararı, acı çeken insanların bu yaralarına biraz olsun merhem olmayı başarıyor. Böyle bir filmi seyretmenin tam zamanı.   

     

    урок секс сестра Get Out – Kapan

    Filmin henüz Prolog bölümünde Chris’i bahçeli villaların olduğu, zengin bir muhitte tedirgin bir halde cep telefonuyla sevgilisiyle konuşurken görürüz. Akşam karanlığı çökmüş ve beyaz bir araba sinsice onu takip etmektedir. Tam konuşmanın en cafcaflı yerinde dikkati dağılmışken, arkadan saldıran iki beyaz onu arabanın bagajına sürüklerler. Tekinsiz bu atmosferi yaratan yönetmen Jordan Peele, kadınların çok yakından tanıdığı bu duyguyu öyle bir oluşturuyor ki, Chris’in siyah olması ve genelde korkutanın hep siyahi olması ters yüz oluveriyor. Afro-Amerikan yurttaşların nasıl bir korku ikliminde yaşadığını ırkçılığın çeşitli yüzlerini bir korku filmi formunda sunan yönetmen Jordan Peele, komedyen bir oyunculuktan geldiği için kendisini tutamayıp komik elementleri de filme yedirmeye çabalıyor.

    Daniel Kaluuya’nın (kendisini ünlü İngiliz dizisi Black Mirror’dan tanıyoruz) canlandırdığı Chris, endişeyle kız arkadaşına sorar: “Benim siyah olduğumu biliyorlar mı?” Rose laubali bir biçimde ailesinin ırkçı olmadığını, hatta Obama’yı seçtiklerini söyler. Rose’nın ailesi, yeşillikler içinde bulunan ve diğer insanlardan biraz uzakta küçük bir malikanede yaşamaktadır. Herkes gereğinden fazla iyi olunca, hizmetçi ve bahçıvan olarak çalışan siyahlar biraz yaşayan ölüler gibi davranınca, yavaşça gerilen kahramanımız Chris sigara içmek için bahçeye çıkınca, bunu gören Rose’un annesi (Catherine Keener) ona hipnoz yapmayı önerir.

    Yönetmenin, “John Malkoviç Olmak” filminde oynayan Keener üzerinden hipnoz sahnesini oluşturması da ayrı bir tatlılık tabii. Bence filmin en iyi sinemasal parçasını oluşturan hipnozla, kahramanımız Chris’in kendini sorgulamaya başlaması bizi olasılıklar denizinde yelkensiz bırakıyor. Filmi daha fazla anlatarak keyfinizi çalmak istemediğimden, son olarak eklemek istediğim şey şu: Irkçılık her zaman korkutucudur. Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de korku film janrını da aşan bir gerçekliktir. 

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE