урок секс сестра                    

порно о рабах İsviçre'deki haber kaynağınız.

Hangi Filme Gitmeli?,

  • Hangi Filme Gitmeli?

    фото голых людей на пляже Ayhan Demirden-haberpodium.com

    форма п 3 образец Ayhan Demirden

    http://vicenzacorsi.com/delo/parom-sochi-turtsiya-raspisanie.html паром сочи турция расписание Sinema Eleştirmeni

    прижали ребенку палец что делать Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

    характеристики провод ввг 3х 1.5  

    книги эротика читать  

    http://girlbaskets.com/lifes/seks-molodih-russkih-nd.html секс молодых русских нд  

    http://morganmarketingsystems.com/community/skolko-seychas-vremeni-na-kurilskih-ostrovah.html сколько сейчас времени на курильских островах как стать помощником депутата на общественных началах Trumbo

    Trumbo filmi-haberpodium.com

    Amerika’da soğuk savaş yıllarında Komünistlere karşı başlatılan cadı avı, sadece politikacıları hedeflemiyordu. Kendi halinde iyi bir aile babası olan ve Holywood’da başarılı bir senaryo yazarı olarak çalışan Dalton Trumbo (Bryan Cranston) da bu insafsız kampanyanın kurbanlarından biri olur. Amerikan Temsilciler Meclisi’nde kurulan komisyona ifade vermeyi reddettiği için hapis cezasına da çarptırılan Trumbo, başka isimler altında yazdığı senaryolarla hayatını sürdürmeye çalışır. 

    Ülkemiz için artık çok alışıldık olayların bir zamanlar Amerika’da da yaşanmış olduğunu görmek bir yandan bizi teselli etse de, bunların geçip gideceği, zorbalık uygulayanların cezalarını göreceğini umarak tekrar filmimize dönelim. 

    Breaking Bad dizisindeki harika performansıyla hepimizi büyüleyen Bryan Cranston Trumbo rolünde de harikalar yaratıyor. Diğer rollerde son derece iyi cast edilmiş. Özellikle Helen Miller (Hedda Hopper) fitne yazar rolünde hepimizin nefretini karakterin üzerine çekmeyi başarıyor. Ancak burada yandaş yazarlara duyduğumuz nefretin çok aktüel olması da rol oynamış olabilir. Türkiye’de gösterime sokulmayan bu filmi, hem ülkemizin ne gibi bir dönemden geçtiğini anlamak hem de daha önce komedi filmleri ile başarılı olmuş bir yönetmenin böyle ciddi bir konuyu bile mizah dolu sahnelerle bezemesini görmek için izleyin derim.  Mizah deyince başka ülkelerin konsolosluklarını çağıran yöneticilerimize iyi bir mesaj bu film. 

     

    http://inoxsys.hu/community/vyazat-bolero-spitsami-shemi.html вязать болеро спицами схемы Son of Saul

    Son of Saul filmi-haberpodium.com

    Macar Yönetmen Laszlo Nemes’in bu ilk uzun metrajlı filmi ile hem Cannes’dan hem de Los Angeles’tan en iyi yabancı dilde film ödülüyle dönmesi kesinlikle bir sürpriz değil. Şimdiye kadar Auschwitz üzerine belki de onlarca film çekilirken, bu durum yavaş yavaş Auschwitz’in ilginç olma özelliğini yitirme tehlikesine yol açtı. Bunu çok iyi keşfeden Nemes  filminde tamamen ayrı bir yol izliyor. Auschwitz’de özel güvenlik olarak çalışan Saul’un ensesinden ayrılmayan dar açılı kamera ile, Saul’un yaşadığını ve görebildiğini bir şekilde Saul gibi etkilenerek izliyoruz. 

    Biz çok iyi örgütlenmiş bir ölüm makinasının dişlisinden başka bir şey değiliz. Korkularımız ve insanlıktan uzak tavırlarımızla olayın içine seyirci olarak çekiliyoruz. Film bittikten sonra çok güçlü yumruk yiyen bir boksörün abondene hali ile baş başayız adeta. 40 mm’lik dar açılı bir objektifin flu gösterdiği odak dışı olayları zihnimizde tamamlıyor, yeni sahneler yaratıyoruz. 

    Krematoryumda çalışan Saul gaz odasından henüz ölmemiş olan bir genci çıkarır. Gencin ölümünden sonra onu geleneklerine uygun bir şekilde defnetmek için ölümü göze alan çabalarını, sadece kendi yaşamını değil arkadaşlarınınkini de tehlikeye sokmasını bu dar perspektiften izleriz. 

    Saul karakteri  Geza Röhrig tarafından canlandırılıyor, kendisi aynı zamanda yazar ve şair olan Röhrig bu işin altından mükemmel bir şekilde kalkıyor. İnsanlarımızın cesetlerinin günlerce sokaklarda bırakılabildiği acı günleri yaşadığımız bir dönemde insan kalabilme isteminin hiç son bulmayacağını, bir ölüm makinasının içinde bile devam edebileceğini bize usulca fısıldıyor bu film. Mutlaka izlemenizi öneririm. 

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Hangi filme gitmeli?

    Ayhan Demirden- www.haberpodium.com

    Ayhan Demirden

    Sinema Eleştirmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    http://protecaodepatrimonio.com.br/dat/seks-onlayn-sin-ebet-mat-smotret.html секс онлайн сын ебет мать смотреть Arrive - Varış

    Arrive - Varış filmi üzerine - www.haberpodium.com

    Denis Villeneuve’in yeni filmi bilimkurgu alanında son yıllarda yapılan belki gerçekten Space Odyssey ile kıyaslayabileceğimiz kalibrede ayrı bir yapım. Uzay filmi deyince bir sürü saçma efektin eşliğinde lazer savaşı filan bekleyenlerin başka bir gerilimle karşılaştığı felsefi ve düşünsel önermelerin en azından daha hızlı bir fırtına (beyin) yarattığı aşikâr. Dr. Louise Banks (Amy Adams) dilbilim üzerine çalışan kızını kanser dolayısıyla kaybetmiş biraz kırgın öğrencileri ile hayata tutunmaya çalışan bilim kadını, 12 Uzay aracının dünyanın çeşitli yerlerine konumlanmasıyla göreve çağrılır. Uzaylılarla iletişime geçmesi ve niçin geldiklerini öğrenmesi beklenmektedir. Fizikçi Dr. Ian Donnelly (Jeremy Renner) ile bir ekip oluştururlar.

    Ted Chiang’ın Story of Your Life adlı kısa romandan senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı filmde Kanadalı yönetmen Sapir Whorf hipotezine göre filmini oluşturuyor. Düşünce ve algıları belirleyen dildir mottosuyla zamanın Kronos (Kronolojik) olabileceği ama Aion (Dairesel) olarak ta algılanabileceğini, kahramanımız Louise’ enin bir hediye olarak böyle bir yetenekle donatıldığını anlamadan filmi tam olarak anlamak zor. Harika oyunculuğu ile Amy Adams’ın hayat verdiği kırılgan Louise uzaylılarla iletişime geçerek, her şeyin güçle ve silahla çözümlenemeyeceğini, bazen sadece karşıdakini dikkatle dinlemenin bir sürü problemi çözmeye yettiğini, varoluşumuzun birazda düşünmemizin, dilimizin sayesinde mümkün olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Mükemmel panoromalar ağlatacak kadar güzel görüntüler biraz soluk ve karanlık, bu bizi tedirgin hale sokuyor ama tedirginliğimizin asıl nedeni sound. Bir ormanın ortasındaki evinde Louise televizyon izlerken dışarıdan geçen fantomların sesini duyuyoruz, yani arkadan gelen bizim pür dikkat kesilmemize neden olan ses mimarisi öyle güzel kurulmuş ki filmin sessiz anlarında dikkatimiz ayrı bir yoğunluğa kavuşuyor ve anlamın oluşmasında başka bir katmanın oluşmasına katkı veriyor.

    Çok güzel bir finale sahip olan film aynı zamanda bütün filmi kafanızda tekrar başlatmanıza neden oluyor. Amy Adams’ın sanırım Oscarla taçlanacak bir performans gösterdiği, diğer oyuncuların maalesef Adams’ın gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Beni filmde kızdıran tek şey hala eski düşman şablonlarından kurtulamamasıydı. Louise ve Amerikalı diğer bilim insanları uzaylılarla anlaşmanın çabası içindeyken sözde Ruslar ve Çinliler direk uzaylıları yok etmek için baskı yapıyor olmaları ve zaman içindeki yarışın bu gerilim üzerine kurulmaya çalışılması filmin zayıf yanıdır. Buna rağmen bana göre Stanley Kubrick’in Space Odyssey’den sonra çekilen en güzel bilimkurgusu olan bu filmi kaçırmayın.  

     

    http://www.luppolopizza.com/community/ribolovniy-magazin-v-odintsovo-na-karte.html рыболовный магазин в одинцово на карте Nocturnal Animals- Gece Hayvanları

    Nocturne Animals- Gece Hayvanları filmi üzerine- www.haberpodium.com

    Tom Ford hepinizin bildiği gibi aslında ünlü bir modacı. İlk filmi A single man ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu ikinci filmi ile kesinlikle dikkate almamız gereken bir yönetmenle karşı karşıyayız. Gece Hayvanları mükemmel bir açılış ile başlıyor. Obez çıplak kadınların dansı, yine Amerika’nın ücra bir köşesinde, barlarından birindeyiz derken bir sanat galerisinde olduğumuzu, bunun bir performans, enstelasyon olduğunu kavradığımızda bu sanat galerisinin patroniçesi Susan ile de (Amy Adams) tanışıyoruz. Susan biraz hüzünlü, yorgun görünüyor. Eve döndüğünde eski eşinin ona adadığı romanın paketini daha açarken elini kesiyor. Yönetmen hepimizi uyarıyor, içindeki yaralayıcı bir şey. Zaten bunun öncesinde üzerinde Fragile- kırılgan- yazılı bir sandık duvara yaslanmış içindeki gizlerle dikkatimizi çekiyor.

    Austin Wright’ın Susan and Tony adlı romanından uyarlanan film 7. sanat sinemanın ne kadar çok anlatma kabiliyetine sahip olduğunun kanıtı gibi. Çok katmanlı bir anlatımı başarıyla kuran Tom Ford daha ilk açılış sekansıyla bunun aynı zamanda görsel bir şölen olacağı müjdesini de veriyor. Susan romanın etkisiyle eski kocası Edward (Jake Gyllenhall) ile nasıl bir araya geldiklerini - ailesinin özellikle annesinin uyarılarına rağmen- evlendiklerini düşünürken romanda Teksas’ın ortasında karısı ve kızıyla serserilerin tacizine uğrayan Tony’nin macerasına doludizgin giriyor. Susan’ın annesi kızıyla Edward üzerine konuşurken Edward’ın güçsüz olduğunu, şimdi sana güzel ve romantik gelen bu yan sonra nefret edeceğin özellikler haline gelecek diyor. Hepimiz ailelerimizle yaptığımız tartışmaları hatırlarken aslında sınıfsal farkların nasıl da bir dönem sonra kendine ait davranışları içselleştirdiğine dair dokunmalar eşliğinde, aşkın sınıflar arasındaki ilişkide tek anarşist olduğunu da bize tekrar hatırlatıyor. Hepimiz kırılanın Susan olduğunu düşündüğümüz bu hikâyede, kıranın Susan olduğu kırılanın romanımızın yazarı Edward olduğu açığa çıkıyor. Belki bir intikam öyküsü olarak da okunabilecek bu hikâyede güçlü olmanın bedelleri önümüze bir bir servis ediliyor. Tony’nin üst benliği olarak da görülebilecek Şerif rolünde Michael Shannon harikalar yaratıyor filmde. (Bence Oscar’ı kesinlikle hak ediyor) Kötü adam rolünde Aaron Taylor-Johnson ise parlıyor.

    Görsel sanatların sıkışmış oldukları steril mekanların zengin duyarsızlığı, artık duygulara pek fazla yer bırakmayan plakativ, iki boyutlu dünyanın albenisi ve dıştalayıcılığı, romanın usulca ama kımıl kımıl akan gerilimi, Susan kişiliğinde güçlü ve sahip olmanın mutlu olmaya yetmediği, annesinden miras hüzünlü gözlerinin belki de kaderi olduğu… Hepsini bize Ford öyle güzel anlatıyor ki, ağzımızda buruk bir tat, Edward’ın ölmemiş, intihar etmemiş olduğunu dileyerek salonu terk ediyoruz. Bu senenin en güzel sürprizlerinden biri olan bu muhteşem filmi kaçırmayın.  

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE