http://yourmobilemarine.com/images/gps-treker-dlya-mashini-bez-sim-karti.html gps трекер для машины без сим карты                    

İsviçre'deki haber kaynağınız.

Avrupa,

  • Avrupa’da Terörizme Karşı Yeni Güvenlik Önlemleri

    Derya ÖzgüL - www.haberpodium.com

    Derya Özgül,  LL.M

    Hukukçu

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

     

    Belçika, 2018 yılı İlkbaharı itibariyle, uluslararası otobüs, tren ve gemi ile yolculuk yapacak olanların kimlik tespitleri için pasaport kontrolü şartı getirmek istiyor. Kontrollerden elde edinilen yolcubilgileri ise 5 yıl boyunca bir veri bankasında kayıtlı kalacak. Bu kayıtlar, seyehat güzergahı, kişisel bilgiler, yemek seçeneği ve ödeme şekli gibi bilgileri içerecek. Yolculuk başladığı an ise, biletin kimlik veya pasaport ile uyumluluğu kontrol edilecek. Bu uygulamanın temel sebebi ise artan terör saldırları.

    Noel döneminde Berlin’de yapılan saldırının faili, verilen bilgilere göre, saldırı sonrasında kara (otobüs) ve tren yollarını kullanıp önce Hollanda’ya, oradan Fransa’ya, daha sonra da İtalya’ya geçiyor.

    Ocak ayı sonunda Hollanda, Almanya, Fransa ve Belçika bu planın uygulanması konusunda bir araya gelecekler. Böylelikle saldırganların istedikleri gibi seyehat etmelerinin önüne geçilecek.

    isvicre ve avrupa'da siki kontrollerBelçika’nın planına göre, toplu taşıma şirketleri söz konusu kayıtları yapmadan yolcu taşımaları durumunda, kişi başına 50 bin euroluk bir ceza ile karşı karşıya kalabilecekler.

    Uygulamaya destek verenler, diğer kapıların açık halde iken sadece bir kapının kapatılmasının bir fayda sağlamayacağını ifade ediyorlar.

    структура функционирования рынка  Uygulamaya karşı çıkanlar

    Toplu taşıma şirketleri, yolcuların bilgilerinin kaydedilmesine dair kaygılar taşırlarken, yapılacak olan ek kontrollerden dolayı seyehatte aksamalar ve uzun bekleme süreleri oluşacağı, bilet fiyatlarının artacağı korkusunu taşıyorlar.

    Terörle mücadele uzmanları ise, saldırganları yakalamak için ortaya konan bu planın ne kadar etkili olacağına dair kuşkular taşıyorlar ve saldırganların daha farklı yöntemlerle takibe alınabileceğini savunuyorlar.

    Planın detayları henüz tam olarak belli değil, ancak Belçika bu planı 2018 Mayıs ayından itibaren uygulamaya koymak istiyor. Planın ne kadar uygulanabilinir olacağı ise oldukça tartışmalı. Uygulama Schengen anlaşmalarına ve serbest dolaşım hakkına da aykırılık teşkil edecek. Diğer yandan kişisel bilgilerin veri bankasında toplanacak olması da gizlilik hakkına aykırı.

    http://reddevilpress.com/awstats/igri-pro-skachat-torrent.html игры про скачать торрент İsviçre

    Komşu ülkelerdeki terör saldırıları sonrasında, daha da hassaslaşan ve güvenlik öncelikli hareket eden İsviçre de kendi cephesinden önlemler almaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Federal Hükümet üyesi Ueli Maurer sınırlara ek olarak 50 askerin konumlandırılacağını belirtti. Önlem daha çok sınırlar üzerinden İsviçre’ye ulaşmaya çalışan mültecilere yönelik.

    Diğer yandan kisa bir süre önce İsviçre basınına yansıyan bir haber İsviçrelilerin tedirginligini daha da arttırdı. İsviçre Gizli Servisi NDB’ye göre İsviçre’de, cihadist fikrine sahip olduğundan şüphelenilen 480 kişi yaşıyor.

    Ayrıca Berlin saldırısı failinin daha önce defalarca İsviçre’ye girip çıktığı iddiaları alınacak olan güvenlik önlemlerine meşruluk kazandırıyor.

    25 Eylül 2016 yapılan bir referandumda Federal İstihbarat Dairesi Yasası İnisiyatifi (Bundesgesetz über den Nachrichtendienst) yüzde 65,5’lik bir oranla kabul edilmişti. Yeni düzenleme ile istihbarat kurumlarına izleme faaliyetleri için geniş yetkiler tanırken, istihbarat kurumlarının telefon dinlemesine, e-postaları izlemesine, gizli kamera ve ses kayıt cihazı yerleştirmesine izin veriyor.

    Belçika’nın planının İsviçreli güvenlik görevlileri tarafından kabul görmeme ihtimali oldukça düşük. İlkbahar’a doğru, İsviçre de dahil olmak üzere Avrupa genelinde yeni bir güvenlik anlayışı ile karşı karşıya kalacağız.

     

    Not:İsviçre'de, hukuki konularda danışmanlık hizmetinden faydalanmak isteyenler yukardaki mail adresimden bana ulaşabilirler. Ayrıca Türkiye ile, tanıma/tenfiz davaları, tapu dava işlemleri, tebligat, vekâlet işlemi vs. türünden herhangi bir hukuki süreç içerisine giren ya da Türkiye’de hukuki takip yaptırmak isteyen okuyucularımız da iletişime geçebilirler

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Çifte Vatandaşlık Ateş Altında

    Bülent Kaya

    Siyaset Bilimci ve Araştırmacı

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    İki önemli gelişme, Batı Avrupa ülkelerinde çifte vatandaşlık üzerine olan tartışmaları yeniden alevlendirdi. Birincisi, göçmen kökenli bazı Müslüman gençlerin doğup büyüdükleri, parklarında oynadıkları, okullarında eğitim gördükleri toplumlarda bombalar patlatacak kadar radikalleşmeleri. İkincisi ise, Avrupa’da yaşayan Türkiyeli seçmenlerin büyük bir çoğunluğunun Türkiye’de geçen Nisan ayında oylanan Anayasa değişikliğinde “Evet”ci tavır takınmaları ve bu yönde oy kullanmış olmaları.

    İlk durum, gerçekleştirdikleri dehşet eylemleriyle adlarını duyuran İslami radikal militanların vatandaşlıktan çıkarılmalarını hedeflemektedir. Uluslararası hukuk ahlakı açısından hayli problemli, ancak somut etkisi açısından da pek yararlı olmayacağı öngörülen bu yaklaşım şimdilik Fransa ile sınırlı kalmakta.

    http://MenWorldHK.com/wp-content/katalog-filmov-2017-boeviki.html каталог фильмов 2017 боевики Çifte vatandaşlık, risk ve sadakat

    İkinci durum ise çok daha karmaşık bir olgu. Almanya’da başlayıp diğer Avrupa ülkelerine yayılan bu tartışmanın arka planını sadakat/bağlılık ilkesi oluşturmaktadır. Çifte vatandaşların vatandaşı oldukları göç ülkelerine, onun anayasal değerlerine karşı daha samimi sadakat gösterecekleri beklentisi, Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin referandumdaki “Evet”ci tavırlarından dolayı ciddi bir şekilde sorgulanmakta (Avrupa’da referanduma “Evet” diyenlerin ortalaması (% 59) Türkiye oranından (% 51) fazla. Almanya, Belçika, Avusturya ve Fransa'nın “Evet” ortalaması % 69). “Nasıl oluyor da ülkemizde doğup büyümüş, eğitimini burada tamamlamış, dilimizi Türkçeden daha iyi konuşan birisinin Avrupa’nın demokratik ve hukuk değerleriyle yüzde yüz çelişen anayasal bir düzenden yana tavır alıyor ve böyle bir düzen için sokaklarda eyleme geçiyor?” sorusunu her Avrupalı sormaya başlıyor. Örneğin İsviçre’nin en popüler gazetelerinden Blick, Nisan referandumundan önce gazetenin birinci sayfasına Türkçe ve Almanca yaptığı haberde İsviçre’de yaşayan bütün Türkiyelileri “Hayır” oyu kullanmaya davet etme girişimini, “Biz İsviçreliler için kabul edilemez olan; buradaki özgürlük ve hukuk devletinden faydalanıp, bunların kendi ülkesinde kaldırılmasını istemektir.” argümanıyla savundu. Türkiyeli göçmenlerin Avrupa değerlerine sadakat göstermeleri gerektiğini geçenlerde Almanya şansölyesi Merkel’de “Uzun yıldan beri Almanya’da yaşayan Türklerin ülkemize karşı sadakat göstermelerini bekliyorum” ifadesiyle dillendirdi. Bu sadakat olgusunun Türkiye’de idamın yeniden geri getirilmesi için yapılacak olası bir referandumda çok daha fazla dillendirileceği şimdiden kesin.

    Göçmenlerin yaşadıkları göç ülkesine, onun anayasal değerlerini sadakat çağrılarına paralel olarak, çifte vatandaşlık üzerine bir tartışma, şimdilik düşünsel düzeyde de olsa başladı. Türkiyeli göçmenlerin büyük çoğunluğunun sadakat tercihini çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün, hukuk devletinin ve demokrasinin rafa kaldırıldığı bir anayasadan yana yapmış olmalarından hareketle, belli politik çevreler çifte vatandaşlığın bir “risk” oluşturduğu ve bu yüzden de ciddi bir şekilde sınırlandırılması hatta kaldırılması gerektiği fikrini dillendirmeğe başladılar.

    Çifte vatandaşlık hakkının- İsviçre’de kabulünden yaklaşık 20 yıl, Almanya’da ise çok daha az bir süreden sonra- Türkiyeli göçmenlerle bağı kurularak sorgulanması şu iki nedenden kaynaklanmaktadır. Birincisi ideolojik: “çifte vatandaşlık sadakat krizini içinde barındıran bir olgudur, zamanı gelince kendisini dışa vurur” anlayışı Batı Avrupa göç toplumlarında hâlâ egemen. Bu ideolojik duruşun kökleri ulus-devlet-milliyetçiliğinin öngördüğü, paylaşılmayan, bölünmeyen tek bir ulusa aidiyet özelliği üzerine kurulmuş, bir nevi modası geçmiş, “mutlak sadakat” fikrine dayanmaktadır. Çifte vatandaşlığın bu sadakat fikriyle bağdaşmadığı, onu sabote ettiği düşünülüyor. Oysaki çifte vatandaşlar üzerine yapılan bilimsel çalışmalar sadakat kavramının statik bir kavram olmadığı, farklılaşıp evrimleştiği ve çok daha karmaşık bir durum ifade ettiğini belirtmekte.

     

    warcraft на развитие карты скачать Ulusötesi politik faaliyet alanı genişliyor

    İkinci neden daha çok güvenlikle ilgili. Türkiye iç politikasında gözlemlenen son gelişmelerin, terörist saldırılarla zaten başı dertte olan Almanya gibi Türkiyeli göçmenlerin yoğun olduğu bir çok ülkede önemli bir güvenlik sorunu doğuracağı düşünülmektedir. Türkiye’nin iç politikasındaki olumsuz gelişmelerinin yurt dışında “huzursuzluk” yaratacağı korkusu yeni bir korku değil, 80’lerden beri zaman zaman dillendirilir. Bu korku, genelde Türkiye’de veya yurtdışında faaliyet gösteren politik aktörlerin sürtüşme üzerine kurulu politik kültürden besleniyor. Ne var ki referandum döneminde AKP hükümetinden bazı bakanların Evet lehine Avrupa’da politik toplantılar yapmak istemesi ve bunların yasaklanması ile başlayan gelişmelerle yeni bir olgu belirdi; Ulusötesi politik faaliyetler sadece ulusötesi göçmenlerle sınırlı kalmıyor, köken devlet ve hükümet aktörleri de bu alanı seçim, referandum vb. gibi iç politik faaliyetler için kullanmak ve de iç siyasi faaliyetlerini ulus ötesileştirmek istiyorlar.

    Referandum döneminde gördüğümüz gibi ulusötesi, politik faaliyet alanı genişleme gibi bir durumla karşı karşıya. Bu “yeni aktörlerin” ulusötesi alana ilgileri göçmenler nezdindeki seçmen ve oy potansiyeli gibi nedenlerden dolayı anlaşılır da olsa, ciddi sorunlar doğuracağı kesin. Bu yüzden uluslararası veya ikili antlaşmalarla bu alanın sınırlarının tanımlanması gelecekte kaçınılmaz gözüküyor. Özellikle de köken devlet ve hükümet aktörlerinin politik içerikli faaliyetleri için. Çifte  vatandaş olsun veya olmasın tek tek bireyler veya gruplar düzeyinde ulusötesi faaliyetlere özgürlükler, toplantı ve gösteri yapma hakkı gibi demokratik haklar perspektifiyle yaklaşılmalıdır ve meşru görülmelidir. Fakat bu anlayıştan hareket ederek ulusötesi politik alanın köken devlet ve hükümet aktörlerinin politik faaliyetlerine de açılması gerektiğini savunmak, ki bunun sınırını belirlemek pek kolay değil, ulus devletlerin egemenlik tutkusu göz önünde tutulduğunda bir hayli zor ve karmaşık.

    Çifte vatandaşlık kalsa da kalksa da ulusötesi faaliyetlerin önemi gittikçe artacağa ve çapı genişleyeceğe benziyor. Bu durumda, Avrupa’da başlatılan tartışmaların çifte vatandaşlığın kaldırılması üzerine çekilmesi, amacın üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu anlaşılıyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Editörün Notu

    Aydın Yıldırım

    Genel Yayın Yönetmeni

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Bu yıl Avrupa'nın birçok ülkesinde seçim, Türkiye’de ise başkanlık referandumu yapılacak. Hollanda, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerde yapılacak olan seçimlerin ilki Mart ayında Hollanda da başlayacak. Tam da bu dönemde AB içinde Donald Trump paniği yaşanıyor. Göçmen ve sığınmacılar konusunda sıkıntılı dönemler geçiren ve içten içe dağılma söylentileriyle çalkalanan AB, Donald Trump’ın göçmen politikaları ile daha da çetrefilli bir sürece giriyor.

    Donald Trump bazı Müslüman ülkelerin vatandaşlarına seyahat yasağı getirmek istemiş, ancak ABD mahkemeleri tarafından reddedilen bu istemi Avrupa’daki aşırı sağcı partiler tarafından da desteklenmişti. İtalya’da Kuzey Ligi, Belçika’da Vlaams Belang, Hollanda’da PVV, Fransa’da Milli Cephe (FN) ve Almanya’da AfD, Trump’ın göçmenlerle ilgili kararnamesine destek veren partiler. Hollanda'da PVV partisinin lideri Geert Wilders, hızını alamayıp, iktidara gelmesi halinde Trump’ın yaptığının “aynısını yapacağını” söylüyor.

    “Visegrad ülkeleri” olarak bilinen Polonya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ın iktidarda olan liderleri de, Donald Trump’ın göçmen politikalarına destek verdiklerini açıklıyorlar.

    Türkiye’de de başkanlık için öngörülen referandum tarihi 16 Nisan olarak açıklandı. OHAL ve KHK’lar ortamında gidilecek olan bu referandumda, daha önceki seçim deneyimleri göz önünde bulundurulduğunda, çatışmalı ve kutuplu ortamın daha da tırmandırılacağı kuşkusuz. Referandum ile ilgili tartışmalar, oy kullanma hakkı olan milyonlarca Türkiye vatandaşı olması vesilesi ile Avrupa’ya da yansıyacak. Gerekli propagandalarını yürütmek amacıyla, birçok siyasetçinin buralara geleceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Öyle ya da böyle gelişmelerin içinde olacağız.

    İsviçre’de ise şu sıra üçüncü jenerasyon için geçerli olacak olan kolaylaştırılmış vatandaşlık hakkı üzerinden çifte vatandaşlık tartışmaları başlatıldı. İsviçre Halk Partisi SVP gelecekte tek ülke vatandaşlığının gündeme getirilmesi için çalışmalara başladı. Konuyu detaylı bir şekilde yazarımız Derya Özgül kaleme aldı.

    .......

    2017 yılındaki gelişmeler, gelecekte dünya gidişatına nasıl bir yön verileceği konusunda ipuçları veriyor bize. Dünya siyasetine, tutucu ve otoriter güce dayalı siyaset yaklaşımıyla yön verileceği çok açık. 

    Geçtiğimiz günlerde George Orwell'in "1984” isimli kitabının, Donald Trump'ın ABD başkanlık koltuğunu devralmasından kısa süre sonra, en çok satan kitaplar listesinde birinci sıraya yükseldiğine dair haberler aktarıldı. 1949 yılında yayımlanan bu romanda, Big Brother (Büyük Birader) tarafından sürekli gözetim altında olan ve gerçeklerin çarpıtılması yoluyla insanları sürekli baskı ve kontrol altında tutan totaliter bir toplum anlatılıyor.

    Anlaşılan o ki, insanlar hafızalarını taze tutmak için yeniden okuma ihtiyacı duyuyorlar. Gelişmelerin kitapları yeniden okunabilir kılıyor olması sevindirici.

     

     

    Sevgiyle

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • EUROPOL'DEN IŞİD UYARISI

    Avrupa Polis Teşkilatı Europol, Avrupa başta olmak üzere dünya çapında IŞİD saldırıları konusunda uyardı. Europol'ün IŞİD tehdidi üzerine hazırladığı raporu kamuoyuna sunan Europol Başkanı Rob Wainwright, terör örgütünün geniş çaplı terör saldırıları düzenlemek üzere yeni imkanlar geliştirdiğini belirterek, örgütün özellikle de Avrupa'ya odaklandığı uyarısında bulundu. READ MORE

  • EUROPOL'DEN IŞİD UYARISI

    Avrupa Polis Teşkilatı Europol, Avrupa başta olmak üzere dünya çapında IŞİD saldırıları konusunda uyardı. Europol'ün IŞİD tehdidi üzerine hazırladığı raporu kamuoyuna sunan Europol Başkanı Rob Wainwright, terör örgütünün geniş çaplı terör saldırıları düzenlemek üzere yeni imkanlar geliştirdiğini belirterek, örgütün özellikle de Avrupa'ya odaklandığı uyarısında bulundu.

    READ MORE
  • Mülteciler...Peki Şimdi Nereye?

    Bülent Kaya

    Siyaset bilimci ve Araştırmacı

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Brezilyalı edebiyatçı Paulo Coelho bir eserinde “Bugün gerçekleşen her şey sonuçlarıyla geleceği etkiler (...)” der. Batı Avrupa göç toplumlarının bugününü meşgul eden bu “yeni göç” dalgası onların geleceklerini nasıl etkileyecek? Bana göre, “yeni göç” dalgasının en çok şu üç alanda ciddi etkileri olabilecek: Demografik, entegrasyon-uyum ve ırkçılık.

    где находится фильтр кондиционерана приоре Yaşlı Avrupa, genç ve dinamik potansiyel...

    Avrupa toplumlarının kendilerini birer “yaşlı toplum” olarak algılamaları hiç de öznel bir olgu değil. Bu durum, demografik istatistiklerin uzun yıllardan beri işaret ettiği ve değişmeyen bir eğilimin kaçınılmaz bir sonucu. Avrupa Komisyonu’nun önemli belli konularda düşünce üretmeyi teşvik etmek için her yıl çıkardığı “Yeşil Kitap”ta da Avrupa'nın nüfus durumu hakkında artık ezberlenen şu tespiti tekrar eder durur: “Birlik benzeri görülmemiş ve sonuçları ile bütün bir toplumu derinden etkileyecek demografik altüst oluşlarla karşı karşıyadır”. Zira “Yeşil Kitap”, Avrupa Birliği’nin (AB) 2030 yılına kadar çalışma yaşına erişmiş 21 milyon insana ihtiyacı olduğuna işaret etmektedir. üstelik 2030’lara gelindiğinde AB nüfusunda bugüne göre 18 milyon daha az çocuk ve genç olacak.

    AB üyesi olmayan İsviçre’de durum pek farklı değil; İsviçre’nin demografik evrimine bakıldığında görülecektir ki, 1900 yıllarda 64 yaş ve üstü nüfus toplumun yüzde 5,8’ini oluştururken 2000 yılların başında bu oran yüzde 15,5 düzeyinde. 80 yaş ve üstü grubun toplumdaki oranı ise yüzde 0.5 ten yüzde 4’e çıktı. Aynı dönemde, 15 yaşından küçük nüfusun toplumdaki oranı ise yüzde 31’den yüzde17,3’e düştü. Bu negatif demografik  gelişmenin nedenlerinden çok daha fazla sonuçları Avrupa toplumlarına “bu bizim yaşlı halimiz ne olacak?” sorusunu sordurtuyor. Zira sorun sadece emeklilik alanında reform zorunluluğu doğurmuyor aksine bütün bir iş hayatı, yaşam alanları, şehirlerin ulaşım ve alt yapı alanlarında kaçınılmaz temel değişiklikleri zorunlu kılıyor.

     “Nüfus krizi” diye adlandırmanın çok abartılı olmayacağı bu gerçeklik karşısında Batı Avrupa toplumlarının aldıkları önlemler - ki bunların başında aile yaşamı ile iş hayatı arasında denge oluşturulması ve kontrollü bir şekilde yüksek kalifiyeli göçe başvurma gelmektedir - bu krizi aşmaya yetecek güçte değiller.

    Birkaç yıl yine aynı hızla devam edeceğe benzeyen bu “yeni göç” dalgasının Avrupa göçmen nüfusunu göreceli önemde artıracağı ve gençleştireceği kesin. Zira sayıları milyonlara ulaşacak yeni göçmenler ağırlıkla çocuklu genç ailelerden ve gençlerden oluşmaktadır. Göçün ekonomik sonuçları ve etkileri üzerine yaptığı çalışmaları ile tanınan Amerikalı ekonomist George Borjas “Immigration Economics” adlı yapıtında söyle bir tespitte bulunur: “Birincisi, göçün dağılımsal (distributionnal) sonuçları var: bazıları kazanır, bazıları ise kayıp eder. İkincisi, göçmenler sahip oldukları kaynaklarla en iyisini yapmaya teşebbüs eden rasyonel ekonomik aktörlerdir”. Ekonometri araştırmalarında Borjas, göçün maliyetinden daha fazlasıyla göç toplumunun ekonomisine katkıda bulunduğu sonucuna varır. Başka bir deyimle, göçün getirisi götürüsünden fazladır.

    Buradan birinci tezimizi formüle edebiliriz: Avrupa göç toplumlarının bugün “derin kriz” diye adlandırdıkları “yeni göç” olgusu, yarınları için bir şans, ekonomi ve nüfusları için dinamik ve yapısal bir fırsat, refahları için de yeni bir ek kaynak olacaktır. Yeni göçmenler Batı Avrupa göç toplumlarına 1670’lerde Katolik Fransa’nın baskılarından kaçan Protestan Hugenot ve Nazi Almanya'sının zulmüne uğramış Yahudi sığınmacıların yeni yurt edindikleri ülkelerin ekonomilerine yaptıkları katkılara benzer türden katkılar yapmamaları için hiçbir neden yok.

    цитаты на английском для подростков Post-entegrasyon politikalarına doğru...

    Batı Avrupa göç toplumları, bir fiil göç toplumu olmalarına rağmen kendilerini göç toplumu olarak algılayamama paradoksunu bir türlü aşamadılar. Entegrasyon politikalarının geliştirilmesinin özünde yatan da zaten bu olgudur.

    Kendisini göç ülkesi olarak algılayan bir ülkenin bu alandaki yaklaşım tarzını göstermek için  Kanada’nın Göç, Sığınmacılar ve Vatandaşlık Bakanı John McCallum’un Şubat ayında Toronto kentinde gerçekleşen “Ekonomik Kulüp” toplantısında söylediklerini aktarmakla yetinelim. Şöyle diyor Kanadalı bakan McCallum: “Önemli olan kabul ettiğimiz sığınmacıların sayısının ne kadar olduğu değil, onları ne kadar iyi kabul edişimizdir. Yaptığımız, bu yeni Kanadalıları hoş geldin politikasıyla karşılamayı, entegrasyonlarını teşvik etmeyi ve onların yeterlileştirilmesi/güçlendirilmesini (empowerment) hedefleyen ulusal bir projedir”.

    Kendilerini göç toplumu olarak algılayan ülkelerin en önemli özelliklerinden biri, yeni gelenler için öngördükleri entegrasyon politikalarının yanında kendisinin olmazsa olmaz parçası olan göçmenlerle eşitlik temelinde bir arada yaşayabilmek için toplumsal ve kurumsal bir çok alanı göç toplumunun ihtiyaç ve gereklerine göre şekillendirmesidir. Bu iki olgu, yani yeniler için entegrasyonu teşvik ederken, kurumsal mekanizmaları değişen toplumsal yapıya adapte etme, birbirleriyle hem paralel hem de iç içe bir süreç olarak işler.

    AB ülkelerinde birliğe üye olmayan bir ülkede doğmuş 33,5 milyon insan yaşamakta. Bu sayıya göç ülkesinde doğmuş ikinci kuşak ve vatandaşlık hakkı elde etmiş şahıslar dahil değildir. İsviçre’de ise birinci kuşak ve ikinci kuşağın toplamı toplumun yüzde 35’ini oluşturmaktadır. Madalyanın bir yüzünü bu sayısal gerçeklik oluştururken diğer yüzünü de Vertoveç’in “süper diversity” diye adlandırdığı, derin bir sosyal ve toplumsal çeşitlik oluşturmaktadır.

    Avrupa göç toplumlarının demografik yapısında göç kökenlilerin oluşturduğu bu sayısal önem ve bulunma süreleri dikkate alındığında, herkes için entegrasyon politikalarından söz etmek ne derece doğru olur? Yeni gelen bir sığınmacının ihtiyaçları ile, emekli yaşına girmiş birinci kuşağın veya ailelerinin köken ülkeleri ile bağları ulus ötesi bir karakter kazanmış ikinci veya üçüncü kuşağın ihtiyaçları arasında ne tür bir bağ olabilir ki? İkinci ve üçüncü kuşağın toplumdaki yerini “entegrasyon” perspektifi ile ele almak ne derece doğru bir yaklaşımdır? Tek ortak paydası “göç kökenli” olan farklı göçmen kategorilerin toplumsal kaynaklardan eşit bir şekilde yararlanmaları ve kendi kapasitelerini değerlendirmeleri, sektöriyel entegrasyon politikaları aracılığıyla mümkün olacağına inanmak büyük bir yanılsama.

    İkinci tezimiz: Yeni gelen göçmenlerin topluma uyumlarını kolaylaştıracak entegrasyon önlemleriyle (dil kursu vb.), derin toplumsal çeşitlilikle karakterize olan göç toplumlarında genel “toplumsal uyum ve sosyal adalet” için gerekli olan politikaları bir birinden ayırmak gerek. Post-entegrasyon dönemi diye adlandıracağımız bu yeni dönemde, bütün bir toplumsal kurumlar bir nevi “çeşitlilik politikası” geliştirerek, hizmet ve servislerini toplumsal çeşitliliğin ihtiyaçlarına göre geliştirmek veya yeniden adapte etmek zorundalar. Zira, Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’in dediği gibi; “Sosyo-ekonomik koşullarına göre, bireyler ne aynı ihtiyaçlara ne de bu ihtiyaçlarını giderecek kapasiteye sahiptirler”. Bu yeni yaklaşımın temel amacı, cinsiyet, köken, yaş, cinsel eğilim, fiziki durum vb. özelliklerinden bağımsız olarak herkesin kendi potansiyelini ve kapasitesini gerçekleştirecek fırsatlara sahip olabilmesinin kurumsal koşullarını yaratmak olmalıdır.

    http://royaltycosmetic.web.id/content/slomali-chemodan-v-aeroportu-chto-delat.html сломали чемодан в аэропорту что делать Anti-göçmen, anti-İslam ve faşizmin ayak sesleri...

    2000 yıllardan itibaren Avrupa göç toplumlarında aşırı sağın yükselişi yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve islam korkusu (islamofobi) zemininde yükseliyor. Aşırı-sağcı-ırkçı partilerden Fransa’da Front National, Avusturya’da Freiheitliche Partei, Hollanda’da Partij voor de Vrijheid son seçimlerde yüzde 20-28 arası bir oy aldı. Almanya’da cripto-nazi patentli Peiga’nın İslam korkusu etrafında örgütlenmesinin geldiği boyut son derece endişe verici; Dresden şehrinde 25 binden fazla insan Pegida’nın organize ettiği yürüyüşe katılıyor. İsviçre’de SVP/UDC’nin yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ırkçılık temelinde yaptığı propaganda ve girişimlerinin çarpıcı başarılarına epeydir zaten tanığız. Umarız ki 28 Şubat’taki “Cumhuriyetçi uyanış” ve SVP/UDC’nin yenilgisi bir istisna olmazsın. Ama unutmayalım ki, toplumun yüzde 42 si yabancılar için gerekirse hukuk ve demokratik ilkelerden vaz geçilebileceği düşüncesinde. Aşırı-sağcı-ırkçı partilerin bu tehlikeli gelişmeleri son dönemlerde İslamcı-IŞID örgütünün terör saldırıları ile birlikte toplumun geleneksel sağcı-ırkçı olarak adlandırılamayacak farklı kesimlerinde de belli bir sempati, göreceli de olsa bulabildi.

    Kamuoyu araştırmaları Avrupa’da islamofobinin kaygı verici boyutta yaygınlaştığına işaret etmekte. Göçmenler arasında İslam dinine mensupların önemli bir oran oluşturduğu Almanya’da, Handelsblatt gazetesi için gerçekleştirilen bir ankette katılanların yüzde 68’i Müslümanların topluma entegre olma çabalarını yetersiz buluyor. Nüfusunun sadece yüzde 2.5’i Müslüman olan İtalya’da ise toplumun yüzde 60’ı İslam’ı “tehlikeli” bir din olarak algılıyor. Bu oran 2003 yılında yüzde 36 gibi bir orandaymış, SWG’nin anketine göre.

    Bütün bu gelişmelerin işaret ettiği olgu şu: Batı Avrupa insanı, “ötekini” kimliksel düzeyde tanımlarken şimdiye kadar birbirleriyle özdeş bir şekilde kullanarak başvurduğu etnik ve milliyet aidiyetinin yerine bundan böyle dinsel aidiyeti koyuyor. Artık bir dine mensup olmak, bir millet veya etnik gruba ait olmaktan daha önemli olmaya başlıyor Avrupalının gözünde. İlginçtir ki, İsviçre basınında, siyasetçilerin ve sıradan insanların dilinde “Türkische Migrantinnen und Migranten” deyimi tümden kayıp olmadıysa da, artık çok nadir kullanılır oldu. Bu deyimin yerini “Muslime aus der Türkei” aldı. Burada şaşırılacak belki bir şey yok. Zira ırkçılık üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Robert Miles’in de vurguladığı gibi; “Batılı insanın ötekini algılaması 19.yy kadar hep dini değerler üzerinden olmuştur”.

    Üçüncü tezimiz: Batılı insanın “din-gözlügü’nü tekrar takmaya başlaması ciddi bir tehlikeye işaret etmektedir: Avrupa’da ırkçılık ve islamofobi bir birleriyle işkillendirilerek gelişecektir. Artık dini aidiyetinden dolayı, özellikle de Müslüman olduğu için, insanların öldürülmeleri yaygınlaşabilecek. Yeni ırkçılıktan sonra simdi de “yeni faşizm” mi geliyor yoksa?

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • Savaştan Kaçıp Avrupa’ya Gelen Mülteciler Üzerine - 1

    Mehmet Meral

    lic. phil. Psychologe FSP

    Systemischer Therapeut

    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

     

     

     

    Ortadoğu’daki savaştan kaçan mültecilerin sınır kapılarında bekletilerek içeri alınmaması, bir mültecinin kucağındaki oğluyla polis barikatını geçmeye çalışırken macar kamerman kadının çelmesiyle yere yuvarlanması, Kürt bir ailenin Bordrum kıyılarına vurmuş bebeğinin cesedi...

    Bunlar 2015 yılının Batı Avrupa’sında zihinlere kazınan en kalıcı resimlerden birkaçı sadece. Bunların hiçbiri kolay unutulacak şeyler değil. Tahminlerime göre, mülteciler açısından bu yıl ve gelecek yıllar geçen yıllara göre daha da zor geçecek.

    Her şeyden önce hiçbir insan doğduğu toprakları, büyüdüğü ülkeyi öyle çok severek ve isteyerek terk etmez. Çoğunlukla insanları ya ekonomik sebepler ya savaşlar ya da politik olaylar göç etmeye zorlamıştır. Özellikle de etnik soykırım, savaş ve siyasi görüşlerinden dolayı insanların anayurtlarını terk etmeye zorlanmaları, bu insanlara hayatlarının en acımasız duygusu olan yurtsuzluğun yaşatılması, onları ve onlardan sonraki gelen nesilleri de daimi bir travmaya sokmuştur.

    Irkçılığın, totaliter faşist rejimlerinin dayandığı bir fikir ve yakın çağımızın en büyük yalanlarından biri olduğu alenen belliyken, bunu sadece popülist sokak ideolojisi olarak benimseyen Nazi rejimi, aynı zamanda iktidar şemsiyesi altında etrafına topladığı sözde bilim adamlarıyla ‘bilimsel’ gerekliliğini ya da geçerliliğini ispatlama çabalarına girişmişlerdir. Bu totaliter faşist zihniyet, her yerde tüm bir ırkı ölüme göndermeyi ‘hak’ ilan edip, buna ideolojik olarak bir kılıf da hazırlayabiliyor.

    Özellikle Ortadoğu coğrafyası sanki lanetlenmiş topraklar gibi totaliter rejimlerin mağduru olmuş insanları ötekileştirme anlayışı üzerinden topraklarından etmekte ve insanları mülteci hayatına iterek giderek açılan yaraların derinleşmesine sebep olmaktadır.

    Birçok insan özellikle Ege denizinin sularında yirmi kişilik botlara elli-altmış kişi binerek kendi ölümlerine sebep olan mültecileri anlamakta zorlanmaktadırlar. Hatta böyle öleceklerine, kendi ülkelerinde inandıkları dava uğruna çarpışarak ölmelerinin daha anlamalı ve manevi bir değeri olacağına yönelik cümleler kurmaktan kendilerini alamayanlara bile tanık olmaktayım.

    Kanımca Ege denizinde ölen bu insanların inandıkları bir dava da kalmamış. Bundan dolayı da batı ülkelerine gelerek kendi can güvenliklerini sağlamak istiyorlar. Birçokları haklı olarak Türkiye’de ya da Ürdün’de kalmak istemiyor. Çünkü oralarda onlara sunulan insani bir perspektif yok pek. Keşke olsaydı...

    Batıda yaşayan bizler açısından gelen bu mülteci göçü dalgasının birçok siyasi, kültürel ve sosyal anlamı var. Ben sağlık sahasında çalışan biri olarak öncelikle yaşanılanların sosyal ve ruhsal boyutlarına değinerek meseleyi sınırlamak istiyorum. Özellikle savaştan kaçıp buraya gelen bu insanların önemli bir kısmı derin travmaları da beraberlerinde getiriyor.Kendi gözleri önünde öldürülmüş yakınlarından tutun da, yaşadıkları evlerinin, mahallelerinin ve kentlerinin bir enkaza dönüşerek yok olmasına tanık olanlara kadar, bu yaşanılanlar kişilerin ruhlarında derin örselenmelere sebep olacaktır. Maddi durumu iyi olanlar malını mülkünü satarak daha rahat bir şekilde batı ülkelerine gelirken, yokluktan çıkmışların hikayeleri daha hazin. Geldikleri yol boyunca savaşın travmasına bir de yaşadıkları eziyetler eklenmektedir ki, bu durum meseleyi daha da karmaşık hale getirmektedir. Sadece İstanbul Aksaray’da, Avrupa’ya gelebilmek için şebekelere yol parası tedarik etme uğruna bedenlerini satan ergen çocuklardan bahsetmek yeterlidir sanırım. Yani sadece savaşın değil, yolda yaşadıklarının da ayrı bir travması var.

    как сделать узел на крючке для вязания Yetişmiş uzman desteği

    Sağlık sektöründe, özellikle de psikiyatride şimdiye kadar görülmemiş miktarda travmalı hastalarla çalışmaya yönelik bir ön hazırlık mutlaka yapılmalıdır. Bu sahada bu insanların kültüründe yetişmiş ve bu insanları iyi tanıyan, onlara hangi ritüellerin iyi gelebileceğini bilen elemanlara ihtiyaç doğacaktır.  Bunların mültecilerle nasıl çalışılacağı konusunda kendilerini yetiştirmeleri ve eğitim almaları kaçınılmazdır. Sağlık sektörüne ayrılan bütçenin genişletilerek uzman insanların yetişmesine şimdiden kafa yormak gerekmektedir.

    сколько варить куриную грудкув пароварке Ritüellerin önemi

    Genel olarak kaybın yarattığı tahribatın giderilmesi için, insanın ritüellere ihtiyacı vardır. Bu ritüellerin zamansal ve mekansal yaşanması çok önemlidir. Bir örnek vermem gerekirse; Eylül 2004 yılında Çeçen direnişçileri Beslan’da bir okulu işgal ettikten sonra, çoğu çocuk 1127 rehineyi kurtaramaya çalışan Rus ordusunun başarısız operasyonu sonucu 331 kişi öldü. 200’e yakının çocuğun öldüğü bu olayda, ölen çocukların anne-babaları ve yakınlarının her yıl yaptığı ortak bir ritüel onların acılarının dindirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu insanlar her yıl Eylül ayında topluca olayda ölenleri anarken, bütün gün kazanlarda ölenlerin hayrına pişirilen yemekleri dağıtarak ve o geceyi mezarlıkta yatarak geçirmeleri, yaşanılan kaybın giderilmesi ve acıların dindirilmesinde bir ritüel olarak önemli bir yer teşkil etmektedir.

    Özellikle yakınlarını kaybetmiş ve onların izlerinin yok edilmiş olması, geride kalanların kendi topraklarından uzak kalması, ellerinden ritüellerinin alınmasına da neden olmuştur. Şu günlerde Anadolu’da topraktan fışkıran ‘meçhul’ cinayetlere kurban gitmiş insanların kemikleri onların yakınları için çok derin bir anlam teşkil edecektir. Teşhis edilecek her kayıp, acıları dinmeyen yakınları için bir ritüel yaratma ve yaşama imkanı sağlayacaktır. Cumartesi annelerinin en büyük isteği, kaybolmuş evlatlarının kemiklerine ulaşarak yaslarının insanca yaşanması için gerekli ritüellerinin yerine getirilmesidir mesela.

    http://azov-yaseni.ru/websitemap/karta-ostrovov-sankt-peterburga.html карта островов санкт петербурга Yurtsuzluk duygusu

    Sürgüne yolu düşmüş ya da düşürülmüş birçok insan doğdukları ve büyüdükleri toprakları terk ederlerken, kendilerini nelerin beklediğini bilmeseler dahi, yeni vardıkları yerlere dair bir şeylerin daha iyi olacağı konusunda umutlar beslemişlerdir. Sürgüne gidenlerin çoğunun göçle beraber maddi durumlarının daha iyi olacağı beklentisi genellikle olmamıştır. Çünkü bir çoğunun sürgün öncesi ekonomik olarak durumlarının daha iyi olduğu gözlenmiş ve tespit edilmiştir. Batı Avrupa devletlerine II. Dünya Savaşından sonra gelen birçok mülteci ve sürgünün hikayelerinde ağır kayıplar ve travmaları geride bıraktıkları gözlenmiştir. İşkence, esaret, savaş ve ölümler birçoğunun hikayesinde hemen göze çarpar.

    Yeni gelinen ülkede edinilen ilk duygu yurtsuzluktur. Dilini ve kültürünü bilmedikleri bu gelinen yeni ülkede aslında arzulanmadıklarını çok çabuk öğrenirler. Yaşam alanlarının kısıtlandığını, bütünleşmeden ziyade aslında asimile edilmeyle yüz yüze kaldıklarını görmeleri onlara sürgün veya göçle beraber daha farklı bir eziklik duygusu verir. Bütün yaşanılan sıkıntıların toplamında travmaları olan bu insanlar anlaşılmadıkları ve arzulanmadıkları duygularını diğer göçmenlere göre daha derin yaşayabilirler.

    http://upsourceasia.com/disqusion/lyubov-ne-ponimaet-slov-akterskiy-sostav.html любовь не понимает слов актерский состав Ne yapmalı?

    Bugün Ortadoğu’daki savaşın temel sebeplerinden hareket edersek, bu durumu dinlerin ve ideolojilerin savaşı olarak görmemiz yerindedir. Batı Avrupa’ya gelen bu mültecilerin çoğu sünni İslam inancına sahip ve bunların birçoğu can güvenlikleri sağladıktan sonra ibadetlerini de ihmal etmeyeceklerdir. Gidecekleri yerlerin başında da camiiler gelecektir. Özellikle Batı Avrupa’da ibadet merkezlerinden radikalleşerek Ortadoğu’ya gidenleri dikkate alacak olursak, başarısız bir entegrasyon politikasının yansıması olarak yeni gelen bu dalgaya karşı Batı ülkeleri aynı hataları yapmamalıdırlar. Kendi toplumlarının ötekileştirme eğilimlerini eriterek toplumsal bütünleşmeyi perçinleştirecek doğru politikalar izlemelidirler. Çok kültürlü bir yaşamın karşılıklı saygınlık ve kabul içinde oluşmasının temellerini atarak, yeni gelen dalganın bu coğrafyada radikaleşmesinin önünü de almalıdırlar. Senaryoyu kötü yazmak istemiyorum, ama bir on ya da yirmi yıl sonra bahsettiğim bu politik önlemler alınmazsa, Avrupa’da çok daha somut etnik, dini çatışma üzerine kurulu bir dönem başlayabilir.

    Göçü veya zoraki göçü (sürgünü) yaşayan kişi kendini yeni toplumdan soyutladığında, tecrit ettiğinde ve dar bir gettonun sınırları içine hapsettiğinde, hayat işte o zaman o kişi için bir enkazdan farksız olmuyor. Gelinen bu yeni ülkenin dilini ve kültürünü öğrenebilenler, bir evrensellik ve dünya insanı olma duygusunu ve sorumluluğunu yakaladıklarında, sürgün veya göç işte o zaman bir kazanıma dönüşüyor. Kişi hayata sıfırdan başladığı bu yeni dünyada kendine bir yer edinmeye başlar.

    Yeni gelen dalgayı kucaklamak için gettoların olmadığı, bütünleşmenin temellerinin atıldığı bir ortamın ve ortak diyalog zeminlerinin yaratılması için şimdiden herkesin elini taşın altına koyması gerekiyor. Burada uzun yıllar yaşayan göçmenlerin ve yerlilerin bu sorumluluğu ortak üstlenmesiyle sorunun daha rahat çözüleceği kanaatindeyim.

    Yazının devamı gelecek...

     

     

     

     

     

     

     

     

    READ MORE
  • SLOVENYA'DAN MÜLTECiLERE ENGEL

    Slovenya, göçmenlerin Yunanistan’dan Batı Avrupa’ya geçmek için kullandığı güzergâhı kapatmak amacıyla yeni kısıtlamaları devreye sokarken, sadece bu ülkede iltica başvurusu yapmayı hedefleyen ya da çok açık olarak insani ihtiyaçları bulunan göçmenlerin ülkeye girişine izin verecek.  READ MORE