причины заикания и симптоматика заикания                    

http://r-service77.ru/leon/cherez-skolko-v-inkubatore-poyavyatsya-tsiplyata.html через сколько в инкубаторе появятся цыплята İsviçre'deki haber kaynağınız.

ELİF ŞAFAK’LA EDEBİYAT ÜZERİNE

игра где ты на острове

фильм приказ уничтожить “Ben kendimi hep göçebe hissettim.“

http://magribart.ru/leon/moskovskaya-pensiya-skolko-sostavlyaet.html московская пенсия сколько составляет  

как делать скрины на телефоне samsung Türkiye’nin en ünlü yazarlarından Elif Şafak‚“İskender“ isimli kitabının Almanca’ya çevrilmesi vesilesiyle geçtiğimiz günlerde Zürich’e konuk oldu. Kein&Aber Yayınevi tarafından “Ehre“ ismiyle Almanca’ya çevrilen kitap için bir okuma akşamı gerçekleştirildi. Zürich’in tanınmış kültür ortamlarından, Kaufleuten Restaurant’ta düzenlenen okuma akşamına ilgi bir hayli yoğundu.

http://personalizedmedicinemanagement.com/community/novoe-raspisanie-dachnih-avtobusov-orenburg-2017.html новое расписание дачных автобусов оренбург 2017 Moderatörlüğünü Tages Anzeiger Gazetesi Kültür Sayfaları Sorumlusu Alexandra Kedves’in üstlendiği okuma akşamında yazar Elif Şafak’la kitabı üzerine keyifli bir sohbet de yapıldı.

“Ehre“isimli kitap Kein&Aber Yayınevi tarafından Almanca’ya çevrilen ikinci kitap olma özelliği taşıyor. Daha önce “Aşk“ isimli kitap aynı yayınevi tarafından  “Die vierzig Geheimnisse der Liebe“ olarak çevrilmişti.

Elif Şafak’la Almanca’ya çevrilen kitabı ve çalışmalarıyla ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik.

İskender isimli kitabınız Ehre (Namus) olarak Almanca’ya çevrildi. Neden Ehre?

İskender olarak çevrilseydi Büyük İskender sanılıp tarihi bir roman şeklinde algılanacaktı. O yüzden bir kavram seçmem gerekiyordu. Ehre (Namus) kavramı bu kitapta çok önemli olduğu için diğer yayıncılarım da bu ismi uygun gördüler.

İskender’i ilk olarak İngilizce yazdınız, sonrasında Türkçe’ye çevrildi. Kendinizi İngilizce ile daha iyi ifade ettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Ben her romanımı iki kez yazıyorum. Önce İngilizce yazıp Türkçe’ye çeviriyorum, sonra Türkçe’sini alıp yeniden yazıyorum. 12 yıldır böyle yapıyorum. Türkçe’ye çok büyük bir aşkım ve sevdam var ama Türkçe’nin yanısıra İngilizce de yazıyorum. İnsanların iki dilde yazabileceklerine inanıyorum. İki dilde rüya görüyorsak, neden iki dilli edebiyat yapmayalım? Birden fazla dil konuşmak, insanı ruhen, zihnen besleyen birşey. Bir başka dilde düşünmeyi öğrenmek, bir başka dilin labirentine girmek, onun ritmini duymak... Her dil insana şekil verir. Çoğul düşünebiliriz. Aynı anda hem Kürtçe hem Türkçe, hem İngilizce hem de Almanca konuşabiliriz.

Çeviri sonrası okuyucularınızın aynı tadı aldığını düşünüyor musunuz?

Evet, eğer önyargılı yaklaşmazlarsa aynı tadı alırlar. Çünkü ben çeviriyi alıp yeniden yazıyorum. Sadace sıradan bir çeviri metni okumuyor okuyucularım. Tek tek, satır satır yeniden yazıyorum. Dolayısıyle hem Türkçesi hem de İngilizcesi orjinal oluyor.

Siz Strasbourg’da doğdunuz, çocukluğunuz ve gençliğiniz başka şehirlerde geçti. Kendinizi göçmen hissettiğiniz zamanlar oldu mu hiç?

Ben kendimi göçmen değil de göçebe olarak hissediyorum daha çok. Göçmen bir yeri bırakıp başka bir yere giden ve orada kalandır. Göçebe ise sürekli hareket halinde olan... Ben kendimi hep göçebe hissettim.

Hala mı böyle?

(Gülerek) Evet, hala böyle. Değişmedi bu durum.

Taşıdığınız göçebe ruhu edebiyatınıza da yansıyor mu?

Evet çok yansıyor. Bunu okurlarım ve eleştirmenlerim de söylüyorlar bana. Yani yolculuklardan çok beslenen bir edebiyat benimkisi. Farklı kültürleri buluşturan, sentezlere, kozmoplitliğe inanan bir edebiyat bu.

Göçebelik olgusu hangi kitabınıza daha çok yansıdı?

Hepsinde var aşağı yukarı. İskender mesela... Orada yarı Kürt yarı Türk bir aileyi, Londra’da yaşayan göçmenleri anlatıyorum. Araf isimli kitabımda da var bu duygu. Ülkesinden ayrılma, gurbet hissi daha çok. Gurbet benim çok ele aldığım bir duygu. Bir çok kitabımda bunun izlerini görmek mümkün.

Siyah Süt ve Şemspare’den de bahsedelim biraz. O sıra annelik duygusunu yaşadınız ve kendinizden yola çıkarak bazı şeyler anlattınız...

Doğru, kendimden yola çıkarak anlattığım şeyler var o kitaplarda. Ancak benim için edebiyat insanın kendi hikayesini anlatması demek değil tabii.

Nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz?

Ben başkası olmayı seviyorum. Kendimi ötekinin yerine koymak, hayata bir de başkasının gözü ile bakmak benim derdim. Yani hepimiz belli bir kalıbın içinde doğuyoruz ya. O kalıbın dışına çıkmak benim derdim... Yazarken, yeri geldiği zaman Kürt oluyorum yeri geldiği zaman Yahudi oluyorum, erkek oluyorum, eşcinsel oluyorum, çingene oluyorum. Ya da bir seyyar satıcı oluyorum. Hor görülen, kenara itilen, ötekileştirilen kim varsa onların yerine kendimi koymayı seviyorum. Ve hikaylerimi de bu şeklide yazıyorum. Ustam ve Ben kitabı mesela. Bu kitabı yazarken, kendimi çingenelerin yerine o kadar koydum ki, onlarla adeta özdeşleştim.

Bu durum sosyal ve toplumsal Empatinizin güclü olduğunu gösteriyor.

Böyle olması gerekiyor. Özellikle edebiyatta empati sanatı önemli bence.

Türkiye’de kadın yazar olmanın zorlukları var mı?

Var tabii ki. Türkiye’de kadın yazar olmak zor. Çünkü çok fazla önyargı ile karşılaşıyorsunuz. Erkek egemen, ataerkil bir kültür hakim. Yapılanları sürekli küçümsüyorlar. Ben hakkımda çıkmış o kadar çok yazı okudum ki... Mesela şöyle başlıyor ; “ Bakalım kızmız bu kez ne yazmış?“ Bir erkek romancı için “Oğlumuz ne yazmış“ demiyorlar. Üstelik bunu belirten kişi benimle aynı yaşlarda. Benim kadın, onun erkek olması bana tepeden bakmasına yetiyor. Bu edebiyat dünyasında da böyle.  Zannediyorlar ki edebiyat ve kültür dünyası çok modern, çok ileri ve eğitimli...Tam tersine bu ataerkil anlayış edebiyat dünyasında da var. Kadın yazarları, kadın şairleri çok küçümseyen, tepeden bakan o kadar çok gazeteci-eleştirmen-köşe yazarı var ki...

Ona rağmen yazıyorsunuz...

(Gülerek) Ne yapalım? Onlara göre hareket edersek olmaz tabii.

Türkiye’de son dönemde Osmanlı tarihini işleyen yapıtlar revaçta. Bazı
kitaplarınızda siz de Osmani dönemini anlatıyorsunuz. Tarihe özel bir ilginiz mi var?

Tarih hikayalerle dolu. Ben bugüne kadar 13 kitap yayınladım. Bunlardan 9’u romandı. İlk romanım Pinhan’dan bu yana takip edersek çizgimi her zaman Osmanlı’ya götürdüm. Şehrin Aynaları benim ikinci romanımdır ve bu kitapta olaylar 1600’lerde geçer. Bit Palas isimli romanımın bir bölümünde yine Osmanlı vardır. Mahrem isimli kitabımın bir bölümü 19. yy Osmanlısında geçer. Yani size çok örnek verebilirim. Tarih benim için her zaman önemliydi. Kültürel tarihe, mikro tarihçiliğe ilgim çok büyük. Çünkü ben bireyi anlamayı seviyorum.. Onun için ilk romanın Pinhan’dan bu yana hem tarihi hem de tasavvufu işledim.

Tasavvuf’a yönelik özel bir ilginiz olduğu aşikar. Bu Aşk isimli kitabınızda da çok belirgin. Diğer kitaplarınız Aşk ile kıyaslandı mı hiç? Aşk ile ilgili ne tür tepkiler aldınız?

Aşk ile ilgili çok güzel tepkiler ve yorumlar aldım. Beni Aşk isimli romanımla keşfeden bir okur kesimi var. Aşk ile tanıdılar beni. Ama çok daha büyük bir kesim var ki onlar başka kitaplarımı da okudular. Mesela Pinhan’ın çok güzel bir okur kitlesi vardır. Beni öteden beri takip eden okurlar, kitaplar arasındaki farkı daha iyi biliyorlar. Çünkü kitaplar arasındaki farklılıkları, geçişleri daha iyi yakalıyorlar. Okurlarımın görüş ve eleştirilerine çok büyük kıymet veriyorum ben.

Bir edebiyatçı olarak kısmen politik tartışmalara da dahil edildiniz. Politika ile edebiyatı nasıl ayırdediyorsunuz?

Türkiye’de yazar olup da apolitik olmak mümkün değil. Hiç bir yazarın böyle bir lüksü yok. Ülkemizde ve Dünya’da ne oluyor şeklinde ilgileniyorsak, insana kıymet veriyorsak, apolitik olmak bencilliktir. Onun için apolitik bir insan değilim ama politik bir insan da değilim. Bu çok önemli bir ayırım benim için. Ben Dünya’da ve Türkiye’de ne olup bittiğini takip ediyorum. Politika benim için bir rehber değil ama. Ben sanatçıyım, yazarım, edebiyatçıyım. Benim işim insanları buluşturmak, ayrıştırmak değil. Sanatın dili buluşturucu, yapıcı ve barışçıl bir dil olmalı.

İsviçre’deki okuyucu kitleniz nasıl? Geri dönüşümler alıyor musunuz?

Çok güzel bir okuyucu kitlesi var burada. Twitter, e-mail ve mektuplarla sürekli geri dönüşler alıyorum. Çok duygulandığım zamanlar da oluyor. Çünkü insanlar sadece kitap imzalatmıyorlar bana, benimle çok özel hikayerini de paylaşıyorlar. Öyle şeylerle karşılaşıyorum ki çok duygulanıyorum. Mesela geçen günkü okuma akşamı sonrası yapılan imzada genç bir adam sevdiği kıza evlenme teklifi yapacaktı. Elindeki kitaptan ilham alarak benden bir şeyler yazmamı istedi. O kitabı vererek kıza evlenme teklifi ediyor.

İlerleyen zamanlarda yeniden İsviçre’ye gelmeyi düşünüyor musunuz?

Çok istiyorum, çünkü gerçekten çok güzel bir okur kitlesi var burada. İnsanlar edebiyat ve kitap konuşmayı seviyorlar. Dünya’nın her yerinde, İsviçre’deki gibi uzun kitap okumaları olmuyor. Burada sabır ve ilgiyle dinliyorlar. Böyle bir pratik ve kültür var burada. Bu bizim için çok kıymetli. Bir de burada yazar değil de kitap konuşulup eleştiriliyor daha çok. Türkiye’de ise kitaptan çok yazar konuşuluyor. Maalesef yazar hakkındaki bu konuşmalar da çok olumlu şeyler olmuyor.

Buna rağmen Türkiye’de çok iyi bir okur kesimi var. Özellikle de kadınlara çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. Çünkü kadınlar daha çok roman okuyorlar.

 

 

Murat Çevik

Küçük yaşlardan itibaren müzikle ilgilenen Murat Çevik, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olduktan sonra 2003 yılında İsviçre'ye geldi. Zürich Sanat Yüksek Okulu ZHdK’da  klasik müzik ve caz dallarında iki ayrı yüksek lisans mezuniyeti bulunan müzisyen, şu an Zürich Kantonsschule Wiedikon’da müzik eğitmenliği yapıyor.

Ana enstrümanı Yan flüt olan sanatçının “Murat Çevik’s Ararat Quintet“ isimli bir müzik grubu var. Murat Çevik’le birlikte, Andreas Ambühl, Simon Kessler, Severin Graf, Thomas Sonderegger’in yer aldığı “Murat Çevik’s Ararat Quintet“, “Aksak Saat“ isimli enstürmental bir CD çalışmasına imza attı.

Daha çok klasik çağdaş müzikler konusunda çalışmalar sunan Murat Çevik ile müzikal çalışmaları hakkında konuştuk.

İlk olarak müzik grubunuzla başlayalım. Neden Ararat?

Ararat, yani Ağrı Dağı, tarihte birçok kültüre mekan ve bu kültürler için çok önemli bir sembol olmuş. Bu nedenle, müziğinde türkülerimize ait bir çok elementi barındıran grubumun Ararat ismini çok iyi temsil ettiğini düşünüyorum. 

Yaptığınız müzikte en önemli farklılık nedir sizce?

Ararat Quintet için bestelediğim müzik, hazırdaki herhangi bir müzik tarzı tanımına uymuyor bana göre. Bestelerimde çocuklumdan itibaren hoşuma gitmiş (giden) herşey var. Bu yüzden içimden, müziğimi "benim" diye adlandırasım geliyor. (Gülüyor)  Bunu insanlara açıklamak zorunda kalmamak için müziğimin tarzı olarak "Anatolian Fusion" ismini icad ettim.

Bu sıralar ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Ararat Quintet dışında çeşitli orkestralar ve oda müziği toplulukları ile, klasik müzik projelerinde görev alıyorum. Bu projelerin bir çoğu çağdaş klasik müzik yönünde oluyor. 

İsviçre’de var olan müzikal gelişimi nasıl buluyorsunuz?

İsviçre'nin finansal gücü ve Avrupa’nın ortasında olması, burayı dinamik bir ülke kılıyor. Almanya, Avusturya, İtalya, Fransa gibi ülkelerle kolayca müzikal bağlantılar kurabiliyorsunuz. Hemen her hafta dünyanın önemli müzisyenleri konserler veriyorlar burada. Her tarzda müzikal proje finansal destek bulabiliyor. Bütün bunlar, Klasik ya da Caz, müziğin seviyesini güçlü bir şekilde yukarı çekiyor. 

Türkiye’deki müzik eğitimi altyapısı ile buradaki altyapıyı karşılaştırdınız mı hiç?

Eğer her iki ülkede de eğitim aldıysanız, böyle bir karşlaştırmayı ister istemez yapıyorsunuz. Benim için en önemli fark imkanlar. Burada insanlar nesillerdir çok iyi koşullarda eğitimlerini almışlar. Türkiye'de, benim eğitimim sırasında koşullar buraya göre çok daha kısıtlıydı. Gerek duyulan her hangi bir materyale, her hangi bir bilgiye ulaşmak çok zordu. Bu da eğitimin hızını ve kalitesini düşürüyordu. 

Göçmen bir müzisyen olarak zorluk yaşadınız mı hiç?

Müzik aşamasında bir zorluk ya da olumsuzluk yaşamadım pek. Bazen ön yargı hisediyorsunuz ama bu karşınızdakilerin sizi tanımaya başlaması ile çabucak yok oluyor. Başka kültürlerden gelen müzisyenlerle çalmak, İsviçreliler için çok hoş bir durum.

Sanatçının çalışmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okuyucularımız, www.araratquintet.ch isimli internet adresinden yararlanabilirler.

 

 

ALTIN PALMİYE ADAYLARI AÇIKLANDI

67. Cannes Film Festivali’ne katılacak filmler açıklandı. 14 / 25 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan 67. Cannes Film Festivali’nde bu sene 28 ülkeden 49 film gösterilecek ve bunlardan 18’i Altın Palmiye için yarışacak.

ALTIN PALMİYE NURi BiLGE CEYLAN'IN

Nuri Bilge Ceylan'ın yönettiği 'Kış Uykusu' filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü. Ceylan ödülünü alırken, "Ödülümü son bir yılda Türkiye'de hayatını kaybeden gençlere adıyorum" dedi.

NOBEL ÖDÜLLÜ MARQUEZ ÖLDÜ

Nobel ödüllü edebiyatçı Gabrial Garcia Marquez, Meksika'daki evinde hayatını kaybetti. Ailesinden yapılan açıklamaya göre, 87 yaşındaki yazar bir süredir akciğer ve idrar yolları enfeksiyonu nedeniyle tedavi görüyordu.