стихи о временах года 3 класс                    

http://master-door.kiev.ua/images/elektronnaya-podpis-v-eliste-gde-delayut.html электронная подпись в элисте где делают İsviçre'deki haber kaynağınız.

STIMME der FARBEN’DAN NOSTALJiK KONSER

автор рассказа в прекрасном и яростном мире

кортизол значение норма İlk olarak “Yeşilçam Film Müzikleri“ ile adını duyuran STIMME der FARBEN isimli koro grubu, bu kez de “70’lerin Dünya Film Müzikleri“ ile müzik severlerin karşısına çıktı. Rote Fabrik’te verilen bir konserle sahne alan koro grubu izleyenlerine unutulmaz anlar yaşattı.

SERENAT EZGiCAN

http://ruspolikor.ru/home/shodnya-zhd-stantsiya-karta.html сходня жд станция карта 14 ayrı dilde Müzik

İstanbul doğumlu olan Serenat Ezgican uzun yıllardır müzikle uğraşan bir isim. Müziğin yanısıra Gitar eğitmenliği de yapan Serenat Ezgican 2012 yılından bu yana İsviçre’de yaşıyor.

Rock, Blues, Pop, Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği tarzında müzikler yapan sanatçı son 4 yıldır Dünya Müzikleri (World Music) ile uğraşıyor. Bu temelde yaklaşık 14 ayrı dilden etnik şarkılar ve farklı halkların ezgilerini seslendiren Serenat Ezgican çok kültürlü müzikleriyle önplana çıkıyor.

2008 yılında bir barış projesi dahilinde İtalya`ya gelen sanatçı, İtalya’da 4 yıl yaşadıktan sonra İsviçre’ye geliyor. Serenat Ezgican şu an İsviçre’nin Thurgau Kantonu’a bağlı Arbon şehrinde yaşıyor.

Müziğe olan ilgilisi çocukluğuna uzandığını söyleyen sanatçı bu ilginin kendisini kitaplara yönlendirdiğini ifade ediyor. Müzik ve notayla ilgili temel bilgilerini kitaplardan edindiğini, daha sonra da kendi bestelerini yazdığını ifade eden Ezgican, Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği giriş sınavına ön hazırlık derslerinde kısa bir süre teori ve ses eğitimleri alıyor. Sanatçı daha sonra da bir proje dahlinde İtalya’ya’nın Gorizia şehrinde bulunan Dams Üniversitesi’nde müzikoloji bölümüne kaydoluyor. Dams Üniversitesi’nde sanat ve müzik tarihi hakkında önemli bigiler edindiğini aktaran sanatçı, dahil olduğu bu proje hakkında şu bilgileri veriyor;

“Caritas isimli bir insan hakları kurumunun düzenlediği bir projeydi bu. Dünya'nın farklı yerlerinden gençleri bir araya toplayıp bu projeyi oluşturdular. Türk, Kürt, İsrailli ve Filistinli gençlerdenoluşan 9 kişi seçilmişti bu projeye.”

Sizin bu projeye seçilmeniz nasıl oldu?

Caritas İtalyan bir tanıdığım aracılığı ile bana ulaştı ve benden biyografimi istedi. Sonrasında bu projeye seçildim ve İtalya'da diğer ekip üyeleri ile buluştuk. Bu dönemde 9 kişi aynı evi paylaştık. Karşılıklı olarak tanıştık ve birbirimizin kültürünü öğrendik, kişisel hikayelerimizi anlatıp dinledik. İlkokuldan Üniversitelere kadar gezip 'barış içinde birlikte yaşam”ın mümkün olduğunu insanlara anlattık. Bu süreçte bazılarımız grafik eğitimi alıp sonrasında hepimiz üniversitelere istediğimiz bölümlere yazdırıldık. 4 yıl gibi bir zaman birarada böyle geçti. Sonrasında da dağıldık. Bazılarımiz kendi ülkelerine veya başka ülkelere, bazılarımız da İtalya'da kaldı.Bizden sonra da proje son buldu.

Böyle bir proje neden İtalya’da oldu? Neden Türkiye’de ya da İsrail’de olmadı örneğin?

Aynı soruyu ben de kendime sormuştum o zamanlar. Türkiye`de böyle bir projeyi gerçekleştirmek çok zordur. O sorumluluğu alacak kimse yoktur pek. Keşke Türkiye`de Caritas gibi bir kurum ya da finans desteği sunacak sponsorlar çıksa da böyle bir proje Tükiye’de gerçekleşebilse. Bununla birlikte İtalyanların barış ile ilgili anlatımlara şu açıdan ihtiyaçları vardı; Biz ilkokul ve ortaokullara gittiğimizde çocuklar bizi büyük bir şaşkınlıkla dinliyorlardı ve onlarca soru soruyorlardı. Çünkü oradaki yaşam bir Filistinli’nin ya da bir Türkiyeli’nin yaşamına oranla o kadar rahat ki, Avrupa’da empati yapma ortamı ve vakti olmadan büyüyen çocukların ve hatta üniversite öğrencilerinin var olduğunu anladık. Diğer ülkelerde neler olup bittiği konularında hiçbir fikirleri yok. Bu açıdan İtalya`da ya da başka bir Avrupa ülkesinde böyle projelere sıklıkla ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. En başta da empati ve hiç birşeyin göründüğü gibi olmadığını gösterebilmek açısından önemli bu.

Bu sürecin müziğinize katkısı ne oldu peki?

En büyük katkısı, farklı ülkelerden insanların müziklerini en çok orada dinleyebilmek oldu. Çünkü sadece evde değil dışarda da birçok ülkeden insanlarla tanıştık, birlikte kendimiz için müzikler yaptık. Bu süreçte kendimi bir anda farklı ülkelerin şarkılarını sanki kendi şarkılarımmış gibi dinlerken ve eşlik ederken buldum. Gerçekten hiç yabancılamadığımı farkettim. Bu dönemde de müziğin evrenselliğine olan inancım deneyimimle güçlendi.

Müziğin duygularınızdaki yeri nedir?

Müzik hayatımın büyük bir bölümünü oluşturuyor. Aynı zamanda da  duygularımı bir şekilde ifade biçimim. Günlük hayatımda duygularımı dışarıya sözlerle çok belli edebilen biri değilimdir. Bu nedenle çocukluğumda da sürekli olarak şiir yazardım ama şimdi bu noktada daha çok müzik devreye giriyor, sessizliğimi bozuyor ve beni kabuğumdan çıkarıp özgürleştiriyor. Duygularım derinleştiğinde kimi zaman beste yaparak, söz yazarak, kimi zaman da o anki hislerime en yakın şarkıları seslendirerek deşarj oluyorum. Bu çocukluğumda da böyleydi, sabahları bazen 3’te bazen de 5’te müzik yapma isteğiyle uyanır, ev ahalisini ve mahalleyi ayağa kaldırırdım (gülüyor).

Org ile müziğe başlayan ve ana enstrümanı Gitar olanSerenat Ezgican bir süredir Piyano öğrendiğini de aktarıyor. İsviçre`de birçok konsere imza atan sanatçı, konserlerinde Dünya halk şarkılarını hikayeleri ile birlikte anlatıp seslendiriyor.

Sanatçının 10 ayrı dilden ve 12 şarkıdan oluşan “I touched the rainbow“ isimli bir albümü de bulunuyor. Albümünde kendi bestesi olan “Güz” isimli bir parçaya da yer veriyor.

Sanatçı, söz ve müziği kendisine ait Nafile isimli parça ile 2015 İsviçre Eurovizyon yarışması ön elemelerine başvuruyor;

“Albüm kayıtları sürecinde stüdyo şefimin önerisi ile söz ve müziği bana ait olan “Nafile“ isimli şarkımın kaydını yapıp altyazı Almanca olarak İsviçre`den Eurovision Song Contest 2015`e başvurduk. Her ne kadar adaylığa seçilememiş olsam da bu süreçte beni en mutlu eden şey çevremdeki dostların ve müziksever tüm arkadaşların gerek paylaşımlarla ve oylamalarla gerek de manevi olarak yanımda olduklarını hissettirmeleriydi. Bu insana büyük bir güç veriyor ve bunun vermiş olduğu mutluluğun en büyük kazanç olduğuna inanıyorum.”

İsviçre’de müzik yapmak nasıl bir duygu?

İsviçre`de müzik yapmak benim için oldukça keyifli. Bunun nedenlerinden biri buradaki halkın müziğe ve sanatın tüm dallarına olan ilgisinin çok kuvvetli olması. Sizi ve müziğinizi sevdiklerinde bırakmak istemiyorlar ve sürekli çevreleri ile paylaşıp tanıştırıyorlar. Talep etmenize gerek bile kalmıyor çoğu zaman. Bir bakmışsınız haberinizi yapmışlar. Buranın halkının yanı sıra Türkiye`den buraya yerleşmiş insanlarımızın da çok desteğini ve olumlu tepkilerini alıyorum. Bu durum müzik yapmamı kolaylaştırıyor. Bu işte moral çok önemli. İçinizden gelerek yapmalısınız. Eğer zorlama olur ise asla başarılı olamazsınız. İsviçre`de bu morali buluyorum.

Zorluklar yaşıyor musunuz?

Zorluklar da yaşıyorum tabii ki. ilk olarak yabancılar dairesi ile anlaşmazlıklarımız çıktı. Bunun en büyük nedeni “müzikle karın doymaz, iyi para kazanamazsın“ yaklaşımı idi. Hatta albüm kayıt süreçlerinde sağlıklı bir çalışma yürütmeme engel olunmaya çalışıldı.

Diğer bir zorluğu ise çok dilli projeye başladığım ilk dönemlerde yaşadım. Ben konser sırasında söylediğim parçaların açıklamasını yapıyorum hep. Ancak insanlar genel olarak söylediğiniz şarkının sözlerini direkt olarak anlamak istiyorlar, anlatma işini bir kenara bırakıp türkü söylemenizi rica ediyorlar. Ben bunu yadırgamıyorum. Çünkü bu çok normal bir insanı dürtü. Şimdi örneğinyıllarca batı müziği dinlemiş bir insana arebesk dinlettiğinizde aynı tepkiyi verir haklı olarak. Ama benim amacım bu noktada devreye giriyor. Elimden geldiğince müziğin enternasyonal olduğunu, dil, din, ırk, renk tanımadığını ,anlamaktan daha önce hissedilmesi gereken birşey olduğunu ispatlamak. Çünkü dünyanın neresine giderseniz gidin aşk acisi, evlat acısı, sürgünlerin burukluğu, özlem gibi duygular hep birbine benzerler. Aslında hepimiz birbirimize benziyoruz. Seslerimizin tınılarında, melodilerimizde tüm duyguları barındırıyoruz. Geriye kalan sadece gözlerimizi kapatıp tınılarla kalbimiz arasındaki iletişimi özgür bırakmak. Konfuçyüs’ün dediği gibi "Bir milleti tanımak istiyorsanız müziğini dinleyin" . Müzik üzerine söylenmiş en sevdiğim sözdür bu.

Son olarak size müzikle ilgili projelerinizi soralım.

Aslında çok proje var. Ama öncelik olarak kendimi her geçen gün daha da geliştirmek istiyorum. Ve sonrasında İsviçre`de müzik öğretmenliği bölümünü okumak, bu süreçte de farkı ülkelerden çocukların katıldığı bir grup oluşturmak istiyorum. Herkesin birbirinin şarkılarını söylediği bir grup. Sanırım bu küçük yaşta oluşabilecek herhangi bir ırkçılığın önüne geçebilir ve birbirine yabancılaşmamayı sağlayabilir. Müziğin enternasyonalliğini küçük yaşta tanıyan, öğrenen çocukların gelecekte çok daha iyi şeyler yapabileceklerini düşünüyorum. Bunun yanısıra kendi bestelerimi düzenlemek ve kayıt ortamına sokmak istiyorum. Burada tanışma fırsatı bulduğum, severek dinlediğim bir kaç müzisyenle bazı projelerimiz olacak.

Bir diğer hayalim ise, bütün derlemeciler gibi ülke ülke, köy köy dolaşıp halk şarkılarına en berraklığı ve sadeliği ile direkt oradaki insanlardan ulaşabilmek. Bu müzikleri kendi sesimden öte, onların sesleriyle ve duygularıyla vermek. Bunu da bir albüm yapıp oradan gelecek kazancı o halklara destek olabilecek alanlara yatırmak. Bu tabii ki çok zaman ve emek isteyen bir düşünce, proje boyutuna getirmek çaba ve zamangerektiriyor. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

66. BERLiN FiLM FESTiVALi YAPILDI

Bu yıl 66’ncısı düzenlenen Uluslararası Berlin Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu. Berlinale’deki filmlerin ana konusu mülteci dramı ve ‘mutluluk hakkı’ydı. Festivalin büyük ödülü Altın Ayı’yı da İtalya’nın Lampedusa Adası’ndaki sığınmacıların trajedisini konu alan “Deniz’deki Ateş” adlı belgesel kazandı. 

Hangi filme gitmeli?

 

из рук в руки в уфе холодильники http://xn--12-mlctpfqq7a.xn--p1ai/wp-content/spar-perevod-s-gollandskogo.html спар перевод с голландского Diriliş- The Revenant

Alejandro Gonzales Inarritu’ nun geçen yıl son Filmi Birdman ile 4 Oscar ile ödüllendirilmesinin ardından yönetmenin bu başarıyı nasıl aşabileceği üzerine tartışılıyordu. Bu beklentilere yönetme bu filmi ile yanıt vermiş oldu. Başrolünü defalarca Oscar’a aday gösterilip alamayan ancak bu kez rolünü insani sınırları zorlayan koşullarda gerçekleştiren ve bunun hakkını veren Leonardo Di Caprio bazı sahneler için çig bizon cigeri yemek, buz gibi nehirde sürüklenmek,  bir at leşinin içinde uyumak zorundaydı.

Amerika’nın vahşi doğasında ilk keşif ve inceleme gezilerinde yol gösterici ve uzman olarak çalışan Hugh Glass (Di Caprio) bir Ayı tarafından korkunç bir saldırıya uğrar. Hayata tutunmaya çalışırken en yakın arkadaşlarının ihanetine uğrayan ve onu ölüme terketmelerine rağmen büyük bir yaşam tutkusuyla onulmaz yaralarına karşı büyük bir mücadele gösteren Glass ailesine duyduğu sevgiden aldığı kuvvetinde yardımıyla, keskin öldürücü soğuklara karşın, kendisini ölüme terkedenlerden intikamını alır.

 İnarritu’yu Babel ve Birdman gibi filmlerinden tanıyanları biraz hayal kırıklığına uğratan, zira çok fazla hoolywood vari bir yaklaşımla dramatik yapıyı kötü iyi İkilemine teslim eden, son sahnede sözde kötünün cezalandırılması ile rahatlatılan bir anlatım tarzı, böyle yetenekli bir yönetmenden beklenmiyordu. Çok güzel sahneler ve resimler var filmde, Di Caprio da elinden geleni yapmış ama, neredeyse şiddet orgiesine dönüşmüş sahnelemede bir süre sonra etkisini yitirip can sıkıcı bir hal alıyor. Di Caprio’nun çabalarının da iyi çekilmediği ve sürekli yakın plan çekimler ile yüzündeki acı ve yaşama gayretinin kayıt edilmeye çalışıldığı sahneler çok fazla tekrar ettiği için etkisiz kalıyor. İnarritu’nun belkide en kötü yönettiği film bana göre yinede bazı sahnelerin hatırına görmenizi salık veririm. 

http://webacktravel.com/wp-content/sotsialnoe-razvitie-subektov-rf.html социальное развитие субъектов рф Carol

Zengin ve seçkin bir aileye mensup, Carol kızına noel hediyesi ararken bir alışveriş merkezinde Therese ile karşılaşır. 1950 li yıllarda Amerika ve New York henüz kadın aşkından rahatça söz edilebilen bir yer değildir.  Ancak aşk aşktır bazen cinsiyette tanımaz. Neredeyse ilk görüşte birbirine tutulan bu iki kadının neleri göze alabilecekleri, neleri  feda edebileceklerini ilgiyle izleriz.

Carol un kızını bu ilişki yüzünden bir müddet göremez. Kocasının Carol ü tekrar  kazanmak sevgisinin karşılıksız kalması karşılığı cezalandırmak için elinden geleni yapması ve o yıllardaki yasal yapınında tamamen kocanın yanında tavır alması herşeyi daha zor katlanılır hale getirir. Todd Haynes in Patrica Highsmith in romanına yaslanarak çektiği film aslında sadece karekterlerden yaşıyor diyebiliriz.

Carol rolünde Cat Blanchett çok vakur, asil ve duygulu orta yaşlı bir kadını canlandırırken, Rooney Mara Therese rolü ile parlıyor. Sanırım Rooney deki star ışığı Audrey Hepburn  gibi. Karekterlerin yeteri kadar cesaretle yapabileceklerinin sınırlarına götürülmediği için sanki yarım bırakılmış bir lezzet gibi tadı damağınızda kalan ama galiba karabiber eksik dediğiniz bir film. Kesinlikle öneririm.

 

 

 

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

Cadının Bohçası Zürich’teydi

Zürich “Cadının Bohçası“ isimli tek kişilik bir stand-up gösterisini ağrıladı. Mozaik Kütüphanesi ve İsviçre Uluslararası Af Örgütü tarafından organize edilen gösteriye oldukça yoğun bir ilgi vardı.