порно женщина с пиздой вместо рта смотреть                    

http://tihanyoazis.hu/tech/tramvay-nizhniy-novgorod-novosti.html трамвай нижний новгород новости İsviçre'deki haber kaynağınız.

транспортная карта для льготников липецк Elif safak-haberpodium.com

русские телки на кастинге порно Elif Şafak

если все возможные значения дискретной случайной величины Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

расписание поездов светлогорск  

будем купаться голыми  

http://flavrful.com/dat/porno-smotret-24-chasa.html порно смотреть 24 часа NASSIM Nicholas Taleb, günümüz düşünce dünyasının en renkli simalarından biri. Seveni de çok eleştireni de. Abartıldığını düşünenler de var, gayet önemli bir entelektüel olduğunu düşünenler de. Ben kendi adıma sevenlerdenim, hani baştan söylemesi.

http://academiadeidiomasfriends.es/delo/novosti-krasnoyarska-i-kraya.html новости красноярска и края Lübnan asıllı Amerikalı yazar, ülkesini tarumar eden iç savaşın acılarını görmüş bir aileden gelmekte. Hayat hikâyesi çarpıcı ve kanımca meselelere nasıl baktığını yakından etkiliyor. Hep korunaklı, steril ve düzenli bir ortamda büyümemiş olmasının derin etkisi var yazılarında.

http://71visions.ch/leon/obrazets-dogovor-peredacha-imushestva-ot-uchreditelya.html образец договор передача имущества от учредителя Bugün ekonomi dünyasının belki de en yakından takip ettiği kalem o. Küresel finansal krizi öngörmüş olmasıyla ünlü. Ve Doğu'da, Batı'da pek çok ülkede tartışma koparan "Siyah Kuğu" adlı eseriyle. Üç milyondan fazla baskı yaptı bu kitap. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yazılmış en etkileyici çalışmalardan biri olduğu iddia edildi. Ama ben bu yazıda Taleb'in eski değil, yeni kitabından yola çıkmak istiyorum. Zira memleketimizi yakından ilgilendiren saptamalarla dolu yeni teorisi.

http://f-star.com.ua/love/golaya-pisya-zheni-video.html голая пися жены видео Taleb'e göre yeryüzünde 3 temel kategori var. Bunlar insanlar için de geçerli, kurumlar için de, toplumlar ve hatta devletler için de. 1: Sağlamlar. 2: Kırılganlar. 3: Anti-kırılganlar.

евпатория фото карта Sağlamlar, malum, şoklara ve artçı şoklara dayanabilenler. Kolay kolay sallanmayıp dimdik durabilenler. Kırılganlar ise, adı üstünde, çabuk incinenler, derisi soğan zarı kalınlığında olanlar. Bunlar "Aman bana zarar gelmesin" diye genellikle karmaşadan ve zorluklardan uzak durmaya çalışan tipler aynı zamanda. Yani elini hiçbir taşın altına koymayanlar.

SAĞLAMIN DÜŞMESİ KADAR BETER BİR ŞEY YOK

Üçüncü kesim anti-kırılganlar ise en ilginç olanı. Zaman zaman tökezleyen, darbe üstüne darbe alan, lakin hemen arkasından toparlayanlar. Kırılganlıklarından kudret devşirenler. Bunlar sağlamlar gibi değiller, çünkü üst üste yıkılıyorlar. Ama kırılganlara da benzemiyorlar, çünkü toparlanıyorlar. Yeni durumlara, değişen düzenlere ayak uydurabiliyorlar. Dizleri, dirsekleri yara bere içinde olsa da tuhaf bir şekilde bermutat yürüyorlar.

Peki sizce sağlamlar mı bu hayatta daha iyi ve emin bir şekilde ilerler, kırılganlar mı, yoksa anti-kırılganlar mı? Taleb'in zihinsel sıçraması tam da bu noktada gerçekleşiyor. Sağlam olmanın pek de matah bir şey olmadığını düşünüyor. Zira sağlamlar belki nice badireleri atlatıyorlar ama bir kez ayaklarının altından halı çekilmeyegörsün anında tepetaklak oluyorlar. Velhasıl sağlamın düşmesi kadar beter bir şey yok. Taleb'e göre doğa ana aslında sağlam filan değil, anti-kırılgan. Ve dayanıklılığını tam da bundan almakta.

Taleb siyaset bilimine de uyguluyor modelini. Suriye'ye ve Mısır'a bakıyor. Her ikisi de "sağlam" kategorisindeydi yakın zamana kadar. Senelerce nefes aldırmadan müthiş bir baskı modeli uyguladılar. Dışarıdan bakınca güçlü ve emin durdular. Hiç değişmeyecekleri zannediliyordu. Ama darbeyi aldıkları noktada tarumar oldular.

Öte yandan, anti-kırılgan ülkelere örnek olarak İtalya'yı gösterebiliriz. Altmış hükümet değiştiren, koalisyonlardan yakasını kurtaramayan, kaosa ve skandallara hiç de yabancı olmayan ama imrenilesi bir toparlanma kabiliyeti olan nadir yerlerden.

HAFTADAN HAFTAYA RUH HALİMİZ DEĞİŞİYOR

Peki biz? Ben Türkiye'nin nevi şahsına münhasır bir anti-kırılgan olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman ne yazık ki "sağlam" olmaya özenip demokrasiden uzaklaştığımız kavşaklarda bu özelliğimizi yitirmeye yüz tutuyoruz. O zaman kapalı ve tedirgin bir topluma dönüşüveriyoruz. Bununla beraber, uluslararası uzmanları hayretlere gark edecek boyutta anti-kırılgan yapımız var.

Bir haftadan bir haftaya ruh halimiz değişebiliyor. Bir başka ülkede yaşansa her şeyi altüst edecek krizler bizde umulmadık şekilde aşılıyor. Sonra gidip bir kaşık suda gene boğuluyor, ardından yine toparlanıyoruz. Başka kaç ülkede insanlar twit atmadan evvel "Aman bir gündeme bakayım, gene ne olmuş?" der bilemiyorum.

Bir teselli var o yüzden. Sadece Türkiye için değil, biz kadınlar için de. Zira biz hatun taifesi hiç ağlamayan, zaaflarını zinhar göstermeyen, habire kapı gibi duran birçok erkeğe göre daha meyyal oluyoruz duygularımızı göstermeye. Lakin Taleb'in dediğine göre, doğru olan bizimki. Döktüğümüz her gözyaşı, yaşadığımız her zihin karışıklığı, tökezleye tökezleye kırdığımız her ayakkabı topuğu bizleri uzun vadede daha güçlü kılmakta ve daha dayanıklı.

Anti-kırılgan günler dileğiyle...

 

 

 

 

Elif Şafak

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

BUGÜN tüm dünya demokrasilerinde kıyasıya tartışılan bir kavram var: "Nefret suçu/Nefret söylemi"... Gün geçmiyor ki yeni örnekler gelmesin. Bundan birkaç sene evvel tsunami trajedisi yaşandığında, Amerika'da hiphop müzik çalan bir radyo istasyonu, dalgalardan kaçan Asyalılarla alay eden ırkçı bir şarkı yayınlamıştı. Büyük tepki yükselmişti ardından, Amerikan toplumunun hemen her kesiminden. Öyle ki radyo istasyonu bir açıklama yaparak özür dilemek durumunda kalmıştı.

Bir başka örnek: Rush Limbaugh, Amerika'da aşırı sağ kesimin çok sevdiği bir isim. Sürekli ya siyahlar, ya Müslümanlar, ya liberaller, ya kadınlar, ya eşcinseller aleyhinde beyanlarda bulunur. Sözlerinin ne kadarının "ifade özgürlüğü", ne kadarının "nefret söylemi" kapsamına girdiği tartışma konusudur.

Dior'un ünlü tasarımcısı John Galliano'nun Paris'te Yahudiler aleyhine zehirli sözler sarf edip bir skandala imza atmasının üzerinden de çok geçmedi. Fransız yasaları uyarınca 6 aya kadar hapis ve 30 bin dolar cezaya çarptırılması gündeme gelmişti. Sonunda hapse gitmedi ama işini ve hisselerini kaybetti. O dönem Türkiye'de kimi internet siteleri, bu hadiseyi "İsrail'in Yahudiliği koruma altına alması" olarak nitelendirdiler, bunda da bir komplo teorisi gördüler. Halbuki bariz bir "nefret suçu" örneğiydi.

Daha sonra kavram bir kez daha gündeme taşındı. İslamiyet aleyhine ve sırf provokasyon amacıyla yapılmış bir film yüzünden dünyanın ipleri gene gerildi, tansiyon yükseldi. Libya'da görüldüğü gibi ne yazık ki galeyana gelen kesimler, masum insanların kanını döktü. "Fanatik İslam karşıtları" ile "fanatik Batı karşıtları" niye geçinemezler anlaması zor. Ne de olsa benzer şekilde nefretten ve husumetten besleniyor, kutuplaşmayı seviyorlar. Birbirlerine muhtaçlar. Birinin negatif adımı berikine yarıyor; birinin tepkiselliği diğerinin ekmeğine yağ sürüyor. İslamofobi, Batı düşmanlığını körüklüyor. Batı düşmanlığı ise İslamofobi'yi. Bir kısırdöngü ki çıkılmıyor içinden.

Öte yandan nefret söyleminin ne olduğu kadar ne olmadığının da tanımlanması lazım. Türkiye'de 70'e yakın sivil toplum örgütü bir araya gelerek bu konuda somut adımlar atmaya çalışıyor, yasal düzenleme getirilmesini istiyorlar. Çabalarını önemli buluyorum. Bizim gibi ifade ve basın özgürlüğü karnesi parlak olmayan ülkelerde "nefret söylemiyle mücadele" ederken "ifade özgürlüğünü baltalamamaya özen" göstermeli. Neden mi? Çünkü Türkiye zaten tarihsel ve geleneksel olarak bireyi değil devleti, azınlıkları değil çoğunluğu, dezavantajlıyı değil muktedirleri koruyan bir ülke.

Gelişmiş demokrasilerde ise eğilim tam ters yöndedir. İktidarın karşısında muhalefet hakkı savunulur; devletin karşısında bireyin özgürlüğü kutsanır; çoğunluğun ezmemesi için azınlığın var oluş alanı titizlikle korunur. Bu yüzden gelişmiş bir Avrupa ülkesinde kraliyeti eleştirmek, hükümeti eleştirmek, orduyu eleştirmek, temel kurumlarını eleştirmek, ulusal kimliği eleştirmek, velhasıl eleştirel düşünmek ve eleştirel konuşmak suç addedilmez. Yeter ki şiddet içermesin!

*

Sosyal medyanın ve internet teknolojisinin gelişmesiyle beraber nefret söylemlerinin boyutunun anlaşılması iki kat önem kazandı. Ancak bunu yaparken şu temel noktayı unutmamak önemli: Nefret suçu düzenlemelerinin amacı zaten az olan, güçsüz olan, kenarda duran, yani sistem içinde görece erk ve söz sahibi olamayan kesimleri söylemsel ve fiziksel şiddet karşısında korumaktır.

Bunun için sadece yasalar değil, ortak duyarlılık, ortak bilinç ve ortak vicdan gerekir. Örneğin, fiziksel ve zihinsel engellilere yönelik küçümseyici, şiddet dolu söylemler. Örneğin, eşcinsellere ve transseksüellere yönelik kışkırtıcı ve aşağılayıcı söylemler. Bir kültürel, sosyal veya dinsel azınlığı hedef gösteren sözler. Bütün bunlar nefret söyleminin kapsamına girer. Bunun bir adım ötesi zaten şiddete açık davettir.

Türkiye'nin İslamofobi'ye dikkat çekmesi elbette önemli. Ancak bunu yaparken kendi memleketimizde süregiden önyargılarla yüzleşmek zorundayız. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Musevilere, Çingenelere, Lazlara, eşcinsellere, siyahlara, engellilere, kadınlara,... uzadıkça uzayan bir önyargılar listesi var önümüzde. Basında ve sosyal medyada, sporda ve siyasette, ağzımızdan ve kalemimizden ne kadar çok nefret dolu kelime dökülmekte.

Son tahlilde, hiç kimse aleyhine hiçbir zaman aşağılayıcı sözler sarf edilmemeli. Ancak yasaların titizlikle koruması gereken, mağdur yahut güçsüz kesimlerdir. Zaten egemen olan söylemleri/kurumları koruma altına almak, ifade özgürlüğüne yeni bir kısıtlama getirmeye dönüşebilir. Bu ayrımları görebilmek içinse bu tartışmaya mümkün olduğunca çok sivil toplum kuruluşunun katılması lazım.

Şayet gerçek bir demokrasi ise arzu ettiğimiz, gidecek çok yolumuz var. Toplumsal sıçrama ancak güçlü bir sivil toplum, ifade ve basın özgürlüğü, uyumlu ve çoğulcu bir demokrasiyle mümkün. Nefret söylemlerine "Hayır!" ama ifade özgürlüğüne elbette ve hep ama hep, "Evet!"

 

 

 

 

 

 

 

 

Elif Şafak

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Sizce insan değişir mi? Hakikaten ve büsbütün bir değişim mümkün mü biz faniler için? Yoksa yedisinde ne isek yetmişinde de o muyuz aslında? Hani soğan katmanları gibi bizi sarıp sarmalayan tüm o paye ve kisveleri çekip alırsak aradan, dönersek öze, özümüze; çocukken taşıdığımız yürek ile ellisinde-sekseninde taşıdığımız yürek aynı mıdır acaba?

Bazen bakıyorum bir ilkokul fotoğrafıma. Orada gördüğüm içe dönük, arızalı ve asosyal ama had safhada gözlemci, hayal ve hikâyeperest kız çocuğu ile bugünkü halim arasında pek bir fark yakalayamıyorum doğrusu. "Hiç mi değişmedim?" diye soruyorum kendi kendime. Derken bir başka fotoğraf geçiyor elime ya da seneler evvel karaladığım birkaç satır, "Meğer ne kadar değişmişim" diyorum; fikren, ruhen ve zihnen.

TOPLUMLAR DEĞİŞMEZ Mİ?

İskender'i yazarken ücra bir köyde, hiç evlenmemiş bir Kürt ebe-kadın tahayyül ettim. Onun gözünden baktım cümle âleme. Dünyaya getirdiği her bebeği tek tek muhakkak seven ama aralarında kiminin hırsız, kiminin katil, kiminin zorba olacağını da bilen, sezen bir kadın...

Doğuştan fıtratımızla beraber mi geliyoruz sizce? Yoksa her can, her kalp bir "tabula rasa", boş ve beyaz bir kâğıt mı üzerine her nevi düşüncenin yazılabileceği? Kimimiz küfür yazıyoruz o kâğıda, kimimiz şiir şu hayatta. Ve değişiyoruz yol boyu. Hem de nasıl, hem de ne çok.

Küfürden şiire yükselebilen fazla yok ama imkânsız değil. Tersi de var elbette, şiirsellikten küfürselliğe geçiş yapanlar da mevcut, ne yazık ki.

Peki bireyler gençlikten yaşlılığa bu kadar değişiyorlar da, toplumlar değişmez mi? İbn Haldun, ruhu şad olsun, Doğu topraklarından çıkma en önemli sosyolog, tarihçi ve filozoflardan biriydi. Analizleri ve kullandığı kavramlar hâlâ konuşulmakta, tartışılmakta. Ona göre cemiyet ve cemaatler, tıpkı bireyler gibi, gençlik, olgunluk ve yaşlılık evrelerinden geçmekteydi.

Cumhuriyet'imizin ilk senelerini bir bakıma "bebeklik evresi" olarak alırsak şimdi hangi dönemeçteyiz? Kısmen Doğulu, kısmen Batılı olan zaman ve takvim ölçümümüze göre acaba kaç yaşındayız? Olgunlaşmaya başladığımızı söylemek kabil mi?

İshak Alaton bu yakınlarda önemli bir söyleşi verdi. Her zaman keyif ve merakla okurum onun fikirlerini, saptamalarını. Söyledikleri hem hazin hem umut verici: "Menderes asılırken hiçbirimiz sokağa çıkıp da itiraz etmedik. Karar alındı, hepimiz biliyoruz ki ertesi gün asılacak. Hiç kimse sokağa çıkıp da en ufak bir patırtı, gürültü, pankart, itiraz yapmadı."

Alaton bugün farklı olduğumuzu söylüyor. "Benzer bir şey olsa herkes yürür. Tepkisini ortaya koyar. Bu son 10 yılın değişimi, hele hele Güneydoğu'daki bir türlü bitmeyen savaşı bitirme yolundaki açık tartışmalar, açık tavır almalar, menfi de olsa olur, müspet de olursa... Bütün bu açıklık, şeffaflık, özgürlük... Bu muhteşem bir şey. Biz bunu yeni yaşıyoruz."

Ve ekliyor ardından, babacan ve sevecen bir nasihat verircesine hepimize: "Yine de gerektiği kadar özgür değiliz."

Türk edebiyatında en sevdiğim romanlardan biri Kemal Tahir'in kaleme aldığı Kurt Kanunu'dur. Bireyin, toplumsal hezeyanlar ve korkular doludizgin sürerken yaşadığı yalnızlık ve çaresizlik orada derinlemesine anlatılır.

BANA DOKUNMAYAN YILAN

Bir an için gelin kendimizi ışınlayalım. Osmanlı'nın son dönemine, 1920-30'ların, 40-50'lerin Türkiye'sine, Avrupa'sına, dünyasına gidelim. Siz nasıl bir insan olurdunuz o dönem yaşasaydınız? İkinci Dünya Savaşı'na karşı çıkar mıydınız mesela, yoksa savaştan ganimetlenmek mi isterdiniz? 6-7 Eylül Olayları yaşanırken azınlık komşularınıza sahip çıkar mıydınız? Yoksa kapıları, perdeleri kapatıp, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mı derdiniz?

Değişti mi bu toplum? 1900'lerin ilk yarısıyla kıyaslarsak daha ileri, demokratik, açık fikirli miyiz sizce? "Evet" demek istiyor gönlüm. Lakin dilim ve mantığım tereddüt ediyor. Korkularımız, önyargılarımız, kutuplaşmalarımız, uzaktan damgalamalarımız, bizim gibi düşünmeyenleri duymaya dahi tahammül edemeyişimiz ne yazık ki o kadar da değişmedi seneler içinde.

Ya henüz tam demokrat değiliz ya da hâlâ toplumca çoook genciz.

 

 

 

 

 

Elif Şafak

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Artık genç sayılmazdı adam. Yolun yarısını devirmişti, hem de çoktan. Durup bakacak yaştaydı geçmişe, kendine, ilişkilerine. Eskiden sevdiği mekânlara uğramıyordu nicedir. Konuşmuyordu kadim dostlarla her zamanki konulardan. Yeni çıkan bir pop şarkıcısıyla alay etmek gelmiyordu içinden; ne de uzaktan dudak bükmek, gazetelerde söyleşi veren simalara. Tam olarak "şefkat" olmasa bile sakin bir "idrak" sinmişti üzerine. Bir kabullenmişlik, koyuvermişlik. Kadınların peşinden koşmayı da bırakmıştı. Oradan anlıyordu ki, bedenen olmasa da "ruhen" ve "kalben" yaşlanmıştı.

Tuhaf bir hal gelmişti üzerine ya, kendi de bilmiyordu sebebini. İçine dönmek istiyordu. Yüreğinin dehlizlerinde bir şey unutmuştu sanki. Seneler sonra gidip almak istiyor ama ne olduğunu hatırlayamıyordu. Yokladı maziyi. Yokladı zihnini. Gördü ki hayatı boyunca sevdiği tüm kadınlar birbirine benziyordu. Hepsi de dikkat çekici, alımlı ve ışıltılıydı. Lakin yaz bahçelerinde gezinen ateşböcekleri kadar kısa sürmüştü ışıkları. Hüzünle fark etti ki adam, sevdiği kadınların ışığının sönmesine en büyük sebep oydu.

Bilgisayarı açtı. Kendine bir not yazdı. "Ben de onlardan biriyim demek: HHH. "Hemingway'in Hayaleti Hayatımda."

Bir adam düşünün. Henüz yirmi bir yaşındayken evlensin. Yirmileri, otuzları, kırkları boyunca hep evli olsun, lakin farklı kadınlarla. Yalnız kalmaktan deli gibi ürken bir adam; karanlıktan korkan bir oğlan çocuğu adeta. Onu sarıp sarmalayacak ama sarsmayacak, kuşatacak ama boğmayacak, can kulağıyla dinleyecek ama sorgulamayacak bir kadın aramakta.

Yanında parlasın ama gölge yapmasın. Başarılı ve parlak olsun ama öne geçmeye kalkmasın. Hızlı ve çevik olsun ama bir adım geriden gelsin. Böyle bir sevda düşlemekte. Belki de, Doğu-Batı, modern-geleneksel ayrımı olmaksızın nice erkek gibi şu fani dünyada.

Bir adam düşünün ki çöken her ilişkinin ardından ve altından, sıyrılsın enkaz yığınından, vakit kaybetmeden yeni serüvenlere atsın kendini. Akıntıyla sürüklenen sal misali. Sadakat nedir bilmesin ve bilmeyi istemesin. Görünüşte gayet yolunda giden bir evlilik yahut ilişki boyunca dahi gizliden gizliye başka bedenler arasın. Ne aşktan ne arzudan ötürü. İhtimalleri yitirmemek için sırf, ihtimaller ki sahte bir özgürlük duygusu aşılasın. Yüreğinde kapanmayan bir yara taşısın; gözlerinde iyileşmeyen bir çizikle baksın dünyaya. Gördüğü ve dokunduğu her şeyi yaralasın bir parça.

Bir adam düşünün. Olabilecek en yanlış koca adayı olsun. Lakin sevsin onu kadınlar, hem de ne çok. Bile bile gün gelip sevgilerinin yetmeyeceğini, tek kanatla uçan bu kuşun düşeceğini; acı çekeceklerini bile bile sevdalanan kadınlar...

O kadar çok hatun kişi tanıyorum ki, eğitimli, kendine güvenen, ayakları sağlam basan, "modern" hatunlar hem de, böylesi erkeklere kapılmışlar. Hem de ne kapılma. Her şeyi bırakacak kadar. Kendi ilkelerini unutacak kadar. "Hayatında Hemingway'in hayaleti dolaşan erkekler"e meftun ve müptela kadınlar bir muammadır, çöz çözebilirsen.

Hemingway, ilk eşi Hadley ile evliyken Vogue Dergisi'nin moda editörü Pauline ile tanıştı. İlk başlarda Pauline karı-koca her ikisinin ortak arkadaşıydı. Ancak kısa zamanda ortaya çıktı ki Hemingway ile ilişkisi vardı. Hikâyenin buraya kadarı sıradan, bundan sonrası şaşırtıcı. Zira Hemingway her iki kadından da vazgeçmek istemedi. İkisini de hayatında tutmaya kalktı ve bunu yapabileceğine onları da inandırdı. Ne karısının mutsuzluğu, ne metresinin hayal kırıklıkları, hiçbir şey ondaki bu inanç kadar ağır basmadı.

Sonuç: Seneler süren mutsuz, umutsuz ama sebatkâr bir aşk üçgeni. Ta ki eşi dayanamayıp yazarı terk edene kadar. Hemingway bekârlığı tatmadan Pauline ile evlendi hemen. Ancak çok geçmeden ondan daha genç, daha parlak bir kadın girdi yazarın yörüngesine: Martha. Ayaklarını yerden kesti bu ilişki. Ayakları tekrar toprağa bastığında terk eden o oldu bu defa. Ardından dördüncü kadın geldi: Mary Welsh.

Hemingway efsanesinin hep altını çizdiği bir slogan vardır: "Bazı erkekler monogami için yaratılmamıştır. Onlar farklıdır." Biz geri kalan faniler ilaç gibi, hap gibi alır yutarız bu sloganı. Hak veririz. Adeta "mazlum"dur. Hayatında Hemingway'in hayaleti dolaşan bir erkek; elinde değildir, tabiatı gereği böyledir, sıradan sevdalar için değil çılgın ve marjinal maceralar için yaratmıştır Tanrı onu.

İlgimi çeken bir erkeğin kendini Hemingway ekolünden görmesi değil, esas biz kadınların bir efsaneye inanmakta bu kadar istekli davranmamız. Muamma olan bizim kendimize yaptığımız...

 

 

 

 

 

 

 

Elif Şafak

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Ne güzeldir başlangıçlar. Bir ferahlık, bir umut, bir enerji dalgası gelir üstümüze. Gençleşir, tazeleniriz. İtiraf etmeyiz; ne kendimize ne çevremize, ama kitapların en çok ilk sayfalarını severiz. Zevkle, merakla girişiriz okumaya. O dalgayla bir hız ilerleriz. Sonra başlar hikâye tavsamaya; sayfalar ağırlaşmaya, gözlerimizde görünmez prangalar, açık tutmakta zorlanırız. Kaç kitabı böyle hevesle edinir, lakin ite kaka bitiririz? 

Filmlerin de en çok baş kısımlarını severiz aslında. Hani sinema salonunda ışıkların karardığı, görsel şölenin henüz başladığı o ilk saniyelerde bir heyecan, bir beklenti alevlenir içimizde.

Hükümetlerin de hep ilk zamanlarıdır umut veren. Seçimlerden sonra her şeyin yenileneceğine, düzeleceğine, tüm toplumu kucaklayan yapıcı bir söylemin, demokratik bir sistemin kurulabileceğine dair bir inanç yayılır. Hangi partiye oy verirsek verelim her kesime sirayet eden bir meltem eser. Sonra zaman geçer, o ilk iyimserlikten eser kalmaz. Hafızalarımız da masallarımız gibi, bir varmış bir yokmuş bu kültürde.

Aşkın ilk demleri kadar asude bir mevsim var mıdır? Bahar dalında çiçekler, toprakta kıpırtı, havada latif bir rayiha, nereye baksak ebemkuşağının tonları. Kanadımız olsa uçacağız engin semaya. Mümkün o anda her şey. Özgürlük bile. Mutluluk bile mümkün. Zamanı geri çevirmek bile. İnanmışız öylesine; kendimize, sevdiğimize, sevdamızın gücüne.

Ayaklarımızın yerden kesildiği, tekdüzeliklerin yerini ışık hüzmelerine bıraktığı, karanlığın katresinin dahi olmadığı günler, haftalar. Aşkın en çok başlangıcıdır bizi büyüleyen. İlk yarının ilk zamanları. Ortası yavan, sonu hüsrandır, o ayrı. Her aşk aldatır aslında. Er ya da geç kendini kandırır. Bakar suretine dev aynasında. Gördüğüne inanır. Başlangıcına sadık kalan aşk yoktur ki...

Takvim yapraklarını çevirmek iyi gelir ruhumuza; yeni bir sayıya, yeni bir sayfaya ulaşınca her şey yenilenecekmiş zannıyla bakarız âleme. Senelerin de biz en çok başlangıçlarını severiz.

Yeni yılın eli kulağında, tüm dünyada harıl harıl kararlar alınmakta. Bunların kaçı gerçekleştirilecek, ayrı mesele. Wall Street Journal blogunda yazarlar, okurlara "yeni yıl kararları"nı soruyor. Bir önceki yılda Amerikalıların en çok benimsedikleri 10 karar şunlar olmuş: 

1- Kilo ver!

2- Bundan böyle daha az dağınık, daha düzenli ol!

3- Daha az harca, daha çok para biriktir.

4- Hayatın tadını çıkar.

5- Sağlıklı ve zinde ol.

6- Yeni ve heyecan verici bir hobi öğren.

7- Sigarayı bırak.

8- Başkalarına hayallerini gerçekleştirmekte yardım et.

9- Âşık ol!

10- Aile fertleriyle daha çok vakit geçir.

Değişmek istiyoruz. En çok arzu ettiğimiz şey değişim. Ne hikmettir ki en fazla korktuğumuz şey de öyle. Self-help/kendi kendine tedavi-yardım-aydınlanma kitapları çığ gibi büyüyen bir endüstri artık. Eskiden kurumlar konuşmacı olarak "uzman" çağırırlardı. Artık "değişim guruları" çağırıyorlar. 

Ben de zamanın ruhuna uyup, yeni yıl kararları listesi hazırladım kendim ve memleketim için. Kendimden başlayayım: 

1- Kitap oku. 

2- Kendini oku.

3- Kitap yaz. 

4- Kendini yazma.

5- Yemek yapmayı öğren.

6- Yemek yapmayı öğrenemiyorsan ekmek pişir.

7. Kendinle daha fazla dalga geç; Eyüp'e daha az kapris yap! 

8. Başkalarının ne dediğine takılma. 

9. Futbol maçına git, hayatında ilk defa!

10. Siyah renk dışında bir kıyafet giy!

Türkiye için top ten yeni yıl kararlarım ise şöyle: 

1- Yeni, özgürlükçü bir anayasa. 

2- Her türlü etnik, dini, sınıfsal ve cinsel ayrımcılığa, ötekileştirmeye, homofobiye son!

3- Kadına yönelik şiddetin azalması için cesur adımlar.

4- "Kürt sorunu"yla ilgili acil çözüm.

5- Her eve, her mahalleye, her belediyeye, her şehre kütüphane! 

6- Basının tek tipleşmemesi. Çok sesli bir basın

7- İfade ve fikir özgürlüğü: Kimsenin düşüncelerinden dolayı kendini mahkeme kapılarında bulmaması. 

8- Bir arada yaşama kültürünün pekişmesi: Türk-Kürt, Alevi-Sünni, muhafazakâr-Kemalist.... 

9- Mutlak iktidar-yekpare toplum modeli değil; çoğulcu, demokratik bir sistem.

10- Empati, empati, empati....

Herkese iyi seneler..