İsviçre'deki haber kaynağınız.

JEAN-JACQUES ROUSSEAU

Gülter Locher

 

 

JEAN-JACQUES ROUSSEAU (1712-1778 CENEVRE) 

 

"İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır."

Jean-Jacques Rousseau

 

алена голоснова развелась Acılarla dolu ilk gençlik yılları...

İsviçre'de doğan Fransız filozof, özellikle din, siyaset, toplumsal özgürlükler, toplumsal haklar ve eğitim üzerine geliştirdiği düşünceleriyle tanınmakla birlikte, romancı ve müzik bilimci olarak da başarılı eserler vermiştir.

Cenevre'de doğan Rousseau'nun çocukluğu ve ilk gençlik yılları Cenevre ve civarında geçmiştir. Babası Osmanlı sarayında saat tamircisi olarak çalışıyordu. Cenevre'de bıraktığı karısının özlem dolu mektuplarına dayanamayarak Cenevre'ye dönmüş ve J. J. Rousseau'nun "felaketim" diye adlandıracağı bu dönüşle Rousseau dünyaya gelmiştir.

Küçük Jean'ın doğumundan çok kısa süre sonra annesi hastalanarak ölmüştür. Babası başlangıçta oğlu ile ilgilenmiş, ona annesinin zengin kütüphanesinden zamanın klasik romanlarını okumuş, okuma yazma öğreterek, okuma zevki aşılamıştır. Fakat 1922'de bir kavgaya karışan babası, bir subayı kılıçla yaralayınca, oğlunu amcasına bırakıp Cenevre'den Lyon'a kaçar. Amcasının da Jean'ın yaşında bir oğlu vardır. Amca, her ikisini bir papazın yanına gönderir. Papaz o sıralarda otuz yaşındaki kız kardeşi ile oturuyordu. Küçük Rousseau bu kıza deliler gibi aşık olur. Öyle ki, bu çocukça ve bilinçsiz aşkın tesirinden yaşamı boyunca kurtulamadığını itiraf eder. Altı yıl sonra amcasının yanına dönen Rousseau bir süre orada burada çıraklık, kazıcılık gibi işlerde çalışır. Çok aksi ve somurtgan bir çocuktur Rousseau. Bu işlere bir tülü alışamaz. Birlikte çalıştığı çocuklardan yalan söylemeyi, çalmayı ve edepsiz hareketler yapmayı öğrenir. Eli çok ağır olan ustasından yediği dayaklar ve hakaretler gururunu yaralar ve dükkandan kaçar. Yollarda dilenerek Cenevre'den Confignon'a gelir. Orada tanıştığı bir katolik papazı tarafından ikna edilerek protestanlıktan katolikliğe geçer. Katolik dinini kabul edince, ona katolikliği öğretecek olan Madam Warens'in himayesine verilir. O zamanlar on altı yaşında boylu boslu, yakışıklı bir genç olan Jean Jacque Rousseau, yirmi sekiz yaşında, sarışın, cömert ve zengin bir dul olan Madam Warrens'e ilgi duyar. Himayesindeki bu yakışıklı ve şahsiyet sahibi gencin ilgisini karşılıksız bırakmayan Madam W.'nin ona çok iyilikleri olur.

Ne var ki genç Jean bu evden hırsızlık yapmış ve yaptığı hırsızlığı da hizmetçinin üstüne atmıştır. Hizmetçi de, Jean da hırsızlığı kabul etmeyince her ikisi de kovulurlar. Rousseau buradan sonra Comte de Couvon'un yanında çalışmaya başlar. İyi muamele görüyor ancak Madame Warrens'i de özlüyordur. Bu evden de kovalanıp yine sevgili madamının yanına dönebilmek için hoşa gitmeyecek hareketler yapmaya başlar. Sonunda çabaları sonuç verir; buradan da kovulup Madam W.'nin yanına döner. Eski hanımı kendisini çok iyi karşılar. Aralarında çok garip bir ilişki vardır; Jean düşük maaşlı bir çalışanı olmasına rağmen, hanımı onun tahsili için para harcıyor, hastalandığında ona bakıyor; zaman zaman gidip, orada-burada dolaştıktan sonra yanına dönen bu genci tekrar evine kabul ediyordu. 

Rousseau 1738'de ağır bir hastalık geçirir. Madam Warrens, Jean'ın iyileşmesi için ona Fransa'da güzel bir sayfiye evi alır. Lakin Jean, Madam de Larnage adında başka bir kadının yanına gider. Madame Warrens bunu duyar ve ona karşı ilgisi o andan itibaren biter. Bir süre sonra genç Rousseau alışkanlıkla yine Madame Warrens'in yanına döner. Ne var ki yokluğu sırasında yerini bir başkası almıştır.

Çocukluk ve gençlik yılları ile ilgili serseri hayatına dair bölümü yine O'nun bir sözü ile bitirelim:  "Şefkatin en büyük amiİi analardır. Hayatımdaki bütün hatalarım, ana terbiyesi görmeyişimden iIeri geİmiştir..."

http://ruspolikor.ru/home/shodnya-zhd-stantsiya-karta.html сходня жд станция карта Sosyal Mukavele

Rousseau, Madam Warrens tarafından terk edildikten sonra, 1741'de Paris'e gider. Bu tarihten itibaren serseri hayatı sona ermiş, üstün dehası meyvelerini vermeye başlamıştır. Paris'te ünlü ansiklopedi derleyicisi Diderot ve arkadaşları Dupins'lerle tanışır. Bu tanışma onun çok işine yarar. Onların sayesinde Venedik'teki Fransız sefirinin sekreteri olur. Diderot, müzik makaleleri yazması için ona yardımcı olur ve Ansiklopedi'nin müzik bölümlerini yapmasını ister.

1742'de Therese le Vasseur adında bir terzi ile tanışır ve sonradan da onunla evlenir. İtiraflar'ında yazdığına göre, karısı; "Çirkin, cahil, aptal ve berbat bir ana" idi. Rousseau'nun bu kadınla neden evlendiği anlaşılamamıştır. Lakin beş çocuk sahibi olmuşlar ve bu çocukların her biri de geçim yükü nedeni ile anasız-babasız çocuklar hastanesinin merdivenlerine bırakılmıştır. 

Delilik derecesine çok yakın bir zekaya sahip olduğu söylenen ve çocuklarını terk eden bu adam, çocuk eğitimi ve terbiyesi üzerine çok önemli bir eser verir. "Emil" adlı bu büyük eser, Pestalozzi dahil pek çok eğitim-bilimcinin yol göstericisi ve ilham kaynağı olmuştur. Bu kitabın önemi zamanımızda da devam etmektedir. 

Rousseau o yıllarda durmadan yazıyordu. 1750'de Dijon Akademisi'nin açtığı bir yarışmada "ilim ve sanattaki gelişmeler ahlakı düzeltiyor mu yoksa bozuyor mu?" sorusuna yanıt verdiği bir eserle birinciliği alır. Daha sonra "Le Devin du Village" adlı bir operet yazar. Eser o kadar beğenilir ki, bu sayede kendisine sarayda bir mevki ve maaş verilir. Ancak Fransız sarayına yerleşip dünya nimetlerinden yararlanabilme durumu varken, bu mevkiyi reddetti. 

Bundan kısa süre sonra "Eşitsizliğin Kaynağı" adlı eseri yayınlanır. 1754'de Cenevre'ye giderek katolik dininden döndüğünü bildirir. Paris'e geri döndüğünde bir kadının kendisine hediye ettiği evi kabul eder. Montmorency yakınındaki bu küçücük eve "inziva köşesi" adını vermişti. "Julie ou La Nouvelle Heloise"adlı romanını burada yazar. 1760'da yayınlanan eser, bazı çevrelerde gayri-ahlaki bulunmuştur. Fakirlerin haklarını savunan, zenginlere ise birçok görevler yükleyen bu eser, "pek serbest fikirli" şeklinde tenkit edilir.

1762'de meşhur eseri “le Contrat Social” (Toplumsal Mukavele) yayınlanır. Dört kitaptan meydana gelen bu önemli çalışmaya, bir toplum içinde bir araya gelmemizi zorunlu kılanın, birey olarak kendi kendimize yetmeyişimiz olduğu saptamasında bulunarak başlamaktadır. Ancak, toplum içinde bir araya geldiğimizde, yaşamımızı sürdürmek pahasına boyunduruk altına girmeyi doğamız gereği reddetmekteyiz. Dolayısı ile Rousseau'ya göre özgürlük olmadan salt yaşamda kalmak, gerçek anlamda bir insan yaşamını ifade etmemektedir.

Rousseau üçüncü kitapta hükümetin rolünü ve görevlerini incelemiştir. Çoğunlukla yöneticilerin toplumun ilgi ve çıkarlarını gözetecek yerde kendi özel çıkarları ve ilgilerini gözetecek şekilde hareket ettikleri gerçeğinden yola çıkmaktadır bu kitapta. Dördüncü kitapta ise Roma devletini tartışmaktadır. Bu eserinde yansıttığı görüşüne göre hükümetler, başlangıçta, idare edilenlerin aralarında yaptıkları açık bir sözleşme ile kurulurdu. Şu halde toplumun temeli her üyenin ve bütün toplumun kendi arzusu ile kendisini himaye edecek bir hükümeti başa getirmesi ile başlıyordu. Hükümetin başlangıcını bu şekilde kabul eden Rousseau, evrensel bir cumhuriyet kurulmasını, vatandaşların HÜRRİYET, EŞİTLİK VE KARDEŞLİK istemelerini haklı görüyordu. Bu üç istem, ölümünden on bir yıl sonra Fransız Devrimi'nin sloganı olmuştur.

Aynı yıl bir başka büyük eseri "Emil ou de L'Education" yayınlanır. Bu esrinde, çocuğun evdeki terbiyesinde olağanüstü devrimci fikirler ileri sürüyor, kilise doktrinleri yerine "tabiat dini" fikrini ortaya atıyordu. Bir roman gibi yazılmış olan bu kitapta hiç duyulmamış şeyler söylüyordu. Bir eğitim kitabı olan "Emil" sonraları meşhur eğitimcilerden Pestalozzi ve Froebel üzerinde çok etkili olmuştur.

Kitabın yayınlanmasından sonra tevkif edilmekten korkan yazar, sanat himayecisi olan Büyük Frederick'in ülkesine kaçar. Burada "Lettres de la montagne" adlı eserini yazarak, 1763'de kendisine saldıranlara karşı hücuma geçer. Fakat bu kalem savaşları yüzünden İsviçre bile onun için yaşanamayacak kadar tehlikeli bir yer olmuştur. Bu nedenle de İngiltere'ye kaçar. Orada ünlü filozof David Hume ile tanışır. Rousseau, Londra'da kahramanlaştırılır ve krallığın emri ile şerefine bir toplantı yapılır. Burada İtiraflar'ın büyük bir kısmını yazar. Garip halleri, sınırlı tavırları vardır. Sürekli kendi kendisini itham ediyordur.  1762'de, İngiltere'den Hume ile müthiş bir kavga ederek ayrılır ve 1770’de tekrar Fransa'ya gelir. Bu dönemde Paris'te "İtiraflar"'ını bitirir. Ardından "Promenades d'un Solitaire"'i yazmaya başlar. Gerçek bir sanat eseri olan bu kitap, belki de eserlerinin en güzelidir. 

1778'de zengin bir sermaya sahibi ona Ermenonille'de bir ev hediye eder. Rousseau burada sükunet içinde yıllarca yaşamıştır. Fakat bu defa da karısı Therese ahırda hizmet eden bir gençle aşk macerası yaşamaya başlar. Bu durum Rousseau'yu can evinden vurur ve ruhundaki hastalık büsbütün alevlenir. Karısının bile onu aldatması, zihninde bütün dünyanın kendi aleyhine döndüğü gibi sabit bir fikir oluşturur.

из рук в руки в уфе холодильники Ölümü ve Fransız İhtilali’ne etkisi

1778 yılının 2 Haziran'ında Rousseau'nun cesedi yüzü şişmiş ve bozulmuş olarak bulunur. Hükümet doktorları onun inme nedeniyle mi öldüğünü, yoksa intihar mı ettiğini anlayamazlar. Ölümünden on bir yıl sonra olmasına ragmen, Fransız İhtilali’nin başlamasına sebep olan kişilerin başlıcalarından birisidir Rousseau.

O, yazılarında hür ve eşit vatandaşlık haklarını herkes için istiyordu. Çoğunluğu ızdırap ve sefalet içinde olan halk için fikirlerini yüksek şekilde dile getirmekten çekinmedi. Cesur kalemiyle yazdığı düşünceleri önce kendi vatandaşlarının, sonra da bütün dünya tarihi üzerinde büyük rol oynadı. İlk önce Fransa'nın içinde bulunduğu sosyal ve politik şartları incelemiş, onun bu çıkmazdan kurtulması için çareleri açıkça, cesur ve enerjik bir şekilde ortaya koymuştur. Ortaya attığı bu fikirlerin meyvesini verebilmesi için ölümünün üzerinden on bir yıl geçmesi gerekmiştir.

http://xn--12-mlctpfqq7a.xn--p1ai/wp-content/spar-perevod-s-gollandskogo.html спар перевод с голландского Voltaire ve Rousseau’nun Çatışması

http://webacktravel.com/wp-content/sotsialnoe-razvitie-subektov-rf.html социальное развитие субъектов рф Rousseau kendine özgü anlatımıyla siyasal, dinsel ve eğitimle ilgili yepyeni görüşler sunar okuruna. Siyasal alanda iktidarın temelini ulusal iradeye dayandırır. Dinsel inançlar için de bir çözümü vardır: inançların çeşitliliği içinde evrensel bir din ortaya koymak. Eğitim konusundaki düşünceleri ise tamamen yaşadığı çağın entelijanyasının gözüne batar; Rousseau tamamen doğal bir eğitim tasarlayarak insanın saflığının, yani ilk durumunun bozulmasını önlemek gerektiğini öne sürer. Doğal yaşamı savunur, toplum yaşamına karşı çıkar. Ona göre toplum yaşamı insanda mülkiyet duygusunun gelişmesine neden olarak savaşları tetikler.

Başta, toplum yaşamını savunan Voltaire olmak üzere zamanının aydınları ve elitleri arasında çok tepki toplar bu fikirler. İşte tam da bu noktada aralarında görüş ayrılıkları çıkar ve Voltaire ile aralarında uzun yıllar sürecek olan bir polemik başlar. Voltaire, Rousseau'ya o meşhur mektubunu yazar. Mektubun kısaltılmış şekli şöyledir:

"Beyefendi, İnsan cinsine dair yeni kitabınız elime geçti. Teşekkür ederim. (...) Şimdiye kadar hiç kimse bizi tekrar hayvanlaştırmak için sizin kadar kafa yormamıştı. Eserinizi okuyunca derhal dört ayak üzerinde yürümek geliyor insanın içinden. Lakin o alışkanlığımı altmış sene önce bıraktığımdan, benim için tekrar bu yürüyüş şekline dönmem ağrı verici olacaktır. Bu nedenle bu şekildeki doğal(!) yürüyüşü, bizden ve sizden daha saygı değer olanlara bırakıyorum..." 

Voltaire, doğayı ve doğallığı savunan Rousseau'yu uygarlık düşmanı olarak gösterir. Oysa ki ne Rousseau uygarlığa karşıdır, ne de Voltaire doğaya karşıdır. Voltaire bunca gelişim çabası ile insanın geldiği yerden geriye dönmesine, Rousseau da uygarlığın insana verdiği zararlara karşıdır. Aslında insanın doğaya dönmesini değil, doğanın ona verdiği yetenek ve becerilere dönmesi gerektiğini savunur O.

Her ikisi de 18. yy'in bağnazlığına ve karanlığına karşı mücadele etmiş iki büyük aydınlanmacıdır. Her ikisi de birbirlerinden etkilenmişlerdir.

стихи о временах года 3 класс Jean-Jacques Rousseau'dan birkaç özdeyiş:

•          Aklın sesi ancak yürekten geçebiliyorsa duyulabilir.

•          Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey yürekleri birbirine bağlamaz.

•          Doğa bizi asla aldatmaz; kendimizi aldatan biziz.

•          Ey büyük filozoflar, bu faydalı dersleri siz yalnız kendi çocuklarınıza, kendi dostlarınıza verin ne olur! Hem siz fikirlerinizin meyvasını daha çabuk elde edersiniz, hem de bizim çocuklarımız sizin meşhebinize girmek tehlikesinden kurtulmuş olur.

•          Ey yüce gönüllü yalan! Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel olmuş mudur?

•          Fethetme hakkının hiçbir ciddi temeli yoktur ve ancak en kuvvetlinin hakkı olarak tanınmıştır.

•          Gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve olmayacaktır da.

•          Hakları ve zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikeli olanlarını koyar.

•          İradesini gerçekleştiren tek insan, bunun için başkasının yardımına ihtiyacı olmayan insandır; buradan, tüm iyiliklerin en başta geleninin otorite değil, özgürlük ortaya çıkar. Gerçekten özgür olan insan yalnızca yapabileceğini ister ve hoşuna gideni yapar. İşte benim temel özdeyişim.

•          Nezaketten daha büyük ne gibi bir bilgelik bulabilirsiniz?

•          Özgür insanlar, şu maksimi hatırlayın: Özgürlüğü elde edebiliriz ancak bir kez yaralandığında onu tedavi edemeyiz.

•          Para paranın tohumudur ve ilk altın lirayı kazanmak bazen ikinci milyonu kazanmaktan çok daha zordur.

•          Politika ve ahlakı farklı ele alanlar, her ikisini de asla anlayamazlar.

•          Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır.

•          Sahibi olduğumuz para özgürlüğün; peşinden koştuğumuz para köleliğin aracıdır.

•          Tehlike içindeki özgürlüğü barış içindeki esarete tercih ederim.

•          Yalnızca güçlü bir devlet yurttaşlarına özgürlük sağlayabilir.

•          Yasa kalkanı altında ve adalet adına işlenenden daha büyük bir tiranlık yoktur.

•          Yeryüzünün meyvelerinin her canlıya ait olduğunu ve yeryüzünün bir kişiye ait olmadığını unutmuşsanız kayıpsınızdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Friedrich Dürrenmatt

Gülter Locher

 

 

"Politikada zorunlu olan yenilikler; eskiyi yenilemek için çok geç kalındığında yapılmaya çalışılır.  Geç kalan politika (zorunluluklar ve yenilikler için), cenazesine tam zamanında yetişir. Bizim özgürlüğümüz, zorunda kalmadan önce, kendi isteğimizle gerçekleştirdiklerimize bağlıdır. Demokrasi yeniliklerden mutlu olabilmektir. Yeniliklerden mutlu olunmuyorsa demokrasi de yoktur."

Friedrich Dürrenmatt

(1921 Konolfingen/Bern-1990 Neuenburg)

http://master-door.kiev.ua/images/elektronnaya-podpis-v-eliste-gde-delayut.html электронная подпись в элисте где делают Dürrenmatt'ın İsviçre ve Avrupa Üzerine Bazı Düşünceleri...

Herşeyden önce, Friedrich Dürrenmatt 20. yüzyılın en önemli İsviçreli düşünürlerindendir. Öncelikli olarak O'nun düşünce dünyasına bir bakış atmayı tercih ettim. Evet... İsviçrelidir. İsviçreli olmaktan dolayı da mutlu, belki de gururludur. Bu kanıya varmak zor değil; yaşamı boyunca İsviçre sınırlarından hiç çıkmamıştır. Hatta yaşamı boyunca, sanatlarını -aynı zamanda ressam ve şairdir- icra ederken, düşünürken, yazarken neredeyse Neuenburg'dan hiç ayrılmamıştır. Ama göl kenarında dalgaların seslerini zevkle dinlerken dünyada olanlar ve İsviçre'nin politikaları da asla gözünden kaçmamıştır.

O'na göre İsviçre bir sanat ülkesidir ve sanat icra etmek için gerekli her türlü inspirasyonu fazlasıyla vermektedir. Bu yüzden dünyayı gezmeye gerek yoktur. Zaten seyahat etmekten de nefret etmektedir.

Dürrenmatt İsviçre'yi en çok eleştiren İsviçrelilerden biridir aynı zamanda da; "...her devlet sahip olduğu ideolojinin ekonomik, tarihi, uluslararası ve duygusal bir sonucudur. İsviçre'nin ideolojisi ise kendisini pasif sunmaktır.  Bir Üst-Kurt olan İsviçre, kendisini nötral olarak açıklayarak, bir Üst-Kuzu olduğunu deklare eder."

Dürrenmatt sürekli olarak pasif politikalar uygulayan İsviçre üzerine çok düşünmüştür.  Dünya üzerindeki zor sorunlardan nötralitet, yani tarafsızlık maskesi ile kaçılmaktadır. Aslında İsviçre de tüm diğer devletler gibi bir kurttur, ancak kendince ve çıkarlarınca gerektiğinde bir kuzu olmayı tercih etmiştir.  Dürrenmatt bu yanıltmacayı ahlaki açıdan çok sorgulamıştır.

"İsviçre, tarihi olarak çok özel nedenlerden dolayı kurulmuş bir devletler federasyonudur ve herşeyden önce bir sanat-ülkedir.  Bunu bir kez kavradıktan sonra şunu söylemek zorundayız; İsviçre çok moderndir ve çok daha modern olabilir. Mesela bugünkü Avrupa sorusunu ele alalım; Avrupa'dan bir ulus yapılamaz, Avrupa’dan ancak bir çeşit İsviçre yapılabilir."

1 Ağustos kutlamasında yaptığı bir konuşmadan alıntı olan bu sözlerden de anlaşılıyor ki yazar, isviçre'nin Avrupa düşüncesine örnek olabileceği görüşündedir. Konuya ilişkin düşüncelerini yansıtan çeşitli metinler iyi incelendiğinde, çarpıcı analizler yapmak mümkün: Lokal ve kantonal tek tek küçük olaylardan başlayıp, resmin tamamını görerek, bunu Avrupa'nın bütünü ile sonuçlandırmaktadır.

Dürrenmatt, küçüğün -burada yerelin- önemini vurgulamaktadır gerçi; lakin, siyasi dargörüşlülüğe ve tipik İsviçreliliğe karşı da ikaz etmektedir.

http://cjscentreforbeauty.com/wp-content/drozhzhevoe-testona-kefirei-mayoneze.html дрожжевое тестона кефиреи майонезе O Skandal Konuşma...

Bilindiği gibi 1990 başlarında Doğu Avrupa'da sosyalizm tarih oldu. Zamanın Çekoslovakya'sında kendisi de yazar olan Vaclav Havel Cumhurbaşkanı seçildi. Havel İsviçre'nin Ruschlikon şehrinde Gottlieb Düttweiler ödülüne layık görüldü. Bu ödül töreninde Havel'e övgülerin yanısıra İsviçre'yi bir hapishane olarak niteleyen konuşması, salonda bulunan seçkin davetliler ve kabine bakanları arasında buz gibi bir hava esmesine neden oldu. Seçkin davetlilerin ve bakanların tüm neşesi kaçmış, hatta pek çokları Dürrenmatt ile tokalaşmak için elini bile vermemişti.

İsviçreli muhalifleri görev-retçileri olarak adlandıran yazar, İsviçre'nin bir hapishane olduğunu da söylemişti. Halk hem mahkum hem de kendisinin gardiyanıdır. Tek zorluk, bu hapishanenin aslında hapishane olmadığının, tersine özgürlükler için bir sığınak olduğunun kanıtlanmasıydı.

O zaman 69 yaşında olan Dürrenmatt'ın son konuşmasıydı bu. Dürrenmatt üç hafta sonra kalp yetmezliğinden yaşamını kaybetti.

http://www.vis-vitalis-forum.ru/data/o-bozhe-kakoy-muzhchina-natali-peredelannaya.html о боже какой мужчина натали переделанная Bir romancı olarak Dürrenmatt

Friedrich Josef Dürrenmatt’la ilk tanışmam Yargıç ve Celladı adlı romanı ile oldu. Bu romanı ile İsviçreli yazar, polisiye romanlara edebi bir madalya takmıştır. Polisiye romanların edebi olmadığını düşünenlerin bu kitabı mutlaka okumaları gerektiğini söyleyebilirim. Ayrıca pek çok romanı gibi Yargıç ve Celladı da sinema dünyasına kazandırılmıştır; Maximilen Schell tarafından filmi çekilmiştir.

Yemin isimli romanı, Sean Pean yönetmenliğinde The Pledge olarak Hollywood film arşivlerindeki yerini almıştır. Pek çok dile çevrilmiş ve filmleri de çekilmiş olan bir diğer önemli eseri olan Yaşlı Kadının Ziyareti tüketime dayalı refah toplumlarında paranın değer yargıları üzerindeki olumsuz etkileri sorgulanmaktadır.

Yargıç ve Celladı, Şüphe gibi romanlarından yazarın suç ve suçlu üzerine çok derin düşündüğünü anlıyoruz. O'na göre suç ve suçlu sürekli değişkenlik içerir ve görecedir. Günümüz dünyasında suç insanın üzerinde bir kavramdır. Suçun gerçek sahibi belli değildir, aslında insan suçun içine doğmuştur zaten.

Dürrenmatt çağdaşlarının hepsini okumuş ve derinlemesine incelemiştir. Dostoyevsky'yi hatim etmiştir. Romanlarında hiç çekinmeden diğer edebiyatçılardan etkilendiğini de sakıncasızca belli etmektedir. Tiyatro eserlerinde Berthol Brecht etkisi çok açıktır. Lakin Brecht'ten farklı olarak tiyatro ve veya sanat aracılığıyla insanın düzeleceğine, öğreneceğine inanmamaktadır. Aslında insanları sevmektedir ama insanların iyi olduklarına inanmamaktadır. İnsan, sorunları çözemez, bu sorunlarla yaşamaya alışır görüşündedir. Dünyayı anlamsız, düzenini yitirmiş bulan Dürrenmatt, insanın bu sorunları düzeltebilme yeteneğinden yoksun olduğunu düşünür. İnsanın tek çaresi katlanmaktır. Tiyatro gerçekte insanın sosyal sorunlarını gözler önüne serer, lakin insan tiyatroda sergilenen olaylara yabancı bir ilgiyle bakar. (Burada yazarın da çok ilgi duyduğu Albert Camus ve meşhur romanı Yabancı akla geliyor.)

Kitapları ince, üslup açısından okunması kolay, akılda kalıcıdır. Kendisi bir felsefeci olan yazarın kitaplarında, felsefi düşüncelerin metinlere yoğun bir biçimde ama doğallıkla yerleştirildiği de görülmektedir.  

Dürrenmatt, sanat ve tiyatro anlayışını içeren yazılarını "Theater Problemen" adı altında kuramsal bir metinde toparlamıştır.  Tiyatronun günümüzün somut sorunlarını ortaya koyması gerektiğini belirtir. Bu da ancak komedi ve grotesk (daha kaba gülmece) ile mümkündür. İnsanları irdelerken onların düşünce ve davranışlarındaki farklılıkları giderek groteskleşen bir komedi anlayışı ile adeta oyar. İster ki insanlar gülerken düşünsünler, düşünürken eleştirsinler. Ama eğer sorunsalları gözler önüne seren Dürrenmatt'tan çözüm önerisi beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. İnsanları sorunların içine sokar ve orada terkeder. Oradan çıkmak ise yeni bir sorun olarak izleyiciye ya da okuyucuya bırakılır.

http://adstime.us/wp-content/nemeet-litsoi-ruki-prichini.html немеет лицои руки причины Sonsöz

Sonuç olarak Dürrenmatt'ı bir kez tanıyan bir daha O'ndan kurtulamaz; Dürrenmatt yaşadığımız evrenin kapısını açar ve bizi o kapının önünde bırakır. Sonrası bizim sorunumuzdur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÖZLERİN EFENDiSİ; HERMANN HESSE

автор рассказа в прекрасном и яростном мире Gülter Locher

кортизол значение норма  

 

 

„…eğer bir insanı mutlu edebilmemiz mümkünse, -o istese de istemese de-  bunu mutlaka yapmalıyız.“

„… kitap olmayan bir evin tabanında güzel halılar, duvarlarında pahalı tablolar olsa da bu ev fakir bir evdir.“

„…biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan kişiden nefret ederiz. Bizim kendi içimizde olmayan şey bizi kızdırmaz.“

„…kendileri düşünemeyen veya sorumluluk alamayan kişiler, yaygara koparan bir lidere ihtiyaç duyarlar.“

„… yumuşak sertten güçlüdür; şu kayadan güçlüdür; sevgi zorbalıktan güçlüdür.“

 

Yukarıda bazı kitaplarından alıntı olarak aldığım sözlerinden de anlaşılıyor ki, Herman Hesse hümanist bir yazardır.

2 Temmuz 1877’de Almanya’da doğan İsviçreli yazar, şair ve ressam Herman Hesse, kütüphanenin bir duvarını dolduracak kadar eser vermiştir. Yazın hayatı boyunca belki de en çok eleştirilen sanatçılardan birisidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, savaş karşıtı duruşu nedeniyle Almanya’da yasaklı olan kitapları, gençler arasında el altından satılabilmiştir.

İsviçre’nin en eski ve en ciddi gazetelerinden olan Neue Zürcher Zeitung’da çıkan 3 Kasım 1914 tarihli, Alman entellektüellerinin milliyetçi tavırlarını eleştiren bir yazısı nedeniyle, Almanya medyasının şiddetli saldırılarına uğradı; kendisini birdenbire politik polemiklerin içinde buluverdi. Almanya’dan nefret ve tehdit dolu mektuplar almaya başladı. Hatta eski arkadaşları bile kendisine sözlü saldırılara başlamıştı. Daha sonra Almanya’nın ilk Başbakanı seçilen eski bir arkadaşı sayesinde Alman kamuoyundaki saldırılardan kurtuldu.

Tam bu sorundan kurtulmuşken, babasının 8 Mart 1916’daki ölümü, hemen ardından üç yaşındaki oğlunun menenjit hastalığına yakalanması ve karısının şizofren hastalığının ağırlaşması, Hermann Hesse’nin çok büyük bir bunalıma girmesine neden oldu. Daha sonra Ascona’ya taşınarak orada psikiyatri tedavisi almaya başladı. 

En önemli eserleri

Hesse, dünya savaşındaki kötü deneyimleri ve gözlemlerinin de tetiklemesiyle sert bir savaş karşıtı oldu. Bu duygular içerisinde büyük bir hırsla çalışarak, üç hafta içinde en önemli romanlarından biri olan Demian’ı yazdı. Kitap, savaş bittikten sonra, 1919 yılında takma adı olan Emil Sinclair ismiyle yayınlandı. Başarı çok büyüktü. Thomas Mann bu kitap için “Elektiriğe kapılmışçasına etkileyici“ demiştir. 

1922’de en önemli kitaplarından “Siddhartha“ kitap raflarındaydı… Siddhartha… bir Hindistan romanı. Hermann Hesse Doğu ve Asya’nın gizemli kültürlerinden, spiritüel yaşam şeklinden ve Budizm‘den çok etkilenmiştir. Sürekli ve şiddetli anlaşmazlıklar yaşadığı annesi ve babası çok dindar ve misyoner bir çiftti. Hindistan’da bulunmuşlardı. Asya kültürünü ve bilgeliğini anne ve babasından, daha çocukken öğrenmişti. Romanının kahramanına Buda’nın ön adı olan Siddhartha’yı vermişti. Her satırı özlü söz gibi olan bu roman, destansı bir dille yazılmıştır. Ünlü yazar Henri Miller, bu kitabın kendisi için etkili bir ilaç olduğunu söylemiştir.

 

En başarılı kitabı olan Der Steppenwolf ise 1927 yılında yayınlandı.

1957 yılında Alman medyası, savaş ve milliyetçilik karşıtı duruşu nedeniyle, tekrar saldırılara başladı. Almanya’da kitap eleştirmenleri acımasız, küfüre yakın eleştirilerde bulunuyorlardı; bayağı, disiplinsiz, edebiyat barbarlığı gibi ağır sözlerle Herman Hesse’nin kitaplarını yerden yere vuruyorlardı. Hermann Hesse, Almanya’da eleştirmenlerin marifetiyle en aşağılara getirildiği sırada, 60’lı yılların Amerikan gençliğinde Hesse-Boom yaşanıyordu. Özellikle Der Steppenwolf uluslararası bestseller olmuş, hatta bir Rock müzik grubu adını bu kitaptan almıştı.

2007 başlarında tüm dünyada 120 milyon kitabı satılmış olan Hermann Hesse, kitapları yabancı dillere en fazla çevrilen Almanca dilli yazarlaran birisidir. Pek çok ödülün sahibi olan yazar, 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü almıştır.

Yazar, 1931’de son eseri olan Das Glasperlenspiel’i yazmaya başladı. Türkçe‘ye ismi Boncuk Oyunu olarak tercüme edilen eser, 1932 yılında yayınlandı. Bu eser için tüm edebi yaşamının ve deneyimlerinin toplamı denilmektedir.

National-Sosyalistler Almanya’da yönetime geldiklerinde, Hesse siyasi gidişi büyük bir endişe ile izliyordu. Bertolt Brecht ve Thomas Mann 1933’de Hermann Hesse’yi ziyarete gittiler. Her üçü de Nasyonal-Sosyalizm’i reddediyorlardı. Bu üç büyük yazar birbirlerinden farklı yapıları olmasına rağmen, ortak endişeleri onları çok yakınlaştırdı ve sonuna kadar da bu dostlukları devam etti.

Ölümü 

Hesse Aralık 1961’de ağır bir gribe yakalandı. Yazar çok uzun süredir kan kanseriydi ve bunu bilmiyordu. Bellinzona Hastane’sinde tedavi edildi. 9 Ağustos 1962’de uyku esnasında geçirdiği inme sonucu öldü. Kendisini kahvaltıya çağırmak için yanına giden karısı, Hermann Hesse’yi yatakta hareketsiz yatarken bulunca ev doktoruna haber verdi. Doktor geldiğinde yazar ebediyete intikal etmişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PORTRE: MAX FRISCH, 1911-1991

Gülter Locher

 

 

 

" ...wir riefen die Arbeitskraefte, es kamen Menschen."

"...biz isgücü cagirdik, insanlar geldi." 

 

"Politikayi ciddiye almayacak kadar kendi hayatımı ciddiye alıyorum" diyen aydın bir yazar, belki politikayı değil ama onu yapanları çok ciddi şekilde izliyordur bence.

Max Frisch'in yaşamı çok fırtınalı, çok yoğun bir maceradır. Bu yaşam öyküsü ancak tuğla gibi birkaç kitapla anlatılabilir. Bu nedenle sadece birkaç satırla geçmek istiyorum.

1911 yılında Zürich'de doğmus ve 1991 yılında kansere yenilerek edebiyat dünyasının unutulmazları arasına karışmış İsviçreli bir yazardır. Yaşamı boyunca kendisini aradığını iddia edenler de vardir. Dürrenmat, O'nun iflah olmaz bir romantik olduğunu söyler. Gerçekten de her romanının kahramanında kendisine ve yaşamına ait azımsanmayacak kadar çok benzerlik vardır. Max Frisch her ne kadar politikayı ciddiye almadığını söylese de cok ciddi bir sosyalisttir. Kapitalizm'den nefret eder; kapitalizmin hayvani olduğunu ifade eder:

"Kapitalizmin içinde güç vardır, çünkü hayvani içgüdülerle hareket eder; hükmetmek, en güçlü, en iyi olmak tutkuları vardır. Daha iyi yapmak çabaları bir parça gerçekleşmiştir de, tıpkı Hristiyanlık gibi. Bu nedenle burada optimist kavramı yerine ütopya kavramını kullanmayi tercih ediyorum. Bizim uzak hedefimizin ütopik olması gerekiyor. Sadece hayvanlar ütopyasız yaşarlar. Bizim insanlararası eşitlik ütopyamız olmasaydı, hukuk ilmimiz dahi olamazdı."

Max Frisch kısa bir süre Reagan Amerika'sında da yaşamıştır... daha doğrusu kısa bir süre yaşayabilmiştir, evet, kisa bir süre. Bakın o yıllar için neler hissetmiş yazar; (...)" Reagan - Amerikan Politikas beni öylesine öfkelendiriyordu ki! American Dream zamanından çok farklı artık; milliyetçilik çok, çok, çok yükseldi. Bu Reagan Hareketi, bu büyük şovenizm tiksindirici. Bu, " biz, biz, biz! Herşeyi yapabiliriz, biz!" bana Almanya yıllarını hatırlatıyor."

"NEFRET AHMAKLAŞTIRIYOR"

"Ben bir filozof değilim, sistematiker de değilim; tanımlayamam. Lakin çok nadiren nefret eden bir kişiyim; en azından bir kişiye  yönelikse, kısa soluklu nefretlerdir bunlar. Eğer nefret edilen bensem en önemli işim acilen barışı sağlamaktır. Nefret alev gibi bir anda parlar. Nefret eden bensem, uzun sürmesi halinde beni ahmaklaştırır."

"İŞGÜCÜ İSTEDİK İNSANLAR GELDİ..."

Yazımın başındaki sözler rejimlere bir göndermedir aslında. "Biz işgücü ısmarladık, insanlar geldi." 60'lı yıllar Avrupa ülkelerine işgücü göçünün başladığı yıllardı. Savaştan çıkmış Avrupa harabeye dönmüştü ve yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Genç insanlar savaşlarda ölmüşler ya da sakat kalmışlardı. Harabeye dönmüş ülkelerin tekrar inşa edilmesi için genç ve sağlıklı iş gücüne ihtiyaç vardı. Avrupa ülkeleri işgücü olarak çağırdıkları insanların geri döneceklerini hesaplıyorlardı. Ama bu insanların da hayalleri, sevgileri, aileleri olduğu hiç hesaba katılmamıştı Yaşadıkları ülkede kök salabilecekleri düşünülemedi.

İlk göç anlaşmaları iki yıllık süreyi içeriyordu. Ne var ki fabrikalar, iki yıl içinde işinin yanısıra Almanca da öğrenen işçilerini göndermeye yanaşmadılar. İşçiler ailelerini de getirmeye başladılar. Çocuk yardımı aldılar. Aldıkları çocuk yardımları daha çok çocuk yapmalarını da özendirdi. Başlangıçta fabrikaların yanına inşa edilen barakalarda yaşayan yabancı işçiler, bu barakalara sığmamaya başladılar. Şehir dışındaki metruk, yıkılmaya yüz tutmuş binalara taşındılar. Yönetimler fazla para ödememek için buna da göz yumdular. Böylece gettolaşmalar başladı. Daha sonraları örgütlenmeye başlayarak, sosyal haklar istediler. Fabrika ve inşaatlardaki kötü çalışma şartlarının düzeltilmesi için eylemlere başladılar. Başlangicta yerli halka sempatik gelen bu ucuz işçiler, onları ürkütmeye başladı. Bu durumu gözlemleyen Max Frisch sorunu bir cümlede toparladi: "Biz iş gücü istedik, insanlar geldi."

Max Frisch sayısız eser vermiştir. Eserlerinde ana tema olarak insanın kimlik sorununu işlemiştir. En büyük sorusu ise bireyin toplum içinde kendisine yüklenen kimlikle, olmak istediği kimlik arasındaki uyuşmazlıktır. İnsanın kendi kimliğine nasıl ulaşabileceğine, nasıl kendisi olabileceğine çok kafa yormuştur. Tüm eserlerinde kimlik sorunuyla boğuşan kahramanlarına rastlıyoruz. 

ÖNEMLİ ESERLERİ

  1950- Tagebuch (Günce) 1946-1949

  1954- Stiller

  1957-  Homo faber

  1958- Biedermann und die Brandstifter (Biedermann Ve Kundakçılar)

   1961- Andorra

   1964- Mein Name sei Gantenbei

   1972- Tagebuch (Günce) 1966-1971

   1975- Montauk

Bu önemli eserlerin hepsi de güncelliklerini yitirmemişlerdir. Günümüz için hiçbiri öyle anlaşılmaz değildir. Bunlardan Homo Faber zor bir roman değildir, fakat öyle kolayca okuyup kenara koyabileceğimiz bir roman da değildir. Yunan mitolojisinin ünlü Ödipus efsanesi ile paralellikler taşımaktadır.

Ama eğer bir tatile giderken kolayca okuyabileceğiniz bir kitap ariyorsaniz Montauk’u tavsiye edebilirim. Roman, genç bir kadınla bir erkeğin Long Island'daki bir aşk macerasını anlatıyor. Baş aktörünün kendisi olduğu açıkça belli olan romanın okuyucu ile buluşmasından sonra karısı yazarı boşamıştır.

 MAX FRISCH'İN KUNDAKÇILARI

Bence en önemli eseri 1958'de yazmış olduğu Biederman und die Brandstifter'dir.

Brechtiyen bir tiyatro eseridir. Bu eseri ile zirveye çıkmıştır. Bu nedenle bu eser üzerinde biraz daha detaylı durulmayı hakediyor. 1958 yazımı bu yapıt günümüze tıpatıp uymaktadır. Frisch'in Hitler Almanya'sına eleştiri getiren bu eseri günümüzde tekrar aktüeldir. Hitler Almanya'sında faşizmin önüne geçilemez tırmanışının günahını vicdansızlığı, pısırıklığı, riyakarlığı, bana dokunmayan yılan bin yaşasın urdumduymazlığıyla, Biedermann adlı sıradan vatandaşta sembolleştirdiği yığınların sırtına yüklemiştir yazar. Biedermann yanında çalışanlara çok acımasız davranırken, kundakçılara kucak açmakta, onlara çok hoşgörülü davranmaktadır.

Eserde sıradan vatandaş Biedermann'ın bir gece kapısı çalınır ve içeriye kundakçılar girer. Biedermann, kendisi ve karısı için göz göre göre tehdit oluşturan kundakçıların şakacı insanlar olduklarını söyler, "...hem sonra neden kundakçı olsunlar canım, kundakçı kılığına girmiş şakacı insanlardır", diyerek evine buyur eder. Onlara yatak verir, ziyafet sofrası kurar, hiçbir ikramda kusur etmez. Evini yakmaları için kibriti bile kendisi verir.

Küçük burjuva Biedermann kendi çalışanlarına eziyet eden, kötü davranan kötü kalpli bir adamdır aslında. Peki neden sonunda kendisini de yakacak olan bu kundakçılara böyle kör gibi davranmaktadir? Aptal mıdır? Yoksa korkmakta mıdır? Onlara iyi davranarak kendisini mi kurtarmaya çalışmaktadır? Pekala bilmektedir bu kundakçıların her tarafı cehenneme çevirdiklerini. Kendisine dokunmasınlar da kime ne yaparlarsa yapsınlar mı demektedir? Bu kadar vurdumduymaz mıdır?

Max Frisch'e göre faşizmin yükselişi sıradan vatandaşın korkaklığında, vicdansızlığında, ikiyüzlülüğünde ve başkalarıni umursamamazlığındadır. İşte bu eserinde Bidermann tek başına toplumun bu çürümüşlüğünü sembolize etmektedir.