http://f-star.com.ua/love/golaya-pisya-zheni-video.html голая пися жены видео                    

евпатория фото карта İsviçre'deki haber kaynağınız.

Hangi filme gitmeli?

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

 

расписание варшава минск I,Daniel Blake

I,Daniel Blake - www.haberpodium.com

Yıllarca marongoz olarak çalışmış 59 yaşındaki Daniel Blake(Dave Johns) karısını yitirmesinin ardından bir kalp krizi geçirir. Doktoru artık çalışmaz durumda olduğunu söyleyince sağlık kasasına başvurur ancak başvurusu red edilince işsizlik parası alabilmek için, iş ve işçi bulma kurumuna başvuruları, sosyal yardım talepleri, doldurulması gereken formlar, cevaplanması gereken sorular, telefonla alınması gereken bilgiler arasında kaybolmak üzereyken, kendisi gibi bürokrasinin dişleri arasında  çiğnenmiş iki çocuklu Katie(Hayley Squires)  ile karşılaşır. Katie Londra’da ki evinden çıkarılmış ve İngiltere’nin kuzey-doğusundaki New Castle’ı henüz yeterince tanımadığından yanlış otobüse binmiş ve sosyal dairede  çok önemli olan randevusuna vaktinde gelemediği için zaten hiçbir şeye yetmeyen sosyal yardımdan daha da fazla kesinti yapılması ile karşı karşıyadır. Kendi durumunun absürdlüğünü onlara yardım ederken bir nebze unutan Daniel Blake,  Katie’nin “ kötü yola” düşmesine engel olamayacağını anladığında ne kadar güçsüz olduğunun ayırdına varır.

Ken Loach yıllardır yaptığı gibi yine kamerasını en alttakilere, kaybedenlere yöneltmiş. Artık 80 yaşını aşan rejisör sinemayı bıraktığını açıklamıştı ama iyi ki sözünde durmamış.

Enternasyonal film camiasında ezilenleri , işçi sınıfını anlatan onun dışında yönetmen olarak bir de Dardannes kardeşler kaldı diyebiliriz. Cannes da bu yıl en iyi film ödülünü kazanan I,Daniel Blake insanlar arasındaki dayanışmaya yardımlaşmanın önemine vurgu yaparken insani niteliklerinden uzaklaşmış devlet mekanizmalarının bizleri giderek bir numaraya halledilmesi gereken bir yönetmelik fıkrasına indirgemesine karşı bayrak açıyor.

Bazı sahnelerde gerçekliğin ideolojik yansımaları biraz fazla da gelse gerçekliğin acımasızlığını tecrübe etmiş herkes anlatılanın ne kadar hayatımız olduğunu ta içinden hissediyor. Yeni liberal politikalar doğrultusunda bürokrasi çalışanlarının da hem zalimi hem de mağduru  oldukları bu sistemin insanın kişiliğini yok etmeye yöneldiğinin farkında olan Daniel başkaldırısında yalnız kalmıyor ama bu onu kurtarmaya acaba yetecek mi?

Ken Loach hep çok fazla tanınmayan oyuncular ile çalışmayı sevegelmiştir. Bu kezde daha çok komedyen olarak tanınan Dave Johns’u bu ciddi rolde görevlendirmesinin ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Hayatın zorluklarının yüzünün çizgilerine  acı gülümsemelerine yansıyan bu şahane performansta Hayley Squires onu yalnız bırakmıyor. Sıcak, gerçekçi, sözünü sakınmayan bu filmi okuyucularımıza tavsiye ediyorum.   

 

порно женщина с пиздой вместо рта смотреть Sette Giorni (7 Tage)

Sette Giorgi (7 Tage) - www.haberpodium.com

İvan (Bruno Todeschini) botanikçi bir bilimadamıdır. Küçük bir İtalyan adasında(Levanzo) Sicilyalı kostümcü Chiara’yla (Alessia Barela) karşılaşır. İkisini buraya getiren neden bir düğün törenidir. Chiara’nın en iyi kız arkadaşı Francesca ve İvan’ın abisi Richard bu küçük adada evlenmek istemektedir.

İvan neredeyse terkedilmiş ve yavaş yavaş yıkılmakta olan adayı görünce abisinin isteğinin gerçekleşemez olduğunu düşünürken, Chiara hem adadakiler ile muhabbetini arttırır hem de bir yandan düğün için hazırlıklarını yoluna koymaya başlar. Chiara için bu tören çok önemlidir, zira geçmişte uyuşturucu problemleri ile darmadağın bir yaşamdan gelen arkadaşının ve İvan’ın abisinin bu rüyalarını gerçekleştirmek istemektedir. Daha önce de abisinin problemleriyle pek ilgilenmemiş olan İvan aynı zamanda son ilişkisinin de kötü bitmesiyle aşk hayatını sonlandırmış görünmektedir.

Düğün hazırlıkları sürerken, giderek İvan ve Chiara yakınlaşırlar. Ancak her ikisi de çok ihtiyatlıdırlar, İvan son ilşkisinin yaralarını henüz saramadığı için, Chiara yaklaşık 15 yıldır süren bir ilişkisi olduğu için. Sonunda şöyle bir karara varırlar: İlişkileri düğün davetlileri adaya gelene kadar sürecektir, törenden sonra herkes tekrar kendi hayatına dönecektir.

Chiara'nın hayat arkadaşı Stefano ile telofonlaşmasına tanık olan İvan Chiara’nın tekrar eski hayatına hiçbir şey olmamış gibi dönecek olmasının ne kadar ikiyüzlü ve kabul edilemez olduğunu bunu düşünmeyi bile midesinin kaldırmadığını ifade ederek büyük bir kavgaya yol açar. İvan daha önceden büyük bir kibirle yaklaştığı adalı insanlarla yakınlık kurmaya çalışır.

Chiara Düğün töreni için müzikçi bulmak üzere Sicilya'ya gitmek üzere yola çıkar, İvan da bu seyahata katılır ve tekrar barışırlar. İvan artık açıkça ilişkinin düğün töreninden sonra bitecek olmasını kabul etmediğini, aşka olan inancının tekrar uyandığını ifade eder. Ancak Chiara için her şey o kadar kolay değildir. Zor günlerinde yanında olan hayat arkadaşı Stefano’ya çok şey borçludur ve onu terketmeyi göze alamamaktadır.

Sonunda gelin damat ve davetliler adaya ulaşırlar, Stefano’da aralarındadır. Tören çok başarılı geçer. İvan ve Chiara tören boyunca birbirlerine olan sevgilerini içlerine bastırmak zorunda kalırlar. Bu gerginliği daha fazla kaldıramayan İvan töreni erkenden terkeder. Sabah alacasında müzikçilerle birlikte Sicilyaya giden botta yerini alır…

Yönetmen Rolando Colla Schaffhausen doğumlu, ailesi İtalya’dan göçmüş. Filmin neredeyse her şeyiyle uğraşmış. Senaryo ve Montajda kendisine ait. Filmi niçin çektiğine dair bir soruyu yanıtlarken şöyle diyor:

“Ben katılaşmış bozulamaz durumlara karşı bu filmi yaptım. Aşkın ve sevginin coşkun yapısının bozulmaz sanılan bu yapıları kolayca aşabildiğini ve bizi de değiştirdiğini göstermek istedim.”

En umutsuz olduğumuz anda kendi içimize kapanıp artık değişimin mümkün olmadığını düşündüğümüzde hayat bize yeni bir ders hazırlıyor.

Bu filmi okuyucularımıza özellikle  öneriyorum. Bir düğün töreninin güzel ve unutulmaz olması için çok büyük kalabalıkların gerekli olmadığını harika bir lokasyonda harika insanlarla küçük bir törenin devleşebileceğine tanık olmanızı istiyorum. En küçük ayrıntısına kadar zevkle, emekle, sevgiyle, estetikle örülen bu ziyafeti kesinlikle es geçmeyin derim.

 

 

 

 

 

 

Hangi filme gitmeli?

Ayhan Demirden- www.haberpodium.com

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

http://tihanyoazis.hu/tech/tramvay-nizhniy-novgorod-novosti.html трамвай нижний новгород новости      Snowden

 

Oliver Stone biyografi filmleri ile her zaman ses getirmiş bir yönetmen. JFK hala aklımızda. Sadece  tarihsel kişilikler değil, tarihin bir noktasında artık dönemeç olan olaylar da rejisörün radarında. Bu kez Edward Snowden’ın radara takılması tesadüf değil yani. Bu birkaç anlamda önemli: Öncelikle Snowden’ın sızdırdığı bilgilerden sonra herkesin tahmin ettiği ama ispatlayamadığı bir tez böylece inkar edilemez bir şekilde açığa çıktı. Amerika bütün dünyayı gözetliyor, hatta dost hükümetleri bile gözlem altında bulunduruyor, toplanan bilgileri arşivliyordu. Bu bilgi açığa çıktıktan sonra insanların buna karşı bir savunma geliştirmesi, ama bunun Amerika’nın çıkarlarını zedeleyebileceği dolayısıyla Amerika’nın bunu cezalandıracağı bekleniyordu.

Film, belgesel filmci Laura Poitras (Melissa Leo) ve gazeteci Gleen Greenwald (Zachary Quinto) ile Snowden’ın (Joseph Gordon-Lewitt) bir hotelde buluşması ile açılıyor. Laura Poitras gerçekte de Snowden’nın sızdırdığı bilgileri filme çekmiş (Citizen Four) ve bu filmle 2015 yılında en iyi dokümanter film dalında Oscar kazanmıştı.

Tedirgin bir halde bekleyen diğer gazeteci, bilgileri haber merkezine geçmeden yakalanabileceklerini, koridordan gelen gürültünün artık bu işin sonu olduğuna dair beklentisi gerçekleşmeyince, olayların nasıl başladığına doğru bir geriye dönüş başlar. Bu arada Melissa Leo’nun rolüyle parladığını, Quinto’nun sönük kaldığını belirtelim.

Snowden yurtsever bir gençtir. Ülkesini savunmak için gönüllü olarak askere yazılır. Ama askeri eğitim beklediğinden de serttir ve eğitim sırasında iki bacağı da kırılınca dünyası alt üst olur. Onu ancak askeri yetkililerden biri teskin eder; “Vatana hizmet etmenin çeşitli yolları vardır der” o kişi. Böylece Snowden’ın Haber alma örgütlerindeki hızlı kariyeri başlar. Ne kadar vatansever, muhafazakar olsa da -kız arkadaşı daha liberal görüşlere sahiptir- zamanla hiç kimsenin haberi olmadan herkesin bilgilerinin toplanması yavaş yavaş onu da rahatsız etmeye başlar. Hepimizin bildiği gibi en sonunda bilgileri sızdırmayı başarır ve ülkesini terk etmek zorunda kalır.

Gordon Lewitt, rolünü gözünün kırpışına kadar öyle dahiyane oynuyor ki, filmin sonunda Snowden’ın gerçek görüntülerini gördüğümüzde ne kadar büyük bir oyuncuyla karşılaştığımızı anlıyoruz.

Yönetmen Oliver Stone bir taraftan dar açılı objektif kullanarak bizi tehlikenin daraltan ruhunun tanığı yaparken, diğer taraftan da, sanki web cam ile çekilmiş bir film izlenimi vererek, estetik olarak konusuna yaklaşmaya, konusunun formunu bulmaya çalışıyor. Kuşbakışı çekimlerde de sanki görüntüler bir drohne (İnsansız Hava Aracı) tarafından alınmış gibi bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor. Bu form arayışı Natural Born Killers (Katil Doğanlar) filmindeki gibi tam olarak başarılı değil. Biliyorsunuz bu filmde bir kanalın zaplanması gibi bir formu kullanan Stone, tema ve form üzerine düşünen bir rejisör olduğunu ispat etmişti.

İnsan Hakları Örgütleri Obama’ya çağrı yaparak Snowden’dan aslında özür dilenmesi gerektiğini, çünkü Snowden’ın bütün insanlığa hizmet ettiğini ifade edip bir kampanya başlatmışlardı. Rejisör Oliver Stone böyle bir kampanyanın muhakkak ki destekçilerinden biri. Çağımızın tanığı olmak istiyorsanız bu filmi izlemenizi öneririm.   

 

http://www.electromontag.in.ua/community/bolit-pod-levim-rebrom-chto-delat.html болит под левым ребром что делать Meine Zeit mit Cezanne

 

Empresyonist ressam Cezanne ve Ünlü romancı Emil Zola daha okul yaşlarından beri tanışmaktadırlar. Arkadaşlıklarının sonsuza kadar  süreceğine söz verirler. Zola fakir bir aileden gelmektedir. Uzun uğraşlar sonucu başarılı olmuş bir romancıdır. Başta herkese karşı empresyonistleri savunur, ancak giderek hayatın zorlukları karşısında daha genel kabul edilen fikirler etrafında dolaşmaya başlar. Bir romanında kahramanlarından biri, dahi bir ressam olunca ve bu dahi ressamın kendi beklentilerinin yüksekliği ile yarattıkları arasında çelişkiler dolayısıyla başarısız olmasını konu alınca, bu durum Cezanne’nin gözünden kaçmaz ve ilişkileri kopar.

Yönetmen Daniele Thompson iki sanatçının biyografisini çizmeye çalıştığı bu eserinde doymuş renkleri kullanarak bir şekilde estetik düzeyde empresyonistlere yaklaşma çabasına girerken, yani daha çok form üzerinde yoğunlaşırken maalesef dramatik yapıyı yeterince gözetmiyor. Çok bilinen bir tanışma sahnesi ile-okulda kavga eden gençler ve birbirlerini koruyan kahramanlar-  inandırıcı olamıyor. Ama hepimizi etkileyen sahnelerde yok değil tabi. Özellikle Cezanne’nin kalabalıktan sıyrılarak merdivenlerde oturduğu ve Zola’nın gelip genel başarı gösterilerinin zavallılığı hakkında konuştukları bölüm gibi.

Yağlı boyaların resim dünyasını nasıl değiştirdiğini, Dreyfus davasının diğer önemli yazar ve ressamlarını maalesef sadece anıştırarak geçen Thompson, harika bir dönemin sunduğu olanaklardan bizleri mahrum bırakıyor. Genel olarak belki uzun bir versiyondan, bir diziden film yaratılmış gibi duran, yapısıyla kimi güzel dokunuşlara rağmen, eksiklik duygusuyla sinemayı terk etmemize yol açıyor bu film.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hangi Filme Gitmeli?

Ayhan Demirden-www.haberpodium.com

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

порно-фото нудистов с детьми Julieta

Isvicre-www.haberpodium.com

Pedro Almodovar, filmlerini kaçırmamaya özen gösterdiğim yönetmenlerden biri. “Sinir krizinin eşiğindeki kadınlar” filminden beri onun sadık izleyicisiyim. Almodovar’da güçlü bir melodram damarı, çok güzel ve özenli dekorlar kesinlikle vardır. Kadınlık hallerini öyle güzel sahneler ki, eğer kadınlara düşkünseniz, bir anatomistin ayrıntılara yaklaşımındaki gibi özenli olan bakışının esiri olmamanız mümkün değildir. Kadınların çoğu erkeklerin kendilerini anlamadığından,  kendilerini anlamaya en yakın erkeklerin hep homoseksüel çıktığından yakınırlar. Belki de haklılar. Pedro Almodovar da homoseksüel bir İspanyol yönetmen. Son filminde yine kadınların hayatında çok önemli bir yer tutan ilişkilerin devamlılığına anne kız ilişkileri üzerinden bakıyor. Bana göre Almodovar’ın artık çok olgun bir yönetmen olduğunu ispatlayan harika bir filmle karşımızda. Basit sıradan gibi görünen bir temadan bir insanlık halini ince ince işliyor.

Almodovar’ın en iyi filmi belki de bu. Julieta bir annenin bilinmezliğe karşı savaşımını ve bunu atlatmak için mücadelesini, kaderin hayatımızdaki ağırlığını, hep yetmezlik ve suçluluk duygusunu tamamen bilinmez bir nedenle sevdiklerimizi terk edebileceğimizi, onları hayatımızda sanki hiç rol oynamamışlar gibi yaşamımızdan silebileceğimizi, sanki hiç var olmamışlar gibi davranabileceğimizi gösteriyor.

Madrid’te kızı ile yaşayan Julieta kocasının ölümünün acısını kızıyla birlikte bir şekilde atlatmaya çalışmaktadır. Kızı Antia 18 yaşına girdiğinde evi terk eder ve uzun yıllar ilişkileri kopar. Zaten kocasının yası ile hırpalanmış Julieta kızının ortadan kaybolması ile birlikte kendi varlığını da sorgulamaya başlar. Kızını tekrar bulmak için yola çıktığındaysa kızı hakkında ne kadar az şey bildiğinin ayırdına varır.

Pedro Almodovar sanatının zirvesinde çektiği bu filmle bütün duygularımızı harekete geçirerek, çok yoğun bir biçimde anne kız ilişkisinin portresini çiziyor. Yokluk, kavga, barış temalarıyla seyircinin duygu dünyasına açılıyor. Kadınları daha iyi anlamak gibi bir derdiniz varsa eğer, muhakkak gidip izleyin bu filmi.

 

http://bairropontealta.com/tech/oboznachenie-datchikov-na-sheme.html обозначение датчиков на схеме Rüzgarın Hatıraları

Rüzgarin Hatiralari-www.haberpodium.com

Özcan Alper’in 3. konulu filmi olan Rüzgarın Hatıraları İsviçre de ilk kez Zürich’te bulunan Xenix sinemasında seyirci karşısına çıkıyor. Özcan Alper’in Sonbahar isimli filmi ile çok büyük bir ses getirmişti. Çeşitli ödüller kazanan bu filminden sonra Gelecek Uzun Sürer filminde Kürt sorununun etrafında dolanan Alper, son filmi Rüzgarın Hatıraları’nda Ermeni sorununa yaklaşıyor.

Yine diğer filmlerinde olduğu gibi doğayı en önemli oyuncu olarak resmeden Alper, doğanın zorluğu ile koruyuculuğunu, karakterlerinin bu büyük varoluş içerisindeki talihsizliklerini, insanoğlunun nelere kadir olduğunu bir çok güzel sahnelemeyle dile getirirken, ölümden kaçan kahramanının belki mücadele kuvvetini yukarılara taşımadığı için bütün filme yansıyan bir edilgen yapı oluşuyor.

Aram, ikinci dünya savaşı sırasında, varlık vergisinin çıkarıldığı dönemde Gürcistan sınırına kadar kaçar. Aram’ın kaybettiğini, kaybedeceğini ve kaybedenlerden olduğunu, bunun tabi bir sızısının olduğunu hissediyoruz filmde. Neden daha fazla mücadele etmiyor, aradaki aşk hikayesi ile sanatçı kişiliği biraz hikayeyi dağıtmıyor mu diye de düşünüyoruz izlerken.

Türk sinemasının en önemli genç yönetmeni olduğunu düşündüğüm Özcan Alper, duyarlılığı, konuları ve doğaya olan sonsuz aşkı ile göz kamaştırıyor.

Film Mozaik Sinema Grubu tarafından gösteriliyor. Bu kapsamda filmin yönetmeni Özcan Alper da buraya davet edilirken, Alper film gösterimden sonra seyircilerle sohbet de edecek.

Tarihi: 25 Haziran

Saat: 13.30

Yer: Xenix Sineması – Kanzleistr.52, 8004 Zürich

Mozaik Sinema Grubu ilerleyen günlerde Zürich’te, Türkiyeli yönetmenlerin filmlerinden oluşan bir Sinema Festivali düzenlemeyi de hedefliyor. 

 

 

 

 

 

 

12. Zürich Film Festivali’nin Ardından

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

12. Zürich Film Festivali 22 Eylül- 2 Ekim 2016 tarihleri arasında gerçekleşti. 11 gün süren festivalde 36 ayrı ülkeden toplam 172 film gösterildi. Festivalde 43 film seyircisi ile ilk kez buluşurken, bu fimlerden 17 tanesi dünya prömiyeri kategorisinde gösterime konuldu.

12. Zürich film festivali-www.haberpodium.comFestival’de Das goldene Auge (Altın Göz) ödülü bu sene Finlandiya’ya gitti. Juho Kuosmanes’in  siyah – beyaz çektiği ilk filmi The happiest Day in the Life of Olli Maki. Anlaşılan Zürichli festival jürisinin kuzey ülkelerinin filmlerine karşı özel bir ilgisi var. Zira geçen yıl da Altın göz’ü bir İzlanda filmi kazanmıştı. 16 mm çekilen film bir boksörün hayatını ve çok sevdiği sporun yerine sevgiyi tercih edişini anlatıyor. Çok büyük bütçeli ve şişkin egolu filmlerin karşısında böyle sevimli küçük bir yapımın ödüllendirilmesi Zürich Film Festivali’nin geleceği konusunda bizi ümitlendiriyor. Festival bu yıl yaklaşık 90 binin üzerinde seyirciyi salonlara çekmeyi başardı. Bu sayıya ayrıca Zürich gölü üzerinde Manifesta sanat gösterimi için yapılan ağaç Pavilyon’da toplanan ve eski İsviçre film gösterilerine gelen seyirciler dahil değil tabi. Bu durum, geçen yıla göre yüzde 6’lık bir seyirci artışı olan festivalin sağlıklı bir şekilde geliştiğinin göstergesi. 14 yarışma filminden 8’inin komedi ağırlıklı olması da, jürinin çekinmeden seçimlerini yapabildiğinin ve cesaretinin kanıtı ayrıca.

Dokümanter film ödülünün sahibi Fransız-Güney Kore yapımı Madam B., Kuzey Koreli bir annenin dramını anlatıyor. Çocuklarının geçimi için Çin’e çalışmaya giden kadın kaçakçılar tarafından bir Çinli çiftçiye satılıyor. Tekrar çocuklarına kavuşmasının acıklı hikayesini anlatan film oldukça etkileyiciydi.

Almanca konuşan ülkeler yarışmasında ise ipi Stille Reserven adlı Avusturyalı film göğüslüyor. Seyirci ödülü ise gerçek bir sürpriz. Biliyorsunuz komedi filmleri genellikle seyirci ödülleri için daha şanslı oluyorlar, ancak bu kez çok ciddi bir filme gidiyor ödül. When Two worlds collide… Perulu İndigen, halkların bölgelerini korumak için gösterdikleri mücadeleyi anlatıyor fimde. Eleştirmen ödülü ise İngiliz yapımı Lady Macbeth’in. Destekleme ödülünü de İsviçre yapımı bir dokümantasyon alıyor Europa, She Loves.

Festivalin bu sene odaklandığı ülke ise Meksika idi. Çok geniş bir yelpazenin sunulduğu Meksiko filmleri festivale sadece renk getirmekle kalmadı, sinema sanatının olanakları hakkında zihin de açıcıydı. Brezilya, Aquaris isimli film bir ile temsil edildi. Filmde bugünkü Brezilya’nın sorunları anlatılırken, izlerken, “Ne kadar da Türkiye’ye benziyor” demekten alamadık kendimizi. Rant nedeni ile evinden çıkarılmak istenen yaşlı bir kadının soylu mücadelesini anlatan bu film festivalin gizli hazinelerinden birini oluşturuyordu.

12.zürich film festivali-www.haberpodium.com

İkinci hazine 7 Days adlı filmdi. Sicilya’da bir adaya kardeşinin düğün hazırlıkları için giden İvan’ın Chiara ile birlikte yedi gün içinde düğün hazırlıklarını tamamlamaları gerekmektedir. Chiara’yı canlandıran oyuncunun Sophia  Loren’i andırması, çok güzel bir düğün mekanı sizin ilginizi çekiyorsa, kaybolan güzelliklere içiniz cız ediyorsa, bu filmi  eğer gösterime girerse kaçırmayın derim.

Ayrıca Oliver Stone nun  Snowden’ı anlattığı biopics  gerçekten seyredilmeyi hakkediyor. Şair Neruda’nın hayatını eserlerinin çizgisinde anlatmayı seçen Pablo Larrain’i cesareti için kutlamakla birlikte, filmi zayıf bulduğumuzu belirtelim.

Görüldüğü gibi dolu dolu bir festival sonrası yazılacak çok şey var ama yer kısıtlı. Göl üzerindeki ağaç Pavilyon’da,  Cafe  Odeon isimli eski İsviçre filmini izlemek ayrı bir zevkti. Biliyorsunuz Cafe Odeon hala aynı yerinde hizmetine devam ediyor. Yılların içinde değişen Zürich’i görmek, tarih bilincimizi parlatan her şeyi yeni yaparak modern olunamayacağını gösteren nadide bir örnekti film.

NZZ’in festivalin çoğunluk hisselerine sahip olması umarım gelecek yıl ki festivali olumsuz etkilemez. Zürich Film Festivali “Major” bir festival olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. Festivalde emeği geçen herkese buradan bir kez daha teşekkür ediyoruz.

 

транспортная карта для льготников липецк Tschick

Bir yerde, bir sonu olmalı yaşananların. Alkol bağımlısı annenin bitmek bilmez kliniklere gidişinin, babasının ‘güzel` sekreteriyle birlikte çıktığı iş gezilerinin, güzel Tatjana’nın onu yaş gününe bile davet etmemesinin. 

Tschick-www.haberpodium.com

Sınıfın aykırısı Maik, sınıfa yeni gelen ve diğerlerince hemen  a-sosyal olarak damgalanan aslen Rus asıllı Tschick ile aynı sırayı paylaşarak başlayan tanışıklığın,’ ödünç ‘alınmış bir Lada ile çıkılan yolculukla, bir çok sınavdan geçerek gerçek bir arkadaşlığa ulaşmasının öyküsünü, Wolfgang Herrnd

orf 2010 yılında bestseller olan romanında öyle güzel yazmıştı ki, roman yayımlandıktan hemen sonra birçok yapımcı ve yönetmen, romanın film haklarını almak için sıraya dizilmişlerdi. Sonunda yapımcı Marco Mehlitz filmin haklarını satın almış ve Rejisör olarak daha önce bir çok bestseller romanı başarıyla sinemaya uyarlayan  David Wnendt (Krigerin, Feuchgebiete,İch bin wieder da) ile anlaşmışlardı. Resmi açıklamaya göre Wnendt’in son filminin post prodüksiyonu beklenenden daha uzun sürdüğünden, söylentilere göre ise, yapımcı ile rejisörün film üzerine anlaşamamasından dolayı çekimlere 6 hafta kala rejisör olarak Fatih Akın görevlendirildi. Bu kadar kısa bir sürede bir filmi çekmeye cesaret etmenin oldukça gözü kara bir tavır olduğunu belirtelim. Zira yönetmenlerin normal olarak bir filmin çekimine başlayabilmek için yaklaşık 1 yıla ihtiyacı vardır. Filmin yönetmenliğine Fatih Akın’ın getirilmesinin hem yapımcı için, hem yönetmen için, hem de biz izleyiciler için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Fatih Akın böyle bir yol hikayesini çok iyi bir şekilde perdeye yansıtabileceğini ’İm Juli’ de göstermişti. Son filmi The Cut (Kesik) izleyicilerden de eleştirmenlerden de beklenen ilgiyi görmemişti. Akın finansiyel olarak da zora düşmüştü. Bundan dolayı yeni projesinde artık daha fazla seyircinin beklentilerini dikkate alan bir yapımla karşımıza çıkacağını bekliyorduk.

Böyle bir şansı kaçırmak istemeyen Fatih Akın, romanı onun her zamanki temalarından olan ‘farklı olanı anlatmak, anlamak’ olarak ele alınca; karşımıza 14 yaşındaki gençlerin, hayata, bilinmezliklere olan susuzluğunu, bitmesini istemediğimiz bir yazı, masmavi gökyüzünü, Doğu Almanya’nın yemyeşil ovaları, sapsarı tarlalarıyla bu güzel renk cümbüşünün ortasına bırakılmış mavi Lada’sı ile kahramanlarımızın maceralarına bizi ortak ediyor. Bazen sadece gökyüzüne bakarak bu kadar yıldızın arasında ne kadar da küçük ve etkisiz olduklarını keşfediyorlar, bazen donmuş pizzaları çakmakla ısıtmanın mümkün olmadığını ,öyle gençler ki, ısınmayan pizzaya güzel bir şut (vole) açlıklarını unutturuyor. Bazen kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde çok çocuklu ekolojist ve galiba tarikatçı bir ailede yemek yiyip bilgi yarıştırıyorlar. Tabii ki Maik ilk öpücüğünü tadarken, Tschick  homoseksüel olduğunu keşfediyor. Bunlar o kadar yerinde ve abartmadan anlatılıyor ve gösteriliyor ki biz bundan rahatsız olmuyo “hayat böyle” diyoruz. Daima sürprizlere açık ama yola çıkmakta şart...!

Fatih Akın şimdiye kadar olan projelerinde daha çok sinema tutkunlarını tatmin etmeye çalışırken bu kez ana akım  bir yapımda kendini deniyor ve bundan yüzünün akıyla çıkıyor. Filmin müzikleri yine çok çok iyi. Bu zaten Fatih Akın’ın her zaman çok başarılı olduğu bir alan.  Sonbahar’a güzel bir filmle girin, sakın kaçırmayın derim. 

 

 

 

 

 

 

 

Hangi Filme Gitmeli?

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

русские телки на кастинге порно A Hologram for the King

yeni fimler-haberpodium.com

Alan Clay (Tom Hanks) evini eşini ve arabasını yitirdikten sonra son şans olarak olarak Suudi Arabistan’a Dijital bir sistem satmak üzere yola koyulur. Her şeyini yitirmiş küresel mekanizmalar ve ekonomik ilişkiler nedeniyle çalışma arkadaşlarının işine son vermiş ama buna rağmen üretimin Çin’e gitmesinin önüne geçememiş olan Alan Clay, bu kez başarılı olmak zorundadır-kızının üniversite masraflarını da karşılaması gerekmektedir- ancak olması gerektiği gibi vaktinde uyanamaz. Aslında bu başlı başına problemde değildir, çünkü buluşması gereken kişi de ortada yoktur ve bugün onunla görüşemeyeceği sekreter tarafından kendisine bildirilir. Kafkaesk bir ortamda çölün ortasında sunum için uğraşan takım arkadaşları, bir türlü geçit vermeyen sekreterler dünyasını taksi şoförü Yousef sayesinde anlamaya çalışmaktadır. Evet burası batı kültürünün dışında bir yerdir. Örneğin insanlara ölüm cezası uygulanan yer açık bir alandır ve diğer insanlar bunu seyretmek için toplanmaktadırlar.      ( Amerika’da da hala ölüm cezası uygulanmaktadır ölümler seyircilere açık olmasa da Holywood tarafından sıklıkla insanlara gösterilmektedir) Burada içki içmek yasaktır ama isteyen bulmakta ve içmektedir. Çifte moral dediğimiz ülkemiz için de çok büyük bir problem olan yapılanma burada artık çok normal karşılanmakta ve bundan haberi olmayan insanlara biraz saf muamelesi yapılmaktadır. Kahramanımız Tom Hanks bütün bunlarla baş etmeye çalışırken aslında kaybeden tarafta olduğunu için için hissetmektedir.

Yönetmen Tom Tykwer, daha önceki filmlerinde olduğu gibi meseleyi çok fazla ciddiye almıyor. “Lola run” ile ünlü olan bu yönetmen, Patrick Suskind’in ünlü romanı Parfüm’ü filme çekerek dikkatleri üzerine toplamıştı.

Bu film de bir edebiyat uyarlaması iken, eserin sahibi Dave Eggers bu romanı ile ses getirmişti. Evet bütün dünyanın Ortadoğu’yu sadece fanatik İslamcıların domine ettiğine inandığı bir dönemde güzel çöl sahnelerinin de pozitif etkisiyle, aslında “çok da birbirimizden farkımız yok” demeye çalışan bu film, bir yandan ‘Zeitgeist’a karşı yapısıyla öne çıkmaya çalışırken, öbür yandan da Amerika dominant rolünü kaybediyor. Film, “Çinliler herşeyi ele geçiriyor” yaygarasıyla da tekrar bu zamanın ruhu denen mefhuma balıklama dalıyor.

Bütün eksikliklerine rağmen eğlenceli bir seyri olan Tykwer’in filmini seyretmeye değer.  

 

если все возможные значения дискретной случайной величины Ein Mann namens Ove (Ove adlı adam)

Ove oturdukları semtte hiç kimseye rahat vermeyen, her şeyi kurallara bağlayan, uymayanlara küfreden ve bağırıp çağıran sevimsiz yaşlı bir adamdır. Eşini yitirdikten sonra oda hayatına son verip tekrar eşine kavuşmayı düşünürken yeni komşuların taşınması ile bu zavallı ihtiyarın niye bu kadar kötü olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarız.

Ove (Rolf Lassgard), aslında tabii ki altın gibi kalbi olan birisidir ama şu nedenle ya da bu nedenle bunu gösterememekte ve herkesi terörize etmektedir. Rolf Lassgard bu karekteri gerçekten çok iyi canlandırırken aklınıza bir sürü insanı da getirecektir. Seyirciler İsveç’in bu büyük aktörünü Henning Mankells’in romanlarından uyarlanan “Komiser Kurt Wallander” serisinden hatırlayacaklardır. Tema daha önce çok kez bir çok filmde işlenmiş olsa da, Jack Nicholson’un About Schmidt veya Clint Eastwood tarafından oynanan ve yönetilen Gran Torino’da olduğu gibi bu suratsız ihtiyarları sevmemiz gerektiği anlatılıyor bize.

Ancak ben öyle düşünmüyorum. Çünkü bu ihtiyarlar belli bir sistemi temsil ediyorlar ve ellerindeki iktidarı sonuna kadar kullanıyorlar. Belkide öleceklerini bildikleri için belki bizden ters tavırlarına hoşgörü göstermemizi bekliyorlar. Hayır, sevgi ve iyilik saklanabilen şeyler değildir ve bu kavramlar kendilerini gösterebildikleri sürece gelişme şansları vardır. Bizde babalar için sıklıkla söylenen, “babaların aslında çocuklarını çok sevdikleri, ancak çocuklar şımarması diye gösterilmeyen sevgi” safsatasına benzeyen bu yaklaşım, toplumları sevgisiz ve hoşgörüsüz kılmak için ilaç gibi bir şeydir.

Sevimsiz ihtiyar olmayın. Kötü tecrübeler sizi kötü değil iyi insan yapsın. Bu filme mutlaka gidin ve filmde anlatılan bir ihtiyar olmamaya neden özen göstermeniz gerektiğini sorgulayın. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hangi Filme Gitmeli?

Ayhan demirden-www.haberpodium.com

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

расписание поездов светлогорск Hangi Filme Gitmeli? 

 

будем купаться голыми Maggie’s Plan

Berlin Film Festivali’nde ve Sundance Film Festivali’nde ilk kez izleyici karşısına çıkan Maggie’s Plan, Romantik komedi genre’si içinde bir film gibi başlıyor. Fakat daha ilk dakikalarda sadece bunun  içine hapsedemeyeceğiniz bir film olduğunu da hissediyorsunuz. Ünlü yazar Arthur Miller’in kızı Rebecca Miller tarafından yönetilen bu film, birçok sahnesi ve diyaloğu ile Woody Allen’ın “Manhatten” ve “Annie Hall” gibi eski filmlerini anımsatıyor.

Film, New York’ta yaşayan entellektüellerin yaşamından bir kesit sunarken; entellektüellerin nasıl sadece kendileri ile ilgili egosentrik olabildiklerini, ama yine de sürekli değişse de kendi içlerinde bir yaşam filozofisi ve etiği taşıdıklarını, bunun zaman zaman hayatın gerçekleri karşısında nasıl da onları zavallı duruma düşürdüğünü gözlemlememizi sağlıyor.

Maggie (Greta Gerwig), 30’lu yaşlarında artık anne olmak için kendini hazır hisseden, üniversitede güzel sanat mezunlarının projelerini iş çevrelerine tanıtan bir genç kadındır. Şimdiye kadar kurduğu ilişkiler ancak 6 ay dayandığı için, daha kolej yıllarından tanıdığı bir erkek arkadaşının spermalarıyla, suni döllenme yoluyla anne olmayı planlamaktadır. Hayatın, aşk söz konusu olduğunda tabii ki ayrı bir gidişi vardır. Tam planlarını gerçekleştireceği sırada karşısına Üniversitede öğretim görevlisi olan John (Ethan Hawke) çıkar. Geçici bir ilişki olmasını beklediğimiz –zira John evli ve 2 çocuklu bir adamdır - bu aşk sonunda, John karısı Georgette’den ayrılacak ve Maggie’nin dünya güzeli bir kızı olacaktır.

Film üç yıl sonrasına atlama yaptığında, Maggie’nin bu ilişkiden çok memnun olmadığını, John’un eski karısına dönmesinin daha uygun olduğu gibi yeni planlarını gerçekleştirmekle meşgulken görürüz.

Greta Gerwig,  Maggie rolünde İndie akımının kraliçesi olarak yine pırlanta gibi parıldıyor. Karşısında Georgette’ i  neredeyse karikatürleştirme sınırlarında oynayan Oscar ödüllü bir Julianne Moore var. Ethan Hawke artık neredeyse  alıştığımız  büyümemiş erkek rolüyle bir kez daha bizi büyülüyorlar.  Shakespeare’den  filozof Zizek’e kadar birçok alıntının yapıldığı bu film sadece entellektüellere hitap etmiyor. Hayatın sürprizlerini çok samimi ve komik bir dille anlatan bu film, yıllar sonra Woody Allen’a ciddi bir rakip çıktığının da habercisi.

Okuyucularımıza bu filmi kesinlikle kaçırmamalarını tavsiye ederim.

 

http://flavrful.com/dat/porno-smotret-24-chasa.html порно смотреть 24 часа Toni Erdmann

7 yıllık bir aradan sonra Cannes’da yarışmalı bölümde ilk kez bir Alman filmine yer verilmesi bile sansasyon için yeterliydi. Filmin yönetmeni Maren Ade, ele aldığı konuları tavizsiz ve bir kuyumcu titizliliğiyle ileriye taşımasıyla, cesareti ile tanınan bir yönetmendi zaten. Ama bu eseri ile çok uzun yıllar Alman sinemasının neredeyse unuttuğu bir şeyi, enternasyonal bir temayı tam zamanında işlemek  Maren Ade’ye nasip oldu.

Cannes’dan büyük ödülle değil ama seyirci ve eleştirmen ödülü Fibresci ile dönen Toni Erdmann, aynı zamanda bir oyunculuk ziyafeti de verdi. Zürich tiyatrosundan tanıdığımız Sandra Hüller, Ines rolüyle, Peter Simonischek Wilfried, Toni Erdmann rolü ile harika bir düet’in tanığı yapıyorlar bizleri.

Eski 68’li müzik öğretmeni Wilfried, kötü şakalara olan düşkünlüğüyle ün yapmıştır. Eski karısında bir partiye davetlidir. Kızının zamansız doğum günü partisi olduğundan habersiz, ceset makyajlı olarak partiye katılır. Zira öncesinde ayrılan bir öğretmen arkadaşları için, öğrencileri ile veda partisinde, “sen gidersen ölürüz” temalı bir şarkıyı bu tür bir makyaj ile seslendirmişlerdir. Kızının telefon ile çok meşgul görünmesi, kendisi için verilen partide bile sözde iş arkadaşları ile konuşması, anne ve babaya artık kızları ile iletişimlerini yitirdiklerini hissettirmektedir. Babasına sanki bir iş arkadaşına sarılır gibi sarılan İnes, Bükreş’te Marrison firmasında menajer olarak çalışmaktadır.

Tek dostu köpeğini kaybeden Winfried kızını ziyarete Romanya’ya gider. Eski 68’ liler olarak çocuklarını özgür bırakan bu jenerasyonun  fark ettiği bir şey vardır; çocuklar konformist olmuş ve olayların peşinden sürüklenmektedirler. Turbo kapitalizm bütün kolları ile hayatları kuşatmış, çıkacak küçük bir delik bile bırakmamıştır. Petrol firmasını rekabete uygun hale getirip satmak, ve bu arada da efektif olmayan çalışanların işlerine son vermek Ines’in asli görevidir.

Bu iş yaşamında başarılı olabilmek için kendine bir zırh ören İnes, kokain, seks ve lüks harcamalardan oluşan bu dünyada acaba mutlu mudur? Soruyu yönelten baba Winfried’e İnes’in yanıtı boğazımızda düğümlenir adeta; Mutluluk büyük bir kavram, bunun biraz daha küçüğünü konuşamaz mıyız?

Kızı ile normal yollardan iletişime geçmenin mümkün olmadığını gören Winfried, kötü bir peruk, kazma takma dişler ile Toni Erdmann olarak kızının çevresine hızlı bir giriş yapar. Önce babasının bu davranışını son derece rahatsız edici bulan İnes zamanla bu oyuna kendisini de katar. Maskelerin çok önemli olduğu bu dünyada gerçekler sadece rahatsız etmektedir. Önemli olan ‘Performans’dır. Müşteri senin sunduğun çözümü sanki kendi bulmuş gibi keşfetmelidir.

Toni Erdmann, yaşam koçu Almanya elçisi gibi olmayan etiketler ile bu iş yaşamında bazen profesyonel yöneticilerin ulaşamayacağı başarıları da garip bir şekilde elde etmektedir. İnes’in sonunda babasının eşliğinde küçükken yaptığı gibi fütursuzca şarkı söyleyebilmesi, zırhın artık delindiğini, insani ilişkilerin baba ve kız arasında tekrar mümkün olduğunu gösterir bize.

Kendi ekibi için verdiği partide iş arkadaşlarını çıplak karşılayan İnes artık bütün zırhlarından soyunmuş mudur? Burada son sahnelerini anlatmayı tercih etmediğimiz film, dışarıdan görünen başarılı hayatların kendi içinde başka türlü yaşandığını nerdeyse hepimize gösteriyor.

Son yılların gerçekten suya sabuna dokunmaz Alman sinemasını sarsan bu filmi mutlaka izleyin, kaçırmayın derim. 

 

 

 

 

 

 

 

Hangi Filme Gitmeli?

Ayhan Demirden-haberpodium.com

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

http://academiadeidiomasfriends.es/delo/novosti-krasnoyarska-i-kraya.html новости красноярска и края Trumbo

Trumbo filmi-haberpodium.com

Amerika’da soğuk savaş yıllarında Komünistlere karşı başlatılan cadı avı, sadece politikacıları hedeflemiyordu. Kendi halinde iyi bir aile babası olan ve Holywood’da başarılı bir senaryo yazarı olarak çalışan Dalton Trumbo (Bryan Cranston) da bu insafsız kampanyanın kurbanlarından biri olur. Amerikan Temsilciler Meclisi’nde kurulan komisyona ifade vermeyi reddettiği için hapis cezasına da çarptırılan Trumbo, başka isimler altında yazdığı senaryolarla hayatını sürdürmeye çalışır. 

Ülkemiz için artık çok alışıldık olayların bir zamanlar Amerika’da da yaşanmış olduğunu görmek bir yandan bizi teselli etse de, bunların geçip gideceği, zorbalık uygulayanların cezalarını göreceğini umarak tekrar filmimize dönelim. 

Breaking Bad dizisindeki harika performansıyla hepimizi büyüleyen Bryan Cranston Trumbo rolünde de harikalar yaratıyor. Diğer rollerde son derece iyi cast edilmiş. Özellikle Helen Miller (Hedda Hopper) fitne yazar rolünde hepimizin nefretini karakterin üzerine çekmeyi başarıyor. Ancak burada yandaş yazarlara duyduğumuz nefretin çok aktüel olması da rol oynamış olabilir. Türkiye’de gösterime sokulmayan bu filmi, hem ülkemizin ne gibi bir dönemden geçtiğini anlamak hem de daha önce komedi filmleri ile başarılı olmuş bir yönetmenin böyle ciddi bir konuyu bile mizah dolu sahnelerle bezemesini görmek için izleyin derim.  Mizah deyince başka ülkelerin konsolosluklarını çağıran yöneticilerimize iyi bir mesaj bu film. 

 

http://71visions.ch/leon/obrazets-dogovor-peredacha-imushestva-ot-uchreditelya.html образец договор передача имущества от учредителя Son of Saul

Son of Saul filmi-haberpodium.com

Macar Yönetmen Laszlo Nemes’in bu ilk uzun metrajlı filmi ile hem Cannes’dan hem de Los Angeles’tan en iyi yabancı dilde film ödülüyle dönmesi kesinlikle bir sürpriz değil. Şimdiye kadar Auschwitz üzerine belki de onlarca film çekilirken, bu durum yavaş yavaş Auschwitz’in ilginç olma özelliğini yitirme tehlikesine yol açtı. Bunu çok iyi keşfeden Nemes  filminde tamamen ayrı bir yol izliyor. Auschwitz’de özel güvenlik olarak çalışan Saul’un ensesinden ayrılmayan dar açılı kamera ile, Saul’un yaşadığını ve görebildiğini bir şekilde Saul gibi etkilenerek izliyoruz. 

Biz çok iyi örgütlenmiş bir ölüm makinasının dişlisinden başka bir şey değiliz. Korkularımız ve insanlıktan uzak tavırlarımızla olayın içine seyirci olarak çekiliyoruz. Film bittikten sonra çok güçlü yumruk yiyen bir boksörün abondene hali ile baş başayız adeta. 40 mm’lik dar açılı bir objektifin flu gösterdiği odak dışı olayları zihnimizde tamamlıyor, yeni sahneler yaratıyoruz. 

Krematoryumda çalışan Saul gaz odasından henüz ölmemiş olan bir genci çıkarır. Gencin ölümünden sonra onu geleneklerine uygun bir şekilde defnetmek için ölümü göze alan çabalarını, sadece kendi yaşamını değil arkadaşlarınınkini de tehlikeye sokmasını bu dar perspektiften izleriz. 

Saul karakteri  Geza Röhrig tarafından canlandırılıyor, kendisi aynı zamanda yazar ve şair olan Röhrig bu işin altından mükemmel bir şekilde kalkıyor. İnsanlarımızın cesetlerinin günlerce sokaklarda bırakılabildiği acı günleri yaşadığımız bir dönemde insan kalabilme isteminin hiç son bulmayacağını, bir ölüm makinasının içinde bile devam edebileceğini bize usulca fısıldıyor bu film. Mutlaka izlemenizi öneririm.