İsviçre'deki haber kaynağınız.

Ayın Filmleri: Dunkirk ve The Party

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

расписание варшава минск Dunkirk

Bir grup asker tedirginlikle bir sokağa girer. Gökten teslim olmalarını, her tarafın sarıldığına dair bildiriler yağmaktadır. Yorgun argın, bitkin askerler, hortumun içinde kalmış suya, bir sigara izmaritine kavuştukları için sevinç içindeyken, üzerlerine açılan ateşle ne kadar kötü bir tehlikenin göbeğinde olduklarını anlamalarıyla kaçmaya başlamaları, ama ancak birinin bunu başarabildiğini, o askerin son mevziye can havliyle ulaştığındaysa, artık kaderinin kendi eline geçtiğini düşünüp, bu cehennemi bir an önce terk etmenin dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını anlar, anlarız. 

Bu mükemmel girişle bizi savaşın ortasına ışınlayan rejisör Christopher Nolan, bitmek bilmeyen ensemizin arkasında nefesini hissettiğimiz ölüm tehlikesiyle, bir gidip bir gelen temposuyla sinemanın son Mohikanlarından biri olarak 70 mm anolog filmle çekip, birbirinden alımlı resimleriyle nasıl bir büyücü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Dunkirk, Fransa’nın İngiltere’ye en yakın olduğu yerde bir kasaba. 2. Dünya savaşında Almanlar tarafından her taraftan kuşatılan adeta kapana kısılan yaklaşık 400.000 İngiliz ve müttefik kuvvetleri askerinin bu kasabanın büyük kumsalında bir an önce İngiltere’ye geçip kurtarılmalarını beklediğini, ancak onları karşıya alabilecek askeri kuvvetlerinin yeterli olmadığını, bu arada harekete geçen sivil insanların balıkçı botlarıyla, gezi yelkenlileriyle bu kurtarma aksiyonuna katıldığını ve bu sayede 300.000’den fazla askerin dinamo adlı harekatla kurtarıldığı her İngilizin adeta genlerine yazılmış ulusal bir efsane haline geldiğini hepimiz biliyoruz. Anlatının epik bir yapısı kendiliğinden varken, Nolan anlatımını karada 1 hafta, denizde 1 gün, havada 1 saat olarak zamanlayınca, savaşında ateşi oluşturduğu göz önünde bulundurulursa varlığın 4 elementi de işleyip organik bir yapıya ulaşmış oluyor!

Acaba oluyor mu? Maalesef olamıyor. Özdeşleşebileceğimiz bir karakter olamadığı gibi, heyecanla takip edebileceğimiz bir öykü de yok. Aksiyonla iğdiş edilen duyargalarımız bir müddet sonra yoruluyor. Bir torpido daha, bir batırılan tekne daha, bir kurtulma dakikası daha derken her şey fazla gelmeye başlıyor. Hayvansal bir etkiye sahip onca resim ve müzikten geriye ucundan tutup ilerleyebileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Emilip boşaltılmışlık duygusu o kadar. Oyunculuklarda bir karakteri işlemek için gerçekten hiçbir alan olmadığı düşünülürse üzerinde durmaya değmez ama bir şeyi eklemeden geçmek kesinlikle olmaz; Ünlü İngiliz aktörü Kenneth Branagh bayağı kötü bir performans gösteriyor. Herkesin övdüğü Tom Hardy de kötü. Gerçi bütün film boyunca neredeyse sadece yüzünün bir kısmını gördüğümüz için gözleri ve alnıyla oynamak zorunda ama maalesef bu kez başarılı olamıyor. Mark Rylance’ın içlerinde en iyi performansı gösterdiğini ekleyelim.

Dunkirk filminin neredeyse varlığını borçlu olduğu esas element ise bana göre müzik. Hans Zimmer her sahneyi öyle yoğunlaştırıyor ki, bir dönem sonra acaba müziğin üzerine mi bu resimler çekildi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Filmin hayvansal bir enerji taşıdığından söz etmiştik. Bunu en çok sağlayan da müzik ve sound. Genel olarak zaten yüksek bir voluma sahip olan sound ister istemez vücudunuzun her yerine sızıyor.

Tek tek harika resimlerin, parça parça harika sahnelerin, ölüm kalım salınımında yepyeni tecrübelerin, bir teknenin altına kısılmışken hayatın değerinin, şimdi suyun yüzeyine çıkıp bir nefes alırsam belki kurtulurum umudunun, büyük resim içerisinde, küçük askerlerin kaderinin kahramanlık hikayesiyle ilgisi olmadığının, hepsinin ama hepsinin bir araya gelmesine rağmen Dunkirk aksiyonu tercih eden, Hollywood’a teslim olmasıyla, öyküyü ve karakterleri boşlayan yapısıyla beklentilerimizi karşılayamıyor. Bütün kuvvetlerini adaya toplayarak yeni bir çıkışın mümkün olabileceğini söyleyen yapısıyla Brexit kararının belki de İngiltere için şans olabileceğini de düşündürten Dunkirk’ün şimdiden bu yılki Oscar’ın en büyük adaylarından biri olduğunu hatırlatarak, önemli bir film olduğunu ve böyle bir tecrübeden kendinizi  mahrum bırakmamanızı öneririm.

 

порно женщина с пиздой вместо рта смотреть The Party

İlk sahnede bize doğrultulan bir tabanca ile karşılaşırız… Biraz sarsak ama her an ateş alabilir, sonra bu noktaya nasıl geldiğimizi Sally Potter yaklaşık 71 dakikada, çok hızlı bir tempoyla, hınzır bir komedi formunda, sadece konusuna odaklanarak, her şeyi redukte ederek, karakterlerine yoğunlaşarak bize anlatıyor. Berlinale’nin yarışma bölümüne seçilen ancak neredeyse bütün komedi filmlerinde olduğu gibi ciddi jürilerin beğenilerini kazanmayı maalesef başaramayan The Party, titel olarak bile çifte anlamlılığa göndermede bulunarak, hiciv sanatının çok temiz bir örneğini sergiliyor.

İngiliz işçi partisinin gölge kabinesine Sağlık Bakanı olarak atanan Janet (Kristin Scott Thomas) bunu yakın arkadaşlarıyla kutlamak için evinde küçük bir parti verir. Keskin dilli April (Patricia Clarkson), esoterik kocası Gottfried (Bruno Ganz), yakışıklı Tom (Cillian Murphy), evli lezbiyen çift Martha (Cherry Jones) ve Jinny (Emily Mortimer) ki, üçüz bebeklerine hamiledir, birer birer eve gelirken, partinin havasının eğlenceden bir sinir harbine doğru evrildiğini görürüz. Her konuda muhakkak özlü söz söylemeye kalkan esetorik kocasını “çeneni kapa” diye paylayan April’in de katkısıyla her şey yavaşça çığırından çıkar.

Janet mutfakta göğsünden çıkardığı mobil telefonla sevgilisiyle konuşurken içeride kocası Bill (Timothy Spall) eski bir plağı pikaba yerleştirir ve ağzına kadar dolu bir kırmızı şarap kadehi ile yavaşça parti havasına girmeye çalışır. İngilizlerin en önemli feminist yönetmenlerinden olan Sally Potter, Screwball tarzında sahnelediği bu filmle, toplumsal eleştiri oklarını, özeleştirileri de es geçmeden, sol liberal kişiliklerin açmazlarını, aslında alt sınıflar için politika önerirken nasıl da kendi hayatlarının üst sınıfın bütün rahatlığını ve rahatsızlığını yansıttığını, sözünü hiç sakınmadan bütün oyuncuları üzerinden iletiyor.

Zamansız ve dozajı kaçmış hiçbir şakanın yer almadığı film, zaman zaman Yasmin Reza’nın oyunu Acımasız Tanrı’yı çağrıştırırken, öbür yandan da dur durak bilmez temposuyla, mükemmel oyunculuklarıyla oda tiyatrosu tadında ve fazla olan her şeyin törpülendiği-film siyah beyaz- harika bir seyirlik. Bu son derece zevkli, izlemesi keyif veren filmi mutlaka izlemenizi öneririm.

 

 

 

 

 

 

 

Ayın Filmleri: Genç Karl Marx - Hizmetçi

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

http://flavrful.com/dat/porno-smotret-24-chasa.html порно смотреть 24 часа Genç Karl Marx- Der Junge Karl Marx

Dünyanın en etkili kişiliklerinden biri olan Marx’ı, Komünist Manifesto’yu yazdığı döneme kadar anlatmayı seçen Rejisör Raoul Peck’i yaptığı etkili belgesel filmlerle tanıyoruz. En son- ‘ I Am Not Your Negro’ Ben Sizin Zenciniz Değilim- ile ilgileri üzerine toplayan, Oscar’a aday gösterilen Peck, bu kez drama dalında şansını deniyor.  Aslında bu devasa kişiliğin ve hala gündemimizi belirleyen önermelerin oluşturduğu büyük beklentilerin hepsine bir şekilde cevap vermeye çalışırken maalesef dramanın kendi yasalarının kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Filmi izlerken keşke belgesel yapsaymış ve bu önemli tartışmayı biraz daha izleseydim diyorsunuz. Ya da karısı Jenny Marx’ın aristokrat ailesinin nelere sahip olduğunu merak ediyorsunuz ama bu anekdot, bir diyalogda yan bir cümlede geçiyor sadece. Duyguların yansıtılmasında çok zorlanan Rejisör, bir kovalama sahnesini komedi sınırlarında sahnelemeye kalkınca, hem sahnelerin hem de karakterlerin inandırıcılığına gölgeler düşürüyor.

Pekâlâ, senaryosunu Raoul Peck’in Pascal Bonitzer ile birlikte yazdığı Genç Karl Marx kötü bir film mi? Kesinlikle hayır. Marx’ın hayatını, duyarlılıklarını, Engels ile tanışmalarını, Proudhon ile tartışmalarını, Bakunin’le çelişkilerini belli bir dizi içinde sunan, Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi’nde karısı Jenny’nin katkılarını öğrenmemizi sağlayan çok yararlı bir illüstrasyon kesinlikle. Duygusal gerilimler, karakterlerin olaylar karşısında geçirdikleri kişisel dönüşümler, azim, kararlılık ve kendisini mücadelesine adamaya yönelik filmsel, dramatik beklentileriniz varsa, bu film size bunları sunamıyor.

Sanıyorum Louis Althusser’in Genç Marx- Olgun Marx kavramını ödünç alan Peck, bize Marx’ın olgunluk dönemini konu alan bir film daha yapacaktır. Herhalde o da Kapital’in yazımına kadar olan dönemi anlatacaktır. Kapitalizmi anlamak isteyen herkesin muhakkak başvurmak zorunda olduğu bu eserin yazım serüveni kadar, çağımız sorunlarına karşı önerdiği çözümlerin dijital çağda ne kadarının daha geçerli olduğunu görmek, kuşkusuz çok ilginç olacaktır. Şimdiye kadar filozofların sadece dünyayı yorumladığını, ancak yapılması gerekenin dünyayı değiştirmek olduğunu savunan Genç Marx’ı kaçırmayın derim.    

 

http://academiadeidiomasfriends.es/delo/novosti-krasnoyarska-i-kraya.html новости красноярска и края The  Handmaiden - Hizmetçi

2003 yılında Oldboy adlı filmiyle Cannes’da Altın Palmiye ödülünü kazanan yönetmen Park Chan-wook, Sarah Waters’ın romanından uyarladığı, zamanını ve geçtiği yerleri değiştirdiği son filmi Hizmetçi ile ne kadar usta ve duyarlı bir yönetmen olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Filmi üç bölümde anlatan yönetmen, Japonya’nın Kore’yi işgal ettiği yıllara götürüyor bizi.

Annesi de ünlü bir yankesici olan Sooke, nefes kesen güzelliği ile üçkağıtçı Fujiware’nin ilgisine mazhar olunca, onun kurduğu plana göre, hizmetçi olarak büyük bir mirasa sahip Hideko’nun yanında çalışmaya başlar. Görevi Hideko’nun Fujiware’ye aşık olmasına ve evlenmesine içerden yardım etmektir. Daha sonra da Fujiware Hideko’yu bir akıl hastanesine kapatacak ve mirası bölüşeceklerdir.

Planın başarıya ulaştığının görüldüğü birinci bölümün ardından öykü bir de Hideko’nun perspektifinden anlatılır. Hideko hizmetçisine aşık olmuştur. Mirasını açgözlü amcasından korumak için Fujiware’ye kanmış görünür. Son bölümde Hideko’nun pornografi düşkünü amcası ile adi Fujiware’nin birbirini yediklerini, mirasın ise yeni yollara düştüğünü görürüz.

Bu çok çekici ve psikolojik gerilimle yüklü erotik duyarlılıklarla da bezenmiş yapımda, Yönetmen Park Chan-wook; açgözlülük, tutku, aşk, sahip olmak, hakkı olmak, birbirinin içinde birbirine karşı olan tükenmez mücadeleleri teker teker, son derece zevkli bir estetikle ve çok büyük bir ustalıkla bizi; gözlerimizi, bütün duyargalarımızı harika bir ziyafetin ortağı yapıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Ayın Filmleri: Kabakçığın Hayatı (Mein Leben Als Zucchini) ve Lion

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

http://71visions.ch/leon/obrazets-dogovor-peredacha-imushestva-ot-uchreditelya.html образец договор передача имущества от учредителя Kabakçığın Hayatı  http://f-star.com.ua/love/golaya-pisya-zheni-video.html голая пися жены видео (Mein Leben Als Zucchini) 

Kabakçığın bildiğimiz sebze ile bir alakası yok. 9 yaşındaki bir çocuk olan kabakçık annesinin ölümünden sonra dünyada yapayalnız kaldığını düşünürken polis Raymond’la tanışır. Raymond onu bir çocuk bakım yurduna götürür. Burada ilk önce çok yabancılık çeken kabakçık yavaşça arkadaşlar edinmeye başlar. Hele Camille’in yurda gelmesiyle ona tepeden tırnağa aşık olan Kabakçık, yurtta kalan çocukların lideri Simon tarafından önce yeni gelenlere uygulanan sertlik testinden geçtikten sonra diğerlerinin nezdinde de kendi rüştünü ispatlamış olarak onlardan biri olur. Her çocuğun ayrı bir dünya olduğu gerçeğinden hareketle, Ahmed’in hayalci ve naif, en iyi arkadaşı Jujube’nin önüne gelen her şeyi yiyen bir obur- hatta diş macununu bile yer, annesi çok sağlıklı olduğunu söylemiş meğer- Alice: çok az konuşur, yüzünün yarısını saçları ile kapatmıştır, Camille sayesinde ara sıra yüzünün tamamını görebiliriz.

Çocuk yurdunun yöneticisi Madam Papineau ile, otoritesini korkudan değil sevgiden alan çocukların sorunlarına çözüm bulmak için bazen duygularının dışında davranmak zorunda kalan kişiliğiyle büyükler dünyasına açılan çocuklar, Teyze Ida’da ise- Camille ‘i sadece devlet tarafından ödenecek bakım parasını alabilmek için yanına istemektedir.- büyükler dünyasının başka bir yönünü tanırlar.

Mösyö Paul öyle iyi bir öğretmendir ki sadece öğrettiği konulardaki uzmanlığı ile değil aynı zamanda çocukların oyun dünyasını da paylaşabilen ender bir kişiliktir. Çocuklarla birlikte kayak yapmak için elinden geleni ardına koymaz.

Çocuk yurdunun bakıcısı Rosy ise bütün çocukların sevgilisidir, uyumadan önce iyi geceler öpücüğünü ondan alırlar. Bir sevgilisinin olduğunu ve yakında onunda anne olacağını öğrenirler.

Özel bir yoğurma hamuruyla oluşturulan bu figürlerin stop-motion tekniği ile filme almak inanılmaz emek isteyen bir iş. Rejisör Claude Barras yarattığı dünya ile göz kamaştırırken, senaristin hakkını da yemeyelim. Celine Sciamma çocuklar için çok zor olan temaları anlatmayı göze alan anlatım biçimiyle de öne çıkıyor. Filmin müzikleri de gerçeklik ile hayaller arasında ki bu film dünyasını oluştururken çok önemli bir görevi çok büyük bir başarıyla yerine getiriyor.

Çocuk dünyasının bütün yüzlerini açıklıkla işleyen, hepimizi bir saatin üzerinde bir zaman içinde kimi zaman ağlatan kimi zaman güldüren bazen sadece burnunuzun direğini sızlatan bir yolculuğa çıkartan bu muazzam fırsatı kaçırmayın. Haklı olarak Oscar’a aday gösterilen bu filmi çocuğunuzu da yanınıza alıp mutlaka gidin, görün, yaşayın derim.

евпатория фото карта Lion

Beş yaşındaki Saroo (kendisi şeru diyor adı sorulunca) annesi abisi, küçük kız kardeşiyle Hindistan’ın bir köyünde, çok fakir, zor koşullar altında yaşıyorlar. Geçinebilmek için abisi ile birlikte trenlerden kömür çalıyorlar ve onca yolu tren rayları üzerinden geri dönüyorlar. Abisi ile mükemmel bir sevgi ilişkisi var Saroo’nun. Bir gece abisi tekrar işe gitmek istediğinde Saroo’da gelmek istiyor, abisi küçük olduğunu söylemesine rağmen Saroo’nun ısrarlarına dayanamıyor ve birlikte kaçak olarak önce ana istasyona geliyorlar. Tabii Saroo yolda uyuyakalıyor, abisi onu Ana istasyondaki bir sıranın üstüne yatırırken ona kendisini beklemesini, işini halledip döneceğini söylüyor, Saroo tekrar uykuya dalıyor. Uyandığında abisini yanında göremeyince uyku mahmurluğuyla karşıda su deposunun önündeki hizmet dışı vagonlarda abisini aramaya koyuluyor. Bu arada tekrar uykuya dalıyor. Gözünü açtığında bu kez trenin yolda olduğunu fark ediyor ama dışarı çıkması mümkün olmuyor. Zira bütün kapılar kilitlenmiş, açılmıyor. Böylece kendi köylerinden 1.600 km uzakta Kalkütta’ya varıyor. Kimsenin dilini de anlamadığı Kalkütta’da sokaklarda alt geçitlerde yaşamaya çalışıyor. Ta ki iyi bir yetişkin tarafından polise götürülüp bir çocuk yuvasına yerleştirilene kadar.

Avustralya’nın Tazmanya bölgesinde yaşayan Brierly ailesi tarafından evlatlık alınan Saroo, bu ailenin şefkatli kolları arasında yaralarını sarmaya çabalayarak büyürken, aile yeni bir çocuk daha evlatlık alıyor. Ama bu çocuk Saroo gibi uyumlu değil, zor bir çocuk. Saroo yetişkin olduğunda artık annesi kabul ettiği Sue Brierley (Nicole Kidman) e kızgın olarak onu yaralamak için hamile kalamamanın sorumlusu ben değilim diyor. Sue; “Hayır ben çocuk doğurabilirdim ama zaten dünyada yeterince çok insan olduğunu ve yardım bekleyen çok çocuk olduğunu düşündüğümüz için sizi evlatlık aldık” diye cevap veriyor.

Yönetmenin dört ayrı bölümde anlattığı hikâye gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmış bir romana dayanıyor. Hindistan’da daha önce yaptığı dizilerle tanınan yönetmen ilk bölümde oldukça iyi bir performans sergilerken sonraki bölümlerde bu düzeyi maalesef tutturamıyor. Oyunculuk olarak son yıllarda en iyi performansını sergileyen Nicole Kidman göz dolduruyor. Hikâyenin dağınık yapısından dolayı her zaman etkileyici Rooney Mara elinden geleni yapsa da fazla etkili olamıyor. Küçük oyuncu Sunny Pawar ise abisine Guddu diye seslenirken o kocaman gözleriyle, yıkılmış bitkin haliyle Kalkütta’da tehlikelerin ortasında aklımızdan hiç çıkmıyor. 6 dilde Oscara aday olan filmde onun aday olamaması biraz garip geliyor. İlk bölümüyle hepimizi gözyaşlarına boğan bu filmi köklerini arayan karakterlerin arayışlarını yansıtmasından dolayı da izleyicilerime öneriyorum.   

Oscar (Akademi) Ödülleri Üzerine

Bu yıl 89. kez verilen Oscar Ödülleri en iyi ödülün yanlış anonsuyla zihinlerimizde yer etti. Faye Dunaway ve Warren Beaty’nin sunuculuğunda verilmesi gereken ödül, en iyi kadın oyuncu zarfı ile karışınca olanlar oldu. Büyük bir hırs ile kâğıdı Warren Beaty’nin elinden çeken yapımcı, bu özensiz ve saygısız hareketi ile Oscar komitesinin sinirlerinin ne kadar gergin olduğunu da yansıttı. La La Land değil, Moonlight’ın en iyi film ödülünü aldığı ortaya çıkınca, geçen yıl hiçbir dalda Oscar’a aday bile gösterilmeyen siyahların zaferi, gelen güçlü eleştiriler karşısında Akademi üyelerinin duyarsız olmadığını da ortaya koydu.

En iyi erkek oyuncu ödülü Casey Affleck’e Yaşamın Kıyısında (Manchester By The Sea) ki rolüyle verildi. Takipçilerimiz bu filmin değerlendirmesinde Casey Affleck’in müthiş performansından bahsettiğimizi ve Oscarı almasının kaçınılmaz olduğunu vurguladığımızı hatırlayacaklardır. La la Land’da çok iyi bir enerji yakalayan Emma Stone’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Yine bizi dikkatli izleyen okuyucularımızın dikkatinden kaçmamıştır umarım; Arrival filmi üzerine yazımızda özellikle Sound’un çok iyi olduğuna vurgu yaptığımızı hatırlayacaklardır. Evet Arrival’de en iyi Sound Oscarı’na layık görüldü.

En iyi yabancı Film Oscarı bu ödülü daha öncede almış Asghar Ferhadi’nin, Satıcı adlı filmine gitti. Asghar Ferhadi, Trump’ın 6 ülkeye koyduğu vize yasağını protesto ederek ödül törenine kendisi gelmediği gibi Amerika’da yıllardır yaşayan başarılı İranlı arkadaşlarını yollayarak, Trump’a çok kuvvetli bir mesaj göndermiş oldu. 

 

 

 

 

Ayın Filmleri: Denial (İnkâr) - Get Out (Kapan)

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

http://tihanyoazis.hu/tech/tramvay-nizhniy-novgorod-novosti.html трамвай нижний новгород новости http://www.electromontag.in.ua/community/bolit-pod-levim-rebrom-chto-delat.html болит под левым ребром что делать Denial - İnkâr

Yönetmen Mick Jakson gerçek bir olaydan yola çıkarak yarattığı film, daha çok günümüzde gerçekliğin tartışmaya konulduğu ve alternatif gerçek ötesi, kanıt ötesi gibi yaklaşımların merkezi kullanıma konulmaya çalışıldığı bir iklimde çok gerekliydi.

Amerikalı tarihçi Profesör Deborah E. Lipstadt, İngiliz yazar David İrving’ın İngiltere’de kendisine iftira attığı iddiasıyla mahkemeye başvurur. Holocaust’un bir yalan olduğunu, Hitler’in Yahudileri yok etmek için herhangi bir emir vermediğini savunan İrving, bayan profesörün kendisini Hitler hayranı ve Holocaust inkarcısı olarak nitelemesinin ve yalancı olduğunu yazmasının düzeltilip, zararlarının tazminini talep eder.

2000 yılında görülen davada İrving’in ve benzerlerinin tarihi gerçekleri çarpıtarak, kendi ideolojilerine uygun bir gerçeklik yanılsaması yaratmasının önüne geçilmişti.

Rachel Weisz’ın Profesör Lipstadt rolünü üstlendiği filmde işi hiç kolay değildi. Avukatların savunma stratejisi gereği, mahkemede kendi duygu ve düşüncelerini dile getirmesini yasakladığı bir karakterin buna rağmen merkezi belirleyici durumda oluşunu, Amerikalıların o birden parlayan, reaksiyoner yapısı ile İngilizlerin akılcı soğukluğunu anlama çabası, duyguların esiri bir bilim kadının haklı davası için kendine gem vurmaya çalışması, çoğunlukla minimal oynamak zorunda olması birkaç etaptan bazıları sadece.

Antogonist olarak yazar İrving’i canlandıran Timothy Spall, karakterinin bütün kötücüllüğünü ilmek ilmek oluşturup yansıtırken, karakterin kötü bir şablon olmasına da izin vermiyor ve harika bir oyunculuk çıkarıyor. Tarihi gerçekleri sanki olmamış ya da tartışmaya açık bir konuymuş gibi yansıtmak biz Türklerin çok yakından bildiği bir şey. Henüz yüzleşemediğimiz ve hala inkâr noktasında bulunduğumuz Ermeni mezalimi tıpkı İrving gibi bazı Türk siyasetçileri tarafından tartışmalı bir konuymuş gibi yansıtılmaya çalışılıyor.

İngiliz mahkemesinin bu yürekli kararı, acı çeken insanların bu yaralarına biraz olsun merhem olmayı başarıyor. Böyle bir filmi seyretmenin tam zamanı.   

 

порно-фото нудистов с детьми Get Out – Kapan

Filmin henüz Prolog bölümünde Chris’i bahçeli villaların olduğu, zengin bir muhitte tedirgin bir halde cep telefonuyla sevgilisiyle konuşurken görürüz. Akşam karanlığı çökmüş ve beyaz bir araba sinsice onu takip etmektedir. Tam konuşmanın en cafcaflı yerinde dikkati dağılmışken, arkadan saldıran iki beyaz onu arabanın bagajına sürüklerler. Tekinsiz bu atmosferi yaratan yönetmen Jordan Peele, kadınların çok yakından tanıdığı bu duyguyu öyle bir oluşturuyor ki, Chris’in siyah olması ve genelde korkutanın hep siyahi olması ters yüz oluveriyor. Afro-Amerikan yurttaşların nasıl bir korku ikliminde yaşadığını ırkçılığın çeşitli yüzlerini bir korku filmi formunda sunan yönetmen Jordan Peele, komedyen bir oyunculuktan geldiği için kendisini tutamayıp komik elementleri de filme yedirmeye çabalıyor.

Daniel Kaluuya’nın (kendisini ünlü İngiliz dizisi Black Mirror’dan tanıyoruz) canlandırdığı Chris, endişeyle kız arkadaşına sorar: “Benim siyah olduğumu biliyorlar mı?” Rose laubali bir biçimde ailesinin ırkçı olmadığını, hatta Obama’yı seçtiklerini söyler. Rose’nın ailesi, yeşillikler içinde bulunan ve diğer insanlardan biraz uzakta küçük bir malikanede yaşamaktadır. Herkes gereğinden fazla iyi olunca, hizmetçi ve bahçıvan olarak çalışan siyahlar biraz yaşayan ölüler gibi davranınca, yavaşça gerilen kahramanımız Chris sigara içmek için bahçeye çıkınca, bunu gören Rose’un annesi (Catherine Keener) ona hipnoz yapmayı önerir.

Yönetmenin, “John Malkoviç Olmak” filminde oynayan Keener üzerinden hipnoz sahnesini oluşturması da ayrı bir tatlılık tabii. Bence filmin en iyi sinemasal parçasını oluşturan hipnozla, kahramanımız Chris’in kendini sorgulamaya başlaması bizi olasılıklar denizinde yelkensiz bırakıyor. Filmi daha fazla anlatarak keyfinizi çalmak istemediğimden, son olarak eklemek istediğim şey şu: Irkçılık her zaman korkutucudur. Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de korku film janrını da aşan bir gerçekliktir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AYIN FiLMLERi: La La Land - Manchester by the Sea

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

http://bairropontealta.com/tech/oboznachenie-datchikov-na-sheme.html обозначение датчиков на схеме La La Land – Aşıklar Şehri

 Bu filmi çok önce Zürich Film Festivali’nde izlemiş olmama rağmen üzerine yazmayı erteledim. Oscar Ödüllerinden önce bir kez daha gündeme geleceğini biliyordum. Amerikalıların böyle filmler için çok güzel bir deyimi var: Feel good! 2 saatlik bir gösteride ve sonrasında kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Holywood için biçilmiş bir kaftan film. Stüdyoları ve kafe’leriyle filmde oda yer alıyor. Oscar jürisinin her zaman çok sevdiği ve ödüllere boğduğu bir yaklaşım bu. Şimdiye kadar yazdıklarımdan kinayeli vurguları negatif bir sonuca götürmeye çalışan okurlarıma yanıldıklarını söylemek isterim. Film bütün bunlara rağmen büyüleyici! Bunun birçok nedeni var:

Mia (Emma Stone) ve Sebastian(Ryan Gosling) arasındaki müthiş enerji, çekim,  albeni. Birbirine bu kadar yakışan bir çift uzun zamandır beyazperdede yoktu. Aslında bu birlikte oynadıkları 3. Film, yönetmenin bu enerjiyi görüp daha da yukarılara taşıması olağanüstü.

Diğer bir neden harika bir açılış sahnesi. Kesintisiz 7-8 dakika süren açılış sahnesinde Los Angeles ta bir otoyol da trafik sıkışıklığında harika bir müzik eşliğinde dans eden sürücüler, güneşin altın ışıkları altında kahramanlarımızla ilk karşılaşmamız, asfaltın kızgınlığı, erkek kahramanımızın zevkli antika spor arabası ve bütün cazcıların muhakkak edinmek, bir kez olsun giymek istedikleri iki renkli zaman dışı ayakkabılar. Sebastian kendi dünyasında biraz hayalci, Mia form dışı, arabasının önüne geçildiğinde orta parmağını kaldıracak kadar da fütursuz. Asfaltın sıcaklığından dansın koreografisine unutulmayacak bir sahneleme.

Filmin müzikleri özellikle City of stars tatlı melodisiyle eski caz parçalarını hatırlatırken geçmişin içinden bizi bugüne taşıyan ritmiyle ve dramatik yapısıyla niye müzikallerin başarılı yada başarısız olduklarını bize fısıldıyor. Filmin bütün müziklerinin sırasını beklediklerini ve yeri geldiğinde bütün azametleri ile sahneye çıktıklarını, müzikal filmlerden hoşlanmayanların bile ilgisiz kalamayacakları bir enerjiyle ve duyguyla bizleri etkilediğini teslim etmemiz gerek.

Yönetmenin Damien Chazelle’nin bu filmi gerçekleştirmek için yıllarca beklediğini, filmini finans edecek prodüktör bulamadığından bir kenarda beklettiğini ve sonrasında Whiplash filmini çekip Oscar kazandıktan sonra ancak tekrar gündeme getirmesini fikirlerinden vazgeçmeyen tutkulu bir rejisörle karşı karşıya olduğumuzu ayrıca vurgulamam gereksiz aslında.

Piyanist erkek- oyuncu kız, önce birbirinden hoşlanmayan sonra birden aşık olan çift, 5 yıl sonra tesadüfen karşılaşmak, nedensiz ayrılıklar gibi zayıf olarak değerlendirilebilecek senaryo zaaflarının oyuncuların kendi yaşamlarından kattıkları tecrübeleri sahnelemeye yedirmesiyle, önemsizleşip sanki öylesinin daha samimi olduğunu bile düşünmeye başlıyorsunuz.

Belki de en önemli neden ama sanatçıların yaratma tutkusunun onları her zaman mutlu etmeye yetmeyebileceği, buna rağmen tutkularının peşinde giden sanatçıların eninde sonunda ‘başarı’ile ödüllendireceklerini iddia etmesi.

Gündemimizin son derece boğucu ve ümitsizlik saçtığı bir ortamda en azından 2 saat kendinizi iyi hissedeceğiniz bu filmi hararetle öneririm.

 

транспортная карта для льготников липецк Manchester by the Sea- Yaşamın Kıyısında

Filmin adının Yaşamın Kıyısında diye Türkçe’ye çevrilmesi bazen ne kadar özensiz davranabildiğimizin kanıtı gibi. Oysa insanın aklına hemen -Denize Nazır Manchester -gibi orjinaline kesinlikle daha yakın hem de uyaklı bir çeviri geliyor.

Lee Chandler’i (Casey Affleck) önce bir musluk sonra bir tuvaleti tamir ederken gördüğümüzde işini ciddiyetle yapan ama biraz suratsız, biraz nalet, içe dönük bir karakterle tanışırız. Bir gizemi olduğu her halinden bellidir. Kısaca meramını anlatan, az sözcüklü cümlelerle sosyal ilişkilerini minimumda tutan, acı dolu ama yakışıklı yüzünden dolayı kendisine ilgi duyan kadınlara ilgisiz olduğunu çabucak kavratan Lee 4 apartmanlı bir sitede hademelik yapmaktadır. Akşam olduğunda içtiği biraların da etkisiyle insanları provoke edip yüzü gözü şiş evine dönmektedir. Günlerden bir gün telefonla abisinin ölmek üzere olduğunu öğrenir aceleyle abisinin yaşadığı Manchester by the Sea’ya doğru yola koyulur. Maalesef oraya vardığında abisinin öldüğünü öğrenir. Defin işlemlerini yürütmek için abisinin evine yerleşir. Yeğeni Patrick 16 yaşında okulun buz hokeyi takımında oynayan ve kavgaları ile bazen saha dışına atılan hırslı bir gençtir. Avukattan Patrick’in vesayetinin kendisine verildiğini öğrenen Lee, bunu kabul edemeyeceğini yapamayacağını bildirmesine rağmen avukatın da ısrarı ile daha sonra karar vermek üzere büroyu terk eder. Patrick babasının ölümünden çok etkilenmiş görünmemektedir. İki sevgilisi vardır ve birbirlerinden haberleri olmamasını sağlamak için amcasını da suç ortağı yapmaya çalışır. Bir de babasından kalan bot onun için çok önemlidir, motoru tekleyen bot için para bile biriktirir.

Yönetmen Kenneth Lonergen kısa flashback lerle kahramanımızın neden böyle kırgın ve hayata küskün olduğunu hiç acele etmeden trajik gerçekleri sömürüp sulu sepken hale getirmeden bazen küçük humorik dokunmalarla bezeyerek,- tabii burada filmin müziklerini yapan Lesley Barberin hakkını unutmayalım- öyle güzel anlatıyor ki, sıralı, kronolojik olmayan anlatım hikayeyi anlamayı zorlaştırmıyor, aksine başka bir ritim başka bir duyarlılık, ve olağanlık kazandırıyor.

Yaşadığı trajedinin sonunda kendisini affedemeyen Lee yaşamına son vermeyi denese de bunda da başarılı olamıyor. Artık yaşayan bir bedene ama ölü bir ruha sahip olarak son kez yeğeninin bakımını belki üstlenmeyi düşünürken trajediyi hortlatan bir olayı yaşamasıyla kesinlikle bunu yapamayacağını anlıyor. Patrick’in sevgilisine Bot’ta dümen tutmasını öğrettiği anda onları izleyen Lee’nin acı gülümsemesi ile ilk kez karşılaşıyoruz. Burada ve Patrick’e bakımını bir arkadaşının üstleneceğini söylediği sahnede birlikte top oynarlarken küçük bir umut beliriyor, belki Lee bu travma yı atlatır diye.

Yönetmenin bilinçli olarak dramın tepe noktalarını dolaylı anlatmayı seçtiğini, bunun hikâyeye harika bir ivme ve hafiflik kattığını ama anlatımı zenginleştirdiğini yeni boyutlara taşıdığını, Casey Affleck’in bu inanılmaz zor rolün çok büyük bir ustalıkla ve yaratıcılıkla üstesinden geldiğini ve Oscar’ın en iddialı adayı olduğunu da belirtelim. İyi kotarılmış diyaloglarının yanında çok güzel akan kurgusu ile de dikkati toplayan bu filmi muhakkak izleyin. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayın Filmleri: The Other Side of Hope ve Tiger Girl

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

русские телки на кастинге порно The Other Side of Hope – Umudun Karşı Yakası

Aki Kaurismaki kendi süjesine çok bağlı rejisörlerden biri. Herhangi bir filmine gittiğinizde aşağı yukarı sizi nelerin beklediğini bilirsiniz ve yönetmen sizi yanıltmaz. Finlandiya sinemasının en önemli rejisörü, bu filminde de diğer filmlerinde olduğu gibi az konuşan karakterlerinin vasıtasıyla, parlak veya kirli renkler, şiirsel bir gerçeklikle oluşturduğu melankolik hikayesiyle sizi yavaşça avuçlarının içine alır. Bazen komik ama trajik bir ağırlıkla hareket eden hikâye, kahramanların içinde kayboldukları öyküdeki yalnızlıklarının acısını ta derinizin altına kadar hissettiren Kaurismaki’nin Umut’a dair vurgusu hep geçici ve uçucudur. Sadece bir an belki müzik çalar dans ederken usulca kendini belli eder ama burada bile trajedisine teslim olmuş bireylerin yalnızlığı esastır. Kurtuluşu değil belli ki bu yalnızlığı bir şekilde beğenen ama bu zavallılığın çok matah bir şey olmadığını bize fısıldayan yönetmen ele aldığı her şeyi kendi basit varoluşuna indirger, durulaştırıp saydamlaştırır.

Bir yük gemisi ile Helsinki’ye ulaşan Suriyeli Halid (Sherwan Haji) kömürlerin içinden çıkıp limanın karşısına geçer. Yıkanıp temizlendikten sonra da polis karakoluna giderek iltica başvurusunda bulunur. Aynı anda Wikström (Sakari Kuosmane) alkolik karısından ayrılır, yıllardır yaptığı gömlek ve kravat dağıtım işletmesini lağveder, aldığı paraları korkmadan kumara yatırır, şanslı günündedir kazanır ve bütün bu paralarla elden ayaktan düşmüş bir restoran satın alır.

Halid’in iltica işlemleri eski daktilolu ama dürüst memurlar tarafından büyük bir itina ile yapılırken, politik kararlar dolayısıyla Suriye’nin Halep kentinde yaşamanın mümkün olduğu kendisine anlatılır. Aynı anda da televizyon bombalar altındaki Halep kentindeki aktüel durumu göstermektedir. Devletlerin değil kişilerin dayanışmasını her filminde öne çıkaran Kaurismaki, büyük aktivist söylemlerin dışında bir yol izleyerek çözümlerin dayanışmayla mümkün olabileceğini savlamaktadır. Nihayetinde Halid’i çöplerin yanında bulan Vikström önce onunla dövüşür sonra da ona restoranında iş verir. İlticası red edilen Halid’in sürgün yolunda kaybettiği kız kardeşini bulmak için liman çalışanlarından kamyonculara kadar birçok insan hiç sorgulamadan ona yardımcı olmaya çalışır.

Kaurismaki günün trendleri ile dalgasını geçerken- kahramanı Vikström’e restoranında Suşi yapmayı, personelini Japon gibi giydirtmeyi bile göze alır. Onun için önemli ve kalıcı değerleri bir kez daha vurgulamaktan kaçınmaz; Müzik, insancıllığımız ve tabii ki yakamızdan bir türlü düşmeyen sevgili düşmanımız melankoli.

 

если все возможные значения дискретной случайной величины Tiger Girl ( Dişi Kaplan)

İki genç kadın Berlin sokaklarının biraz altını üstüne getirmek üzere yola koyuluyorlar. Aslında Meggie kız gibi bir kız. Polis olmak istiyor ama spor sınavında başarılı olamıyor ve eleniyor. Yeni sınav ise 6 ay sonra. Bu arada boş durmamak için security okuluna başlıyor. Dersten çıktığı bir gün ona askıntılık yapan üç kendini bilmezden daha önce öylesine karşılaşıp tanıştıkları, Tiger-Tayga diyor kendisi- yardımıyla kurtuluyor ve elinde beyzball sopasıyla Tiger’ın ardından seğirtiyor. Tiger herhangi bir genç kız değil, belli uyumsuz, başka, değişik biri. Park alanında hurda bir otobüsün içinde yaşıyor. Meggie’ye Vanilla diye lakap takıyor zira ona hep toplumun beklentilerine uygun ve kendini bunun için feda etmek için fırsat bekleyen sıradan bir kadın adayı olduğunu, böyle giderse birinden hamile kalıp sonra 7 çocuk doğuracağını ama istediği hiçbir şeyi gerçekten yaşayamayacağını söylüyor.

İki kız arkadaş olup, çalıntı security elbiselerini sırtlarına geçiriyorlar, bu onlara ayrı bir güç veriyor, hep hor görülen, itilen- kakılan kadınlardan farklılar artık. Tiger nasıl insanları kendine yalvarır hale getirebileceğini, gücün yaptırabildiklerini Vanilla’ya gösteriyor. Önce her şeyi eline yüzüne bulaştıran Vanilla giderek bundan zevk almaya başlıyor. Bir Avm de müşterilerin üstlerini arıyorlar, hoşlarına giden gençlerin popolarına dokunmak, bazılarını çırılçıplak soyup zevklenmek, arada da biraz paralarını almak, sonra biraz kavga döğüş, Vanilla’nın gücün farkına varmasına neden oluyor, bu da giderek hayatının merkezi olmaya başlıyor. Gittiği Security okulundan atılıyor, hemen kendine bir gang kurup, sokakların efendisi olmaya çalışıyor.

Jakob Lass çoktandır özlediğimiz Thelma ve Louise’den beri raslayamadığımız iki kadının yasadışı hayatlarını konu ediyor. Önceki filmi Love Steak ile büyük sükse yapan genç yönetmen Mumblecore akımının Avrupa temsilcisi gibi. Aynı zamanda Fogma (dogma akımının bir türü) bağlı olan yönetmen birçok sahneyi, oyuncularına sadece neler olmasını istediğini söyleyerek, onlardan duruma uygun davranmalarını, çekim mekânında bulabildikleri eşyalarla yetinmelerini bekliyor. Bu da oyuncuların sınırsız bir özgürlük duygusuna sahip olarak, tavırlarının, diyaloglarının özgün ve yaratıcı olmasını sağlıyor. Filmin zaten anarşist tandanslı öyküsü ile formunun uyuşması, ortaya seyri zevkli, ferahlatıcı, dinamik bir oyun çıkartıyor.

Tiger Meggie’yi uslu kız olmaktan kurtarmaya çalışırken, onun da hesap edemediği bir Canavar ortaya çıkınca bundan kendisi de ürkmeye başlıyor. Karanlık yanın (gücün) büyüsüyle, yetişkin olma sorunlarının birleşmesi sonucunda, var olan kadın rollerini reddetmeyi, baş eğmemeyi, gerekirse şiddete başvurarak kendi özgür alanını yaratmayı öğrenen Vanilla’yı artık geriye döndürmek çok mümkün görünmüyor.

Alman sinemasının geleceğini belirleyeceğini düşündüğümüz bu tazeleyici, aykırı filmi kaçırmayın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hangi filme gitmeli?

Ayhan Demirden- www.haberpodium.com

Ayhan Demirden

Sinema Eleştirmeni

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

расписание поездов светлогорск Arrive - Varış

Arrive - Varış filmi üzerine - www.haberpodium.com

Denis Villeneuve’in yeni filmi bilimkurgu alanında son yıllarda yapılan belki gerçekten Space Odyssey ile kıyaslayabileceğimiz kalibrede ayrı bir yapım. Uzay filmi deyince bir sürü saçma efektin eşliğinde lazer savaşı filan bekleyenlerin başka bir gerilimle karşılaştığı felsefi ve düşünsel önermelerin en azından daha hızlı bir fırtına (beyin) yarattığı aşikâr. Dr. Louise Banks (Amy Adams) dilbilim üzerine çalışan kızını kanser dolayısıyla kaybetmiş biraz kırgın öğrencileri ile hayata tutunmaya çalışan bilim kadını, 12 Uzay aracının dünyanın çeşitli yerlerine konumlanmasıyla göreve çağrılır. Uzaylılarla iletişime geçmesi ve niçin geldiklerini öğrenmesi beklenmektedir. Fizikçi Dr. Ian Donnelly (Jeremy Renner) ile bir ekip oluştururlar.

Ted Chiang’ın Story of Your Life adlı kısa romandan senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı filmde Kanadalı yönetmen Sapir Whorf hipotezine göre filmini oluşturuyor. Düşünce ve algıları belirleyen dildir mottosuyla zamanın Kronos (Kronolojik) olabileceği ama Aion (Dairesel) olarak ta algılanabileceğini, kahramanımız Louise’ enin bir hediye olarak böyle bir yetenekle donatıldığını anlamadan filmi tam olarak anlamak zor. Harika oyunculuğu ile Amy Adams’ın hayat verdiği kırılgan Louise uzaylılarla iletişime geçerek, her şeyin güçle ve silahla çözümlenemeyeceğini, bazen sadece karşıdakini dikkatle dinlemenin bir sürü problemi çözmeye yettiğini, varoluşumuzun birazda düşünmemizin, dilimizin sayesinde mümkün olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Mükemmel panoromalar ağlatacak kadar güzel görüntüler biraz soluk ve karanlık, bu bizi tedirgin hale sokuyor ama tedirginliğimizin asıl nedeni sound. Bir ormanın ortasındaki evinde Louise televizyon izlerken dışarıdan geçen fantomların sesini duyuyoruz, yani arkadan gelen bizim pür dikkat kesilmemize neden olan ses mimarisi öyle güzel kurulmuş ki filmin sessiz anlarında dikkatimiz ayrı bir yoğunluğa kavuşuyor ve anlamın oluşmasında başka bir katmanın oluşmasına katkı veriyor.

Çok güzel bir finale sahip olan film aynı zamanda bütün filmi kafanızda tekrar başlatmanıza neden oluyor. Amy Adams’ın sanırım Oscarla taçlanacak bir performans gösterdiği, diğer oyuncuların maalesef Adams’ın gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Beni filmde kızdıran tek şey hala eski düşman şablonlarından kurtulamamasıydı. Louise ve Amerikalı diğer bilim insanları uzaylılarla anlaşmanın çabası içindeyken sözde Ruslar ve Çinliler direk uzaylıları yok etmek için baskı yapıyor olmaları ve zaman içindeki yarışın bu gerilim üzerine kurulmaya çalışılması filmin zayıf yanıdır. Buna rağmen bana göre Stanley Kubrick’in Space Odyssey’den sonra çekilen en güzel bilimkurgusu olan bu filmi kaçırmayın.  

 

будем купаться голыми Nocturnal Animals- Gece Hayvanları

Nocturne Animals- Gece Hayvanları filmi üzerine- www.haberpodium.com

Tom Ford hepinizin bildiği gibi aslında ünlü bir modacı. İlk filmi A single man ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu ikinci filmi ile kesinlikle dikkate almamız gereken bir yönetmenle karşı karşıyayız. Gece Hayvanları mükemmel bir açılış ile başlıyor. Obez çıplak kadınların dansı, yine Amerika’nın ücra bir köşesinde, barlarından birindeyiz derken bir sanat galerisinde olduğumuzu, bunun bir performans, enstelasyon olduğunu kavradığımızda bu sanat galerisinin patroniçesi Susan ile de (Amy Adams) tanışıyoruz. Susan biraz hüzünlü, yorgun görünüyor. Eve döndüğünde eski eşinin ona adadığı romanın paketini daha açarken elini kesiyor. Yönetmen hepimizi uyarıyor, içindeki yaralayıcı bir şey. Zaten bunun öncesinde üzerinde Fragile- kırılgan- yazılı bir sandık duvara yaslanmış içindeki gizlerle dikkatimizi çekiyor.

Austin Wright’ın Susan and Tony adlı romanından uyarlanan film 7. sanat sinemanın ne kadar çok anlatma kabiliyetine sahip olduğunun kanıtı gibi. Çok katmanlı bir anlatımı başarıyla kuran Tom Ford daha ilk açılış sekansıyla bunun aynı zamanda görsel bir şölen olacağı müjdesini de veriyor. Susan romanın etkisiyle eski kocası Edward (Jake Gyllenhall) ile nasıl bir araya geldiklerini - ailesinin özellikle annesinin uyarılarına rağmen- evlendiklerini düşünürken romanda Teksas’ın ortasında karısı ve kızıyla serserilerin tacizine uğrayan Tony’nin macerasına doludizgin giriyor. Susan’ın annesi kızıyla Edward üzerine konuşurken Edward’ın güçsüz olduğunu, şimdi sana güzel ve romantik gelen bu yan sonra nefret edeceğin özellikler haline gelecek diyor. Hepimiz ailelerimizle yaptığımız tartışmaları hatırlarken aslında sınıfsal farkların nasıl da bir dönem sonra kendine ait davranışları içselleştirdiğine dair dokunmalar eşliğinde, aşkın sınıflar arasındaki ilişkide tek anarşist olduğunu da bize tekrar hatırlatıyor. Hepimiz kırılanın Susan olduğunu düşündüğümüz bu hikâyede, kıranın Susan olduğu kırılanın romanımızın yazarı Edward olduğu açığa çıkıyor. Belki bir intikam öyküsü olarak da okunabilecek bu hikâyede güçlü olmanın bedelleri önümüze bir bir servis ediliyor. Tony’nin üst benliği olarak da görülebilecek Şerif rolünde Michael Shannon harikalar yaratıyor filmde. (Bence Oscar’ı kesinlikle hak ediyor) Kötü adam rolünde Aaron Taylor-Johnson ise parlıyor.

Görsel sanatların sıkışmış oldukları steril mekanların zengin duyarsızlığı, artık duygulara pek fazla yer bırakmayan plakativ, iki boyutlu dünyanın albenisi ve dıştalayıcılığı, romanın usulca ama kımıl kımıl akan gerilimi, Susan kişiliğinde güçlü ve sahip olmanın mutlu olmaya yetmediği, annesinden miras hüzünlü gözlerinin belki de kaderi olduğu… Hepsini bize Ford öyle güzel anlatıyor ki, ağzımızda buruk bir tat, Edward’ın ölmemiş, intihar etmemiş olduğunu dileyerek salonu terk ediyoruz. Bu senenin en güzel sürprizlerinden biri olan bu muhteşem filmi kaçırmayın.