http://f-star.com.ua/love/golaya-pisya-zheni-video.html голая пися жены видео                    

евпатория фото карта İsviçre'deki haber kaynağınız.

İsviçre’de Eğitimin En Alttakileri; Türkiyeli Göçmenlerin Çocukları

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Türkiyeli göçmen topluluğunun büyük bir çoğunluğu (% 83), sürekli kalıcı oturum anlamına gelen C oturumuna sahip. Peki kalıcılığın göstergelerinden biri olarak algılanan bu durum göçmenlerin çocuklarının eğitimine nasıl yansıyor? Ağırlıkla Almanca konuşulan büyük kent ve çevrelerinde yoğunlaşan Türkiyeli göçmenlerin çocukları eğitim olanaklarından yeterince yararlanıyorlar mı? Diğer göçmen toplulukların çocuklarına göre eğitim durumları nasıl bir evrim geçiriyor?

Adres; düşük seviyeli sınıflar

İsviçre ve başka ülke vatandaşı öğrencilerle karşılaştırıldıklarında zorunlu eğitim yaşındaki Türkiyeli öğrenciler ağırlıkla (% 55) düşük seviyeli sınıflarda yoğunlaşmaktadırlar. Grafikte de görüldüğü gibi (Grafik 1), İsviçre vatandaşı yaşıtlarına (% 23) göre iki misli daha fazla düşük seviyeli sınıflarda eğitim almaktadırlar. İtalyan (% 37), İspanyol (% 40) ve Portekizli (% 48) göçmen çocuklarla karşılaştırıldığında bu fark, farklı derecede de olsa, Türkiyeli öğrenciler aleyhine kendini koruyor. Akdeniz ülkesi bu üç göçmen topluluğun çocuklarından sadece Portekizli öğrencilerin durumu, artı 7 puan gibi bir farka rağmen, Türkiyeli öğrencilerin durumuna biraz benziyor.  Yüksek seviyeli bir sınıfa erişen Türkiyeli öğrencilerin sayısı (% 37); İsviçreli (% 67), İtalyan (% 44) ve İspanyol (% 44) öğrencilere göre hayli düşük, Portekizli öğrencilerle ise hemen hemen aynı düzeyde. 

Grafik 1: Zorunlu eğitim çağında bulunan öğrencilerin 8. sınıf seviyesi ve milliyete göre dağılımı, 2013-2014, (% olarak)

Isvicre'de egitim-www.haberpodium.com

Kaynak : İsviçre İstatistik Kurumu, OFS (2015)

расписание варшава минск Türkiyeli öğrenciler genellikle meslek eğitimi alanlarında yoğunlaşıyorlar

Zorunlu eğitim yaşındaki Türkiyeli öğrencilerin, öğrenci eğilimlerinin belirlendiği bu ilk aşamada, ağırlıkla düşük seviyeli sınıflarda yoğunlaşması onların zorunlu eğitim sonrası eğitimlerini ciddi bir şekilde etkilemektedir. Bu yüzden, Türkiyeli öğrenciler genellikle bir meslek için gerekli kapasite sertifikasıyla yetinilen meslek eğitimi alanlarında yoğunlaşıyorlar. Bu meslekler oldukça geniş ve farklı alanları kapsamaktadır; sanayi desinatörü,  kalorifer ve su tesisatçısı, laborant, metal ustası, fırıncı, duvarcı, eczacı kalfası vb. gibi. Ön çıraklık eğitiminde kız öğrenciler erkek öğrencilere göre ezici bir çoğunluk teşkil ediyorlar. Ayrıca geçici ara çözüm ve genel lise kategorilerinde de erkekler göre göreceli bir fazlalık oluşturuyorlar. Meslek eğitimde ise kız ve erkek öğrenciler arasında  sayısal dağılım acısından çok büyük bir fark yok (grafik 2).

Grafik 2: Zorunlu eğitim sonrası eğitimin ilk yılında Türkiyeli öğrencilerin bazı eğitim bölümlerine ve cinsiyete  göre dağılımı, 2013-2014, (% olarak)

Isvicre'de egitim-www.haberpodium.com

Kaynak : İsviçre İstatistik Kurumu, OFS (2015)  

порно женщина с пиздой вместо рта смотреть Eşitsizlik ve ayrımcılık; dezavantajlı konumun besinleri 

Türkiyeli ikinci ve üçüncü kuşağın eğitim düzeylerinin düşüklüğü sadece sosyal statülerine ve eğitim düzeyi düşük ebeveynlerinin göç ülkesi dilini yeterince bilmemelerine veyahut ta öğretmenlerin ilgisizliğine bağlı bir olgu değil. Bu alanda yapılan araştırmalardan öğreniyoruz ki, İsviçre’de ortaokul öğretmenleri veya çıraklık ustaları isminden yabancı olduğu anlaşılan bir genci, eşit sonuç durumunda bile,  İsviçreli arkadaşlarına göre eşit bir şekilde değerlendirmiyor ve daha sıkı bir notlandırmaya tabi tutuyorlar (Fibbi ve Kaya 2004).

Meslek eğitimlerini tamamlayan Türkiyeli gençler iş piyasasına ilk adımlarını attıklarında karşılaştıkları en önemli engellerden birisi de milliyet temelinde ayrımcılığa maruz kalmalarıdır. 2004 yılında Almanca konuşulan kantonlarında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, meslek eğitimlerini yeni tamamlamış Türkiyeli gençler, ilk iş başvurularında İsviçreli yaşıtları karsısında yüzde 30 gibi net bir ayırımcılığa maruz kalıyorlar. Başka bir deyimle, Türkiyeli bir genç kendisiyle aynı eğitimi almış,  İsviçreli yaşıtıyla yaptıkları ilk iş başvurularında, Türkiyeli gencin İsviçreliye göre her üç başvurusunun biri olumsuz sonuçlanıyor. Yüzde otuzluk bu net ayrımcılık durumuna Türkiyeli gençlerin başvurularında karşılaştıkları farklı muamele oranında eklersek (% 22) yüzde 52 oranında  bir “aleyhte muameleye” maruz kaldıklarını görebiliyoruz. Bazı Avrupa ülkelerinde Türkiyeli ikinci kuşağın karşılaştığı ayrımcılık konusunda dolaylı bir karşılaştırma olanağı veren bu çalışmaya göre, İsviçre’deki Türkiyeli ikinci kuşağın Almanya’dakilerine göre iş piyasasında daha çok ayırımcılığa uğradıklarını göstermektedir (Fibbi ve diğerleri 2003).

İkinci kuşak üzerine yapılan daha güncel araştırmaların sonuçları maalesef bu verileri aradan geçen zamana rağmen doğrulamaktadır. Zürich ve Basel kantonlarında yaşayan ve ankete katılan Türkiyeli ikinci kuşağın yarıya yakın bir kısmı hayatlarında arada sırada, yaklaşık % 10’u ise sık sık ayırımcılığa maruz kaldıklarını belirtmektedir. Her iki kantonda da Türkiyeli ikinci kuşak erkekler kadınlara göre daha çok ayırımcılığa maruz kaldıklarını belirtiyorlar. Ankete katılanların büyük bir çoğunluğu (% 61) maruz kaldıkları ayrımcılığın sebebini kendilerinin “etnik köken ve kültürel” bağlarıyla, yüzde 36’sı ise dinsel aidiyetleriyle ilişkilendiriyor (Fibbi ve diğerleri 2015).

http://tihanyoazis.hu/tech/tramvay-nizhniy-novgorod-novosti.html трамвай нижний новгород новости Başarının sırrı; ailelerinin sosyoekonomik durumu

Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkelerinin tersine, İsviçre’de göçmen çocuklarını konu eden araştırmalar çok fazla ilerlermiş değil. İsviçre’de 80 ve 90 yıllarda yapılan araştırmalar ise daha çok çocukluk veya ergenlik çağı ve gençlik üzerine yoğunlaşmakta. Araştırmaların büyük bir kısmı göçmen çocukların eğitimle ilgili sorunları ve performansları, sosyalizasyon ortamımdaki kimlik sorunları, meslek eğitimlerini veya ikinci kuşağın meslek ve yetişkin hayatına adım atmalarını incelemektedirler .

Göçmen çocukların eğitim performanslarını araştıran çalışmalar her ne kadar göçmen çocukların eğitim düzeylerinde ebeveynlerinin eğitim düzeylerine göre göreceli bir iyileşme gözlemlese de, bu iyileşmenin çok yavaş geliştiğinin altını çizmektedirler (Lanfranchi 2002; Lischer 2003) . İstatistik analizler göçmen çocukların İsviçreli çocuklara göre eğitimlerinde daha az başarılı olduklarını gösterirken, bu olgunun çocukların ait oldukları milliyetleriyle değil daha çok onların içinde bulundukları sosyo-ekonomik konumlarıyla açıklanabileceğini işaret etmektedirler (Fibbi ve Kaya 2004; Hoffmann-Nowotny 1985 . Diğer taraftan, eğer köken ülke eğitim sistemi ile göç ülkesi eğitim sistemi arasında benzerlikler varsa, eğitiminin bir kısmını kendi köken ülkelerinde geçiren çocukların İsviçreli çocuklarla olan başarısızlık farkını biraz azaltıyor (Rastoldo ve Rey 1993) .

Zürich Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının yaptığı çalışmalar bu genel gözlemin Türkiyeli göçmen çocuklar için de geçerli olduğunu göstermektedir (Hämmig 2000; Sonderegger 2001; Stieger 2000) . Türkiyeli göçmen çocukları sadece İsviçre vatandaşı yaşıtları karşısında değil, en eski göçmen gruplarından biri olan İtalyan göçmen çocukları karşısında da önemli derecede eşitsiz bir durumdalar; her hangi bir kalifikasyona sahip olmadan daha erken çağda eğitimlerini yarıda bırakıp işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalıyorlar. Her ne kadar İsviçre’de doğmuş Türkiyeli ikinci kuşaktan erkek gençlerin meslek eğitim performansları İtalyan yaşıtlarına yakınlaşsa da, Türkiyeli genç kadınlar için aynısını söylemek mümkün değil.

http://www.electromontag.in.ua/community/bolit-pod-levim-rebrom-chto-delat.html болит под левым ребром что делать İkinci kuşağa göre farklı din ve inançların bir arada yaşaması toplumsal bir zenginlik

Araştırmalar 2000’li yıllarda İsviçre’de gözlemlenen “Türk imajı sorunu”nun ikinci kuşaktan gençleri ya kendilerine bir “alt-kültürel kimlik” oluşturmaya  ya da dinsel bağlarını keşfetmeye ittiğini belirtmektedirler (Juhasz et Mey 2003).  Ne var ki birçok Avrupa ülkesinde birden gerçekleştirilen ikinci kuşak üzerine en kapsamlı ve en güncel bir anketin İsviçre’ye ilişkin sonuçları Türkiyeli gençlerde hiçbir şekilde “dinsel dirilme” diye tanımlanabilecek bir durumun oluşmadığını işaret etmektedir (Fibbi ve diğerleri. 2015).  İsviçre'nin Zürich ve Basel kantonlarında yaşayan ve ankete katılan Türkiyeli ikinci kuşağın çoğunluğu (ortalama % 58) örneğin farklı din ve inançların bir arada yaşamasını toplumsal bir zenginlik olarak görmektedir. Bu oran, kendilerini Sünni mezhebine mensup olarak  algılayan Türkiyeli gençlerde % 66, Alevi inancına mensup gençlerde ise % 70’tir  (Fibbi ve diğerleri 2015).

порно-фото нудистов с детьми Eğitimde fırsat eşitliği; ulusal birliğin çimentosu

Isvicre'de egitim-firsat esitligi-www.haberpodium.com

Gittikçe derinleşen toplumsal çeşitliliğin ihtiyaçlarına göre kendisini değiştirmesi gereken alanların başında şüphesiz eğitim alanı gelmektedir. Zira genel bir toplumsal uyumu sağlamanın olmazsa olmaz koşulu ancak toplumun her bireyinin, cinsiyet, aidiyet, milliyet ve sosyo-ekonomik durumundan bağımsız olarak, kendisini geliştirme olanaklarından eşit bir şekilde yararlanabilmesiyle mümkündür. Eğitimde fırsat eşitliği diye tanımlanan bu olgu, doğal olarak her şeyden önce göç toplumunun eğitim sistemi ve kurumlarının sorumluluğu alanına girmektedir. Bu aynı zamanda da, eğitim sistemi ve kurumların kendilerini toplumsal gerçekliğin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden düzenlemek zorunda olduğu anlamına gelmektedir. Elbette ki bu çaba, kalıcı sonuçlar almayı hedefleyen ve uzun bir sürece yayılacak “kurumların kendilerini açmaları” perspektifiyle desteklenmek zorundadır. Bu süreçte, öğretmenlerin kültürler arası eğitimi destekleyen yetilerinin artırılması ve göçmen ailelerin çocuklarının eğitimine destek verebilecek yetilerle donatılmaları son derce önemlidir.

İsviçre’de göçmen çocukların okul performanslarının iyileştirilmesi çabaları onların dil yetilerinin güçlendirilmesi ekseninde yoğunlaşmaktadır. Bu durum İsviçre’nin genelde dil öğrenme eksenli entegrasyon politikası ile de son derece uyumludur. Bu yüzden de, genel entegrasyon politikasında ön görüldüğü gibi, göçmen çocukların eğitimde alanındaki başarıları da ağırlıkla bireylerin sorumluluğuna gönderme yapmaktadır, özellikle de ailelerin. Böyle bir sorumluluğun öneminin değerini küçümsemeden, ailelerin içinde bulundukları sosyoekonomik konumlarını dikkate almayan, iyileşme öngören önlemleri içinde barındıran daha kapsamlı entegre politikalarla desteklenmeyen bir  yaklaşımın pek başarılı olamayacaktır.

http://bairropontealta.com/tech/oboznachenie-datchikov-na-sheme.html обозначение датчиков на схеме Çocukların eğitimi Türkiyeli sivil toplum kuruluşların da önceliği olmalı

Göçmen çocukların eğitiminin eğitim kurumlarının dışında sivil toplum örgütlerinin de ilgi alanında olması son derece önemlidir. Ne var ki, ağırlıkla klasik dernekçilik etrafında örgütlenmiş Türkiyeli sivil toplum kuruluşları üstlerine düşen böylesi bir toplumsal rolü üstlenmekten çok uzaktadırlar; ne maddi ve insani kaynakları buna müsait, nede böylesi bir rol üstlenmek düşüncesi faaliyet öncelikleri arasında bulunmaktadır. Sonuç itibariyle Türkiyeli öğrenciler kendi toplumlarından gelebilecek böylesi bir yardımdan maalesef maruz kalmaktadırlar. Kaynak eksikliği vb. gibi temel faktörlerin yanında, Türkiyeli derneklere yönelik çocukların eğitim başarılarını etkileme konusundaki sorumluklarını hatırlatabilecek duyarlılık çalışmasının yokluğu da önemli bir rol oynamaktadır.

Entegrasyon politikalarının gittikçe asimilasyon eksenine çekildiği günümüzde, Türkiyeli sivil toplum örgütlerini, eğitim alanında şekillenen toplumsal tasarımlara daha güçlü bir şekilde taraf olmayı gerektiren önemli bir toplumsal görev beklemektedir.

 

транспортная карта для льготников липецк Kaynakça

Fibbi, Rosita ve diğerleri (2015). The New Second Generation in Switzerland. Youth of Turkish and Former Yugoslav Descent in Zurich and Basel. Amsterdam: Amsterdam University Press B.V.

Fibbi, Rosita ve Bülent Kaya (2004). «Second generation immigrants from Turkey in Switzerland.» Zeitschrift für Türkeistudien, 16(1/2): 217-239.

Fibbi, Rosita, Bülent Kaya ve Etienne Piguet (2003). Le passeport ou le diplôme ? : étude des discriminations à l'embauche des jeunes issus de la migration. Neuchâtel: Forum suisse pour l'étude des migrations et de la population.

Hämmig, Oliver (2000). «Die zweite Ausländergeneration in der Schweiz : Strukturelle Integration, Anomie und Anpassungsformen», in  Ausländerintegration in Deutschland : Vorträge auf der 2. Tagung (...). Wiesbaden: BiB, Bundesinstitut für Bevölkerungsforschung beim Statistischen Bundesamt, s. 97-124.

Hoffmann-Nowotny, Hans-Joachim (1985). «The second generation of immigrants : a sociological analysis with special emphasis on Switzerland», in  Guests come to stay : the effects of European labor migration on sending and receiving countries. Boulder: Westview Press, s. 109-133.

Juhasz, Anne ve Eva Mey (2003). «"Desintegration" oder "gelungene Integration" der Zweiten Generation ?» Schweizerische Zeitschrift für Soziologie, 29(1): s. 115-139.

Lanfranchi, Andrea (2002). Schulerfolg von Migrationskindern: Die Bedeutung familienergänzender Betreuung im Vorschulalter. Opladen: Leske + Budrich.

Lischer, Rolf (2003). «Integrierte Fremde?: eine statistische Antwort : ausländische Kinder und Jugendliche im schweizerischen Bildungssystem.» Studien + Berichte, 19A: s. 11-23.

OFS, Office fédéral de la statistique (2015). «Population étrangère - Aperçu général, www. bfs.ch.».

Rastoldo, François ve Frédéric Rey (1993). Les filières après la classe d'accueil. Cenevre: Centre de recherches psychopédagogiques.

Sonderegger, Ralf (2001). Der Islam in der westlichen Diaspora - am Beispiel der türkischen zweiten Generation in Zürich. Zürih.

Stieger, Cindy (2000). Ethnizität : am Beispiel der türkischen und italienischen zweiten Generation im Kanton Zürich. Zürih.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Adalet ve Çeşitlilik

Isvicre haberleri-Bülent Kaya-www.haberpodium.com

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

русские телки на кастинге порно Adalet ve Çeşitlilik

 

Göçün İsviçre’nin kültürel çeşitliğini daha da güçlendirdiğini söylemek, yediden yetmişe  herkesin hemfikir olacağı bir tespit. Göçler toplumun değer ve inançlar sistemini, dini referanslarını, algılama biçimlerini ve davranış kurallarını önemli derecede çeşitlendirdi ve karmaşıklaştırdı. İngiliz sosyolog Steven Vertovec bu durumu “süper-çeşitlilik” (super-diversity) deyimi ile ifade ediyor. Bu süper-çeşitliliğin temel insan haklarına saygılı demokratik bir toplumda özgürlük ve eşitlik prensiplerini zorlamaması gerektiği düşünülebilinir. Ne var ki birçok göç ülkesinde olduğu gibi İsviçre’de de kültürel çeşitlilik, birçok toplumsal alanda olduğu gibi, deyim yerindeyse adeta adalet alanına meydan okuyor.

если все возможные значения дискретной случайной величины Adalette uzlaşıcı çözümler

İsviçre Federal Mahkemesi kültürel özelliklerinden dolayı bazı yasal zorunluklardan muaf tutulma talepleri konusunda bir karar vermek zorunda kaldı. Sih birisinin türbanından dolayı motosiklet kullanırken kask takma mecburiyetinden muaf tutulup tutulamayacağı, dini nedenlerden dolayı Müslüman kız öğrencilerin yüzme kurslarına katılmama haklarının olup olmadığı ilk akla gelen örneklerden sadece iki tanesi. Gelecekte bu tür taleplerin gittikçe artacağı ya da talep edilmemesi için yasaklayıcı ve zorlayıcı yasal önlemlerin gündeme getirileceği (Burka tartışmalarında görüldüğü gibi) işaretlerini şimdiden görebiliyoruz.

Aslında, bu tür gelişmelerin olmasında şaşırılacak bir durum yok. Zira demokratik ve liberal toplumlarda temel insan hakları “kültürel” sürtüşme ve tansiyonlardan kaynaklanan sorunlara aranacak çözümlerin de temel çerçevesini oluşturur. Ne var ki, kalkış noktası insan hakları olan her hukuki çözüm önerisi herkes tarafından adaletli bulunmuyor. Örnek: İsviçre Federal Mahkemesi’nin iki Müslüman öğrencinin dini-motifli gerekçelerden dolayı jimnastik derslerinden muaf tutulabileceği yönünde verdiği kararı (Federal Mahkeme 1993 yılındaki bu ilk kararını yıllar sonra tam zıt bir kararla bozdu) kadın örgütleri ciddi bir şekilde eleştirdi. Feminist çevrelere göre, eğer bireysel bir hak ortak toplumsal değerlerle bir uyumsuzluk teşkil ediyorsa, cinsler arası eşitlik prensibi din özgürlüğü prensibinden önce gelmelidir. Aynı şekilde, Federal Mahkeme’nin 1997 yılında bir kadın öğretmenin ders esnasında başörtüsü takmasını yasaklayan kararına bazı çevreler din özgürlüğü ilkesinin ihlal edildiği düşüncesiyle karşı çıktılar.

Isvicre haberleri-www.haberpodium.com

Bir temel hakkın (örneğin cinsler arası eşitlik ilkesi) korunabilmesi için özgürlüklere (örneğin din özgürlüğüne) belli sınırlandırmalar getirilmesi prensip olarak ne derece doğrudur ve kabul edilebilinir? Veyahut da, herhangi bir sınırlandırmaya gerek kalmadan, özgürlük prensibinin eşitlik prensibiyle bazı koşullarda uzlaşması mümkün kılınamaz mı?

Kanada adalet sistemi, “makul uygunluk” (reasonable accommodation) diye adlandırdığı bir uygulamayla, günlük yaşamın daha sıradan bazı alanlarında kültürel çeşitlilikten doğan sürtüşmelerin uzlaşıcı çözümlerle aşabilmenin mümkün olabileceğini göstermektedir. Bu prensibe göre, örneğin Müslüman bir öğretmen veya öğrenci özel veya kamu okulunda isterse hicab takabilir. Ancak otobüs sürücüsü otobüs kullanırken güvenlik nedenlerinden dolayı hicab takamaz.

Başka bir örnek: belediye havuzları dini motiflerden dolayı erkeklerle aynı havuzu paylaşmak istemeyen kadınlar için özel saatler belirleyebilir. Fakat bir erkek dini nedenlerden dolayı kadın polisin hizmetini reddedemez.

Bu yaklaşım tarzı, “özgürlük mü daha önemli yoksa eşitlik mi?” ikilemine sıkışıp kalmadan, kültürel çeşitlilikten kaynaklanan bazı sürtüşmelere çoğunluğun kabul edebileceği ve özgürlükle eşitlik ilkesi arasında bir “ara yol” bulunabileceğini göstermektedir. Bu durumda, kültürel çeşitlilik adalet sistemine belli bir dinamik kazandırabilir, ona başka adalet algıları ile yüzleşerek kendi adalet anlayışı üzerine düşünme fırsatı vermiş olur. Aynı zamanda da, toplumsal kültürel çeşitlilik egemen çoğunluk kültürüne asimile olma gibi bir zorlamayla karşı karşıya kalmadan kendi özellikleriyle toplumda yer bulabilir, toplum tarafından kabul görebilir.

расписание поездов светлогорск Ceza davaları ve kültürel savunma

будем купаться голыми isvicre haberleri-www.haberpodium.com

Bir an için, erkek çocuğunuzu sünnet ettirdiğiniz için İsviçre Ceza Kanunu’nun 122. maddesi gereğince hakkınızda çocuğunuzu kasten darp etmekten ve yaralamaktan dolayı dava açıldığını varsayınız (şimdilik böyle davalar yok). Tepkiniz ne olur? Kendinizi hangi argümanlarla savunursunuz? “Bizim gelenek ve göreneklerimiz, dinimiz böyle emir eder” diyerek başlarız söze. Sonra da, kültürümüze saygı gösterilmesinin gerekliliğine vurgu yapan tonlarca argüman sıralarız.

Peki, nedeni yine kültürel bir motivasyona dayandırılarak yapılan kadın sünneti için de, “bu kültürel bir uygulamadır, saygı duyulmalıdır” diyebilecek miyiz? Elbette ki hayır! (İsviçre ceza kanunu bu uygulamayı yasaklamıştır). Veyahut da “gelenek ve göreneklerimizde zaten var” diyerek namus cinayetlerini meşru görecek miyiz? Tabi ki hayır! (zaten ağır cezalık olan bu durum hiç bir gerekçeyle de savunulamaz). Ağırlıkla ceza davalarında yapılan kültür eksenli bu tür savunmalara Anglosakson dünyasında “kültürel savunma” (cultural defense) denilmektedir.  

Medeni hukukun tersine, ceza hukuku prensip olarak kültürel müzakereye marj alanı bırakmamakta   ve “kültürel savunma”yı formel açıdan kabul etmemektedir; milliyet, din, etnik gibi aidiyet özelliklerinden hareket edilerek cezalık bir vakanın farklı değerlendirilmesi ve algılanması modern ceza hukukunun işleviyle bağdaşmaz. Ama bu durum, kültürel argümanın ceza davalarında hiç bir koşulda dikkate alınmadığı anlamına gelmemelidir. Tıpkı erkek sünnetinde olduğu gibi.

Göçler devam ettikçe “süper-çeşitlilik” şüphesiz daha da derinleşecek. Her kültürün kendi özellikleriyle yaşamak istemesi toplumsal olan her şeyi daha da karmaşıklaştıracak. Ucuz ve basit cevaplar şimdiden yetersiz kalmaya mahkumlar. Hukuk alanında bile...

 

 

 

 

 

 

 

Göç ve Terörizm

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Patlamaya Hazır Potansiyel Bomba mıyız?

Göç kökenli IŞİD bombacılarının batı başkentlerinde kendilerini arka arkaya patlatmalarıyla oluşan terör ortamı "göç ve güvenlik" ilişkisini yeniden gündeme getirdi. Yeniden diyoruz çünkü bu ilişki son gelişmelere özgü yeni bir şey değil. Göçler tarihine kısa bir göz atarsak göç olgusunun sürekli bir "güvenlik" endişesiyle ele alındığını gösteren birçok örneğe rastlayabiliriz. 

Örneğin 20.yy başlarında, başta ABD olmak üzere birçok Batı Avrupa ülkesinde, İtalyan göçü aracılığıyla mafya faaliyetlerinin göçmenler nezdinde yaygınlaşıp kalıcılaşacağı ve bu yüzden de ülkelerinin kamu düzeni için ciddi bir tehlike oluşturacağı endişesini ifade eden cümleler yediden yetmişe herkesin ağzında sakız gibi çiğnenirmiş. Fazla gerilere gitmeye gerek yok. 80’li yıllarda Türkiye'den gelen göç dalgasının "Türk-Kürt çatışması"nı Avrupa göç ülkelerine sıçratacağı, kamu düzenini bozup insanların huzurunu kaçıracak bir olgu olarak algılanması hala hafızlarımızda canlıdır. 

11 Eylül 2001'de New York'taki İkiz Kuleler'e ve Pentagon'a yapılan terör saldıranlarından sonra göç ve güvenlik ilişkisi bir adım daha ileriye götürülerek terörizmle bağı ekseninde değerlendirilmeye başlandı. Oysa ki El-Kaide'ye bağlı kişilerce gerçekleştirilen bu “İslam motifli” terör saldırılarının olduğu dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin aldığı göçün yüzde 95’ine yakın bir kısmını, terörist faaliyetlerle hiç bir bağları olmayan Katolik Meksika veya diğer Latin Amerika ülkelerden gelen göçler oluşturmaktaydı.

Paris ve Brüksel’deki son terör saldırılarından sonra göçün güvenlik sorunuyla ilişkilendirilmesinde yeni olan bir şey yok mu? Elbette var. Güvenlik kaygısı daha derin ve kapsamlı bir boyut kazandı. Pek dillendirilmese de, her an ve herhangi bir yerde terör saldırısının kurbanı olunabileceği gibi bir risk algısına ve terörün ilk kez yaşam tarzımızı ve günlük yaşantımızın seyrini tehdit edebileceği hissine kapılmaya başladık. 

Bu his ve duyguların gelişmesinde göç olgusunun bir arka plan olarak belirmesi, IŞİD bombacılarına lojistik her türlü kaynak oluşturan referans yeri ile mülteci dalgasının geldiği kaynağın (ağırlıkla Suriye) aynı olmasının payı elbette ki göz ardı edilemez. Ayrıca IŞİD bombacılarının ikinci veya üçüncü kuşaktan göçmen kökenli Fransız veya Belçika vatandaşları olması bu arka planın öneminin gerektiğinden fazla abartılmasını kolaylaştırdı.

Peki bu gelişmeler göçü ve terörizmi bundan böyle bir elmanın iki yarısı gibi algılamamız için yeterli bir neden midir? 

İngiltere'de Warwick Üniversitesi bünyesinde yapılan ve geçtiğimiz Şubat ayında Journal of Politics’te sonuçları yayımlanan “Göç Teröre Yol Açıyor mu? “ adlı araştırma, kapsamı ve metodolojik özelliğiyle bu alanda ciddi bir bilimsel kaynak oluşturuyor. Araştırma 145 ülke arasında 1970-2000 yıllarında yaşanan göç hareketlerinin ve göç veren ülkelerde gerçekleşen terör saldırılarının Dünya Bankası’nda bulunan verilerinin analizini yaparak, ülkeler arasında göç hareketi eksenli bir “risk düzeyi” endeksi oluşturuyor. Elde edilen endeksle araştırmacılar şu soruya cevap arıyorlar; ülkeler arasında terörün yayılmasına göç yardımcı oluyor mu?

Elde edilen bulgular son derece açık ve net; “Göç terörizmin bir kaynağı değildir”. Bu sonuca göç ve göçmen karşıtı tavrı ile öne çıkan Macar Başbakanı Viktor Orban gibi “Avrupa’ya yönelen yasadışı göçle terörizmin yaygınlaşması arasında acık ve kesin bir bağ vardır” diye düşünen, peşin bir yargıya sahip ve her hangi bir bilimsel kanıta dayanmadan ileri sürülen popülist yaklaşımın katılmasını beklemek elbette mümkün değil. Bu mantık “her göçmen veya göçmen kökenli kişinin bir gün kendini patlatacak potansiyel bir bomba olmaması için hiç bir neden yoktur” gibi saçma ve aptalca bir görüşü ima etmekten çekinmez. 

Oysaki, aynı araştırmaya göre, “göç terör saldırılarının değil artmasına azalmasına bile neden olabilir”. Araştırmayı yöneten Warwick Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Uluslararası İlişkiler bölümü profesörü Vincen Bove bu konuda şöyle bir değerlendirme yapıyor: “ Bu sonucun şaşırtıcı bir yanı yok. Göçmenler bir ülkeden başka bir ülkeye göç ettiklerinde, orda yeni yetiler, bilgiler ve perspektifler elde ediyorlar. Bütün bunlar teknik gelişmeyi, yeni fikirlerin yayılmasını ve sonuç olarak da ekonomik gelişmeyi teşvik ediyor”, diyor ve ekliyor: “Eğer ekonomik gelişmenin aşırılığın azalmasına katkı yapan bir etken olduğunu düşünüyorsak o zaman göçün pozitif bir etki yaratacağı fikrine de katılmamız gerek”. 

Hatta bu düşünceyi siyasi alana çekerek, göçün -en azından Avrupa’da- siyasi göçmenlerin radikal politik faaliyetlerini belli bir zamandan sonra de-radikalize ettiğini ileri sürebiliriz. Bunun kanıtı olarak da Avrupa’daki Türkiyeli bir çok sol örgütün, tabiri caizse gelirken bavullarında getirdikleri, çoğu zaman şiddet eksenli radikal siyasi faaliyetlerinin ve düşüncelerin zamanla nasıl bir de-radikalizasyona uğradıklarını gösterebiliriz. Silahlı mücadele eylemlerine duyulan romantik sempatiler yerlerini anti-şiddet teorilerine, daha akılcı söylemlerle ilişkilendiren düşünce ve tavırlara bıraktı. Üstelik, göç ortamında beliren bu eğilim kısa bir sonra kendine Türkiye’de de belli bir zemin bulabildi. 

Yazımızı şöyle bir soru ile sonlandıralım. Birinci kuşak için politik olarak de-radikalizasyon rolü oynan göç ortamı neden ikinci ve üçüncü kuşak için siyasi radikal eğilimlerle buluşma riski oluşturuyor? Bu soruyu tartışmak ayrı bir yazı konusu. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Müslüman Göçmen Gençlerin Radikal İslam’la Flörtü

Bülent kaya-www.haberpodium.com

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

İkinci ve üçüncü kuşağı göç ortamında radikal eğilimlere yönelten faktörler nelerdir? Başka bir deyişle, Avrupa’da Müslüman genç kuşağın, çok az da olsa belli bir kesiminin IŞİD’e katılacak derecede radikalleşmesini nasıl açıklayabiliriz?

Avrupa’da  göçmenlerin kriminalite ile ilişkisi üzerine yapılan araştırmalara göre, İsveç hariç birçok göç ülkesinde, ikinci kuşağın suç işleme oranı birinci kuşağa göre daha fazla. Bu bulgu, Amerika’da göçmen gruplar üzerinde yapılan araştırmalar tarafından da teyit edilmiş. Birinci kuşak ikinci kuşağa göre yüzde 50, ikinci kuşakta üçüncü kuşağa göre yüzde 25 daha az, şiddet barındıran bir suç işleme eğilimindedir. Bu sonuçlardan hareketle, göçmen genç kuşaklarda “radikal tavır” eğiliminin güçlü olduğu şeklinde çok genel bir kanıya sahip oluna- bilinir. Ne var ki bu durumu temel bir faktör olarak ele alıp, IŞİD gibi Radikal İslami bir örgüte katılımı açıklamaya kalkmanın yetersiz olacağının altını çizerek belirtelim. Kriminaliteye bulaşmış olmak ile radikalleşme arasında nasıl bir ilişki kurulabileceği konusuna ise biraz sonra değineceğim.

Bildiğim kadarıyla özel olarak Müslüman gençlerin Radikal İslami örgütlere katılımını araştıran bilimsel çalışmalar maalesef çok az, ama İslam ve radikal örgütler üzerine çalışmalarıyla tanınan araştırmacıların, sistematik olmasa da, birtakım gözlemleri mevcut. Ozellikle de Radikal İslam'a katılma konusuyla ilgilenen sosyolog Farhad Khosrokhavar’ın gözlemleri son derece öğretici. Bu yazı, ağırlıkla onun gözlemlerinin bir sentezi üzerine kurulmuştur.

Müslüman gençlerin radikalleşmesi İslam üzerinden bir okumayla açıklanamaz

Bilim çevrelerinde, bazıları İslami metinlerin radikal okumaya elverişli olduklarını ve bu yüzden de “İslam'ın radikalleşmesi”nden söz edilebileceğini ileri sürmektedirler. Bazıları ise Müslüman ülkelerde radikal eğilimin İslam'ı kendisine bir ideoloji olarak benimsediği, bu yüzden de daha çok “radikalliğin İslamlaşması” gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu belirtmektedirler. Bu tartışmalar, İslam ve radikalleşme ilişkisini anlamak acısından elbette ki son derece önemlidir. Ne var ki, Avrupa’daki Müslüman gençlerin radikalleşmesini İslam üzerinden okumak, yani İslam dinini kendi içindeki radikal eğilimin varlığında aramak ve anlamak yanlıştır. Böyle bir çaba islamofobi ve arabofobinin değirmenine su taşımak isteyen popülist anlayışa hizmet etmekten başka bir şeye yaramaz.

Aktör ve eylemi eksenli sosyolojik bir açıklamaya ihtiyaç var

Terör eylemlerinin dehşetinden hareketle bu eylemleri yapanları “psikopat, manyak, barbar” olarak nitelendirip ahlaki ve insani bir duruş sergileyenleri anlamamak elbette mümkün değil. Ama bu bize, onların neden bu derece radikalleştikleri olgusunu açıklamıyor. Şiddet ve terörizm üzerine çalışmalarıyla tanınan filozof ve psikolog Pierre Mannoni«bilinenin aksine, terörizm esasta gerçekliğin değil, potansiyelin tarlasında yeşerir” der. 

Islam'da radikallesme-www.haberpodium.com

Bu tespitten yola çıkarak şu soruya cevap aramaya çalışalım: bu gençler IŞİD`e katılarak, içinde yaşadıkları göç toplumlarında sahip olamadıkları hangi potansiyellerini gerçekleştirme şansı bulabildiler?

Açık cezaevi gibi mahallerde büyümek

IŞİD`e katıldıktan sonra adlarını gerçekleştirdikleri dehşet eylemleriyle duyuran İslami radikal militanlarının kimler olduğuna bakıldığında iki ana grup oluştukları hemen göze çarpıyor. Birinci grup, toplumun dışına itilip marjinalleştirilmiş, hemen hemen hepsi bir çok suça bulaşmış ve uzun süre cezaevinde kalmış gençlerden oluşuyor. Bunlar temel eğitimlerini göç toplumunda tamamlamış, her türlü suç, esrar ve eroin trafiğinin kol gezdiği, geleceğe yönelik hiç bir perspektifin tasarlanamadığı, işsizliğin ve dışlanmışlığın bu toplumun kendilerine biçtiği kötü bir “kader” olarak algılandığı kenar varoş mahallelerinde aileleriyle  birlikte yaşıyorlardı. Toplum tarafından küçümsenme, hor görülme, önemsenmemek topluma, kurumlarına ve başkalarına karşı kin ve öfke duymalarının harcı oldu. Toplumun sadece iki kurumu bu gençlerle ciddi bir şekilde ilgileniyordu: polis ve cezaevi. Onlar için suç islemek orta sınıf refahına erişmenin ve maruz kaldıkları sosyal adaletsizliğe başkaldırmanın tek yoluydu. Cezaevi ise, yaşadıkları varoş mahallelerinin kapalısından başka bir şey değildi ama bu kendilerini toplumdan tümüyle soyutlamaları için de önemli bir kaldıraçtı.

Farhad Khosrokhavar cezaevlerinin bu rolünü, gençlerin radikalleşmesine yaptığı katkıdan çok, onların başkalarına karşı duydukları kin ve öfkelerini olgunlaştırması icin olanaklar sunmasında görmektedir. Radikal İslam bu gençlere toplumun bunlara biçtiği rolü değiştirme olanağı verdi diyor, Khosrokhavar: "Toplum tarafından yargılanmışlıktan çıkıp bizzat toplumun kendisini yargılayan bir role soyundular. Hiç bir şey olmadıklarını düşündükleri bir durumda, kendilerine öz güveni olan, kutsal adaleti gerçekleştirme idealine soyunan saygın birer bireyler olabileceklerini ve bunu da kendisini dışlayan topluma göstereceklerini düşündüler. Geçmişlerinde İslam’la uzaktan yakından pek ilişkilerinin olmamasına rağmen, cezaevlerinde salafist ideolojiyle süslenmiş cihatçı yeni kimliğin “pembe hayallerini” kendilerinin eksikliğini hissettikleri daha adaletli bir yeni dünya hayalleriyle birleştirmek, toplumda kabul görmek istediler."

Ve sonrasını biliyoruz... Doğdukları, eğitimlerini yaptıkları, güçlü değerlerle bağlı olacaklarını düşündükleri, ama kendilerine dışlanmaktan başka bir şans tanımayan topluma nelere “muktedir ve kabiliyetli” olduklarını gösterdiler. Bizler, değil kendi toplumlarına insanlığa bile ne kadar yabancılaştıklarını düşünürken onlar, kin ve öfke duydukları toplumun adaletsizliğini temelden sorguladıklarına inanıyorlardı.

Anlam arayışı, post-feminizm, anti Mayıs-68

Radikal İslam’a katılan gençlerin hepsi suça bulaşmış, toplumun dışına itilmiş marjinal insanlardan oluşmuyor; eğitimlerinde başarılı olmuş, orta sınıf ailelerin çocukları da var. Bu grubu oluşturan cihatçı gençlerin Radikal İslam’la buluşmaları Suriye iç savaşından sonraya tekabül etmektedir.

Olgunlaşmamış bir ergenlik dönemi yaşayan bu gençlerin hepsi Müslüman aile çocukları değiller; mutsuz Hristiyanlar, dinle güçlü bağları olmayan Yahudi gençler, sonradan Budist olan ailelerin Budizm’in barışçı versiyonundan kopmak isteyen çocukları da Radikal İslam'ın yedek ordusuna katıldılar. Bu gençler arasında post feminist bir deneyim yaşamak isteyen, iyi ailelerden gelen genç kızlar/kadınlar da vardı. Bu deneyimle, bayağılaşmış ve basitleşmiş hayatlarına, çevresini şaşırtacak bir şekilde “yeni bir anlam” verebileceklerini düşünüyorlardı. Kutsal savaşta ölümü göze alacak kadar içten, samimi, açık yürekli ve gerektiğinde de kadınlık onurlarını koruyacak birer erkek sevgili aradılar, onların peşlerine takılıp gittiler. Bu ortak kutsal savaşta, seçtikleri erkeklerle samimi ve güvenli bir ilişki yaşayacaklarının hayalini kurdular.

Islam'da radikallesme-www.haberpodium.comBu orta sınıf gençleri göç toplumunun marjinal mahallerinin dışlanmış radikal cihatçılarının tersine içinden çıktıkları topluma kin ve öfke beslemiyorlardı. Göç toplumun kendilerini dışladığı veya istemediği gibi bir duyguya da sahip değillerdi. Kendilerini toplumun birer kurbanları olarak da görmüyorlardı. Ama bu toplumla yine de bir sorunları vardı: Norm ve Otorite. Bu kuşağın bir kısmı, 68 kuşağının otorite karşıtı değerlerinin ve çocuk hakları endeksli pratik ve söylemlerin egemen olduğu aile ortamlarında yetiştiler. Toplumsal ve kurumsal normların katılıklarından çok esneklik özelliklerinin öne çıkarıldığı koşullarda büyüdüler. Neyin tam serbest, neyin tam yasak olduğunun sınırlarının net olarak çizilemediği böylesi bir ortamda, “pozitif otorite” eksikliğiyle ergenlik dönemlerini geçirdiler.

İslam kural ve normları üzerinden, kendi vizyonlarını radikal bir şekilde gerçekleştirebilme olanağına kavuşacaklarını düşündüler. Radikal İslam’da, dokunulamaz ve mutlaklığı sorgulanamaz norm ve kurallara uyma ve bunlara göre yaşama duygusuna sahip olma fırsatını buldular. Kuralları zayıf, otoritesi güçsüz aile ve toplumsal ortamın özgürlükçü birey vurgusunun kolektif idealler için ölümü göze alan, bunun için gerekirse dünyaya bedel ödetme eylemine girişecek kişilikleri taçlandırmadığını çok iyi biliyorlardı. Ama Radikal İslam’a katılmakla, kutsallığına inandıkları katı kuralları çevresine ve dünyaya empoze edebilen birer kahraman aktörler olarak İslam tarihine geçeceklerini düşünüyorlardı. Khosrokhavar, cihatçı örgütlere Avrupa’dan katılan gençlerin bu duruşunu, 68 kuşağının anti-otoriter ideallerinin tam tersi, karşı bir duruş olarak okumanın hiçte yanlış olmayacağını düşünüyor.

İster birinci ister ikinci gruba ait olsun, bu cihatçı gençler kendilerini bulamadıkları, kabullenmedikleri veya kin ve nefret duydukları “eski” toplumlarının yerini alacak “yeni bir toplum“un “yeni bir insan”ı olma ütopyası peşindeydiler. Bu ütopyayı Radikal İslam'ın cihatçı örgütlerinin vaat ettiği “yeni-ümmet cenneti”nde gerçekleştireceklerine inanıyorlar(dı). Hayal kırıklıklarının derecesini tahmin etmek mümkün değil. Ama şu bir gerçek ki, Radikal İslam’la “yeni-ümmet” yaratılması uğruna girilen bu flört, bu gençlerin sadece hayallerini değil, fiziki varlıklarını da söndürdü(söndürüyor). Bu gençlerin daha fazla telef olmasını engellemek ise göç toplumuna ve onun kurumlarına, ama bir o kadar Müslüman göçmen toplulukların kendilerine ve kurumlarına düşmektedir. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mülteciler...Peki Şimdi Nereye?

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

Brezilyalı edebiyatçı Paulo Coelho bir eserinde “Bugün gerçekleşen her şey sonuçlarıyla geleceği etkiler (...)” der. Batı Avrupa göç toplumlarının bugününü meşgul eden bu “yeni göç” dalgası onların geleceklerini nasıl etkileyecek? Bana göre, “yeni göç” dalgasının en çok şu üç alanda ciddi etkileri olabilecek: Demografik, entegrasyon-uyum ve ırkçılık.

http://flavrful.com/dat/porno-smotret-24-chasa.html порно смотреть 24 часа Yaşlı Avrupa, genç ve dinamik potansiyel...

Avrupa toplumlarının kendilerini birer “yaşlı toplum” olarak algılamaları hiç de öznel bir olgu değil. Bu durum, demografik istatistiklerin uzun yıllardan beri işaret ettiği ve değişmeyen bir eğilimin kaçınılmaz bir sonucu. Avrupa Komisyonu’nun önemli belli konularda düşünce üretmeyi teşvik etmek için her yıl çıkardığı “Yeşil Kitap”ta da Avrupa'nın nüfus durumu hakkında artık ezberlenen şu tespiti tekrar eder durur: “Birlik benzeri görülmemiş ve sonuçları ile bütün bir toplumu derinden etkileyecek demografik altüst oluşlarla karşı karşıyadır”. Zira “Yeşil Kitap”, Avrupa Birliği’nin (AB) 2030 yılına kadar çalışma yaşına erişmiş 21 milyon insana ihtiyacı olduğuna işaret etmektedir. üstelik 2030’lara gelindiğinde AB nüfusunda bugüne göre 18 milyon daha az çocuk ve genç olacak.

AB üyesi olmayan İsviçre’de durum pek farklı değil; İsviçre’nin demografik evrimine bakıldığında görülecektir ki, 1900 yıllarda 64 yaş ve üstü nüfus toplumun yüzde 5,8’ini oluştururken 2000 yılların başında bu oran yüzde 15,5 düzeyinde. 80 yaş ve üstü grubun toplumdaki oranı ise yüzde 0.5 ten yüzde 4’e çıktı. Aynı dönemde, 15 yaşından küçük nüfusun toplumdaki oranı ise yüzde 31’den yüzde17,3’e düştü. Bu negatif demografik  gelişmenin nedenlerinden çok daha fazla sonuçları Avrupa toplumlarına “bu bizim yaşlı halimiz ne olacak?” sorusunu sordurtuyor. Zira sorun sadece emeklilik alanında reform zorunluluğu doğurmuyor aksine bütün bir iş hayatı, yaşam alanları, şehirlerin ulaşım ve alt yapı alanlarında kaçınılmaz temel değişiklikleri zorunlu kılıyor.

 “Nüfus krizi” diye adlandırmanın çok abartılı olmayacağı bu gerçeklik karşısında Batı Avrupa toplumlarının aldıkları önlemler - ki bunların başında aile yaşamı ile iş hayatı arasında denge oluşturulması ve kontrollü bir şekilde yüksek kalifiyeli göçe başvurma gelmektedir - bu krizi aşmaya yetecek güçte değiller.

Birkaç yıl yine aynı hızla devam edeceğe benzeyen bu “yeni göç” dalgasının Avrupa göçmen nüfusunu göreceli önemde artıracağı ve gençleştireceği kesin. Zira sayıları milyonlara ulaşacak yeni göçmenler ağırlıkla çocuklu genç ailelerden ve gençlerden oluşmaktadır. Göçün ekonomik sonuçları ve etkileri üzerine yaptığı çalışmaları ile tanınan Amerikalı ekonomist George Borjas “Immigration Economics” adlı yapıtında söyle bir tespitte bulunur: “Birincisi, göçün dağılımsal (distributionnal) sonuçları var: bazıları kazanır, bazıları ise kayıp eder. İkincisi, göçmenler sahip oldukları kaynaklarla en iyisini yapmaya teşebbüs eden rasyonel ekonomik aktörlerdir”. Ekonometri araştırmalarında Borjas, göçün maliyetinden daha fazlasıyla göç toplumunun ekonomisine katkıda bulunduğu sonucuna varır. Başka bir deyimle, göçün getirisi götürüsünden fazladır.

Buradan birinci tezimizi formüle edebiliriz: Avrupa göç toplumlarının bugün “derin kriz” diye adlandırdıkları “yeni göç” olgusu, yarınları için bir şans, ekonomi ve nüfusları için dinamik ve yapısal bir fırsat, refahları için de yeni bir ek kaynak olacaktır. Yeni göçmenler Batı Avrupa göç toplumlarına 1670’lerde Katolik Fransa’nın baskılarından kaçan Protestan Hugenot ve Nazi Almanya'sının zulmüne uğramış Yahudi sığınmacıların yeni yurt edindikleri ülkelerin ekonomilerine yaptıkları katkılara benzer türden katkılar yapmamaları için hiçbir neden yok.

http://academiadeidiomasfriends.es/delo/novosti-krasnoyarska-i-kraya.html новости красноярска и края Post-entegrasyon politikalarına doğru...

Batı Avrupa göç toplumları, bir fiil göç toplumu olmalarına rağmen kendilerini göç toplumu olarak algılayamama paradoksunu bir türlü aşamadılar. Entegrasyon politikalarının geliştirilmesinin özünde yatan da zaten bu olgudur.

Kendisini göç ülkesi olarak algılayan bir ülkenin bu alandaki yaklaşım tarzını göstermek için  Kanada’nın Göç, Sığınmacılar ve Vatandaşlık Bakanı John McCallum’un Şubat ayında Toronto kentinde gerçekleşen “Ekonomik Kulüp” toplantısında söylediklerini aktarmakla yetinelim. Şöyle diyor Kanadalı bakan McCallum: “Önemli olan kabul ettiğimiz sığınmacıların sayısının ne kadar olduğu değil, onları ne kadar iyi kabul edişimizdir. Yaptığımız, bu yeni Kanadalıları hoş geldin politikasıyla karşılamayı, entegrasyonlarını teşvik etmeyi ve onların yeterlileştirilmesi/güçlendirilmesini (empowerment) hedefleyen ulusal bir projedir”.

Kendilerini göç toplumu olarak algılayan ülkelerin en önemli özelliklerinden biri, yeni gelenler için öngördükleri entegrasyon politikalarının yanında kendisinin olmazsa olmaz parçası olan göçmenlerle eşitlik temelinde bir arada yaşayabilmek için toplumsal ve kurumsal bir çok alanı göç toplumunun ihtiyaç ve gereklerine göre şekillendirmesidir. Bu iki olgu, yani yeniler için entegrasyonu teşvik ederken, kurumsal mekanizmaları değişen toplumsal yapıya adapte etme, birbirleriyle hem paralel hem de iç içe bir süreç olarak işler.

AB ülkelerinde birliğe üye olmayan bir ülkede doğmuş 33,5 milyon insan yaşamakta. Bu sayıya göç ülkesinde doğmuş ikinci kuşak ve vatandaşlık hakkı elde etmiş şahıslar dahil değildir. İsviçre’de ise birinci kuşak ve ikinci kuşağın toplamı toplumun yüzde 35’ini oluşturmaktadır. Madalyanın bir yüzünü bu sayısal gerçeklik oluştururken diğer yüzünü de Vertoveç’in “süper diversity” diye adlandırdığı, derin bir sosyal ve toplumsal çeşitlik oluşturmaktadır.

Avrupa göç toplumlarının demografik yapısında göç kökenlilerin oluşturduğu bu sayısal önem ve bulunma süreleri dikkate alındığında, herkes için entegrasyon politikalarından söz etmek ne derece doğru olur? Yeni gelen bir sığınmacının ihtiyaçları ile, emekli yaşına girmiş birinci kuşağın veya ailelerinin köken ülkeleri ile bağları ulus ötesi bir karakter kazanmış ikinci veya üçüncü kuşağın ihtiyaçları arasında ne tür bir bağ olabilir ki? İkinci ve üçüncü kuşağın toplumdaki yerini “entegrasyon” perspektifi ile ele almak ne derece doğru bir yaklaşımdır? Tek ortak paydası “göç kökenli” olan farklı göçmen kategorilerin toplumsal kaynaklardan eşit bir şekilde yararlanmaları ve kendi kapasitelerini değerlendirmeleri, sektöriyel entegrasyon politikaları aracılığıyla mümkün olacağına inanmak büyük bir yanılsama.

İkinci tezimiz: Yeni gelen göçmenlerin topluma uyumlarını kolaylaştıracak entegrasyon önlemleriyle (dil kursu vb.), derin toplumsal çeşitlilikle karakterize olan göç toplumlarında genel “toplumsal uyum ve sosyal adalet” için gerekli olan politikaları bir birinden ayırmak gerek. Post-entegrasyon dönemi diye adlandıracağımız bu yeni dönemde, bütün bir toplumsal kurumlar bir nevi “çeşitlilik politikası” geliştirerek, hizmet ve servislerini toplumsal çeşitliliğin ihtiyaçlarına göre geliştirmek veya yeniden adapte etmek zorundalar. Zira, Nobel ödüllü ekonomist Amartya Sen’in dediği gibi; “Sosyo-ekonomik koşullarına göre, bireyler ne aynı ihtiyaçlara ne de bu ihtiyaçlarını giderecek kapasiteye sahiptirler”. Bu yeni yaklaşımın temel amacı, cinsiyet, köken, yaş, cinsel eğilim, fiziki durum vb. özelliklerinden bağımsız olarak herkesin kendi potansiyelini ve kapasitesini gerçekleştirecek fırsatlara sahip olabilmesinin kurumsal koşullarını yaratmak olmalıdır.

http://71visions.ch/leon/obrazets-dogovor-peredacha-imushestva-ot-uchreditelya.html образец договор передача имущества от учредителя Anti-göçmen, anti-İslam ve faşizmin ayak sesleri...

2000 yıllardan itibaren Avrupa göç toplumlarında aşırı sağın yükselişi yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve islam korkusu (islamofobi) zemininde yükseliyor. Aşırı-sağcı-ırkçı partilerden Fransa’da Front National, Avusturya’da Freiheitliche Partei, Hollanda’da Partij voor de Vrijheid son seçimlerde yüzde 20-28 arası bir oy aldı. Almanya’da cripto-nazi patentli Peiga’nın İslam korkusu etrafında örgütlenmesinin geldiği boyut son derece endişe verici; Dresden şehrinde 25 binden fazla insan Pegida’nın organize ettiği yürüyüşe katılıyor. İsviçre’de SVP/UDC’nin yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ırkçılık temelinde yaptığı propaganda ve girişimlerinin çarpıcı başarılarına epeydir zaten tanığız. Umarız ki 28 Şubat’taki “Cumhuriyetçi uyanış” ve SVP/UDC’nin yenilgisi bir istisna olmazsın. Ama unutmayalım ki, toplumun yüzde 42 si yabancılar için gerekirse hukuk ve demokratik ilkelerden vaz geçilebileceği düşüncesinde. Aşırı-sağcı-ırkçı partilerin bu tehlikeli gelişmeleri son dönemlerde İslamcı-IŞID örgütünün terör saldırıları ile birlikte toplumun geleneksel sağcı-ırkçı olarak adlandırılamayacak farklı kesimlerinde de belli bir sempati, göreceli de olsa bulabildi.

Kamuoyu araştırmaları Avrupa’da islamofobinin kaygı verici boyutta yaygınlaştığına işaret etmekte. Göçmenler arasında İslam dinine mensupların önemli bir oran oluşturduğu Almanya’da, Handelsblatt gazetesi için gerçekleştirilen bir ankette katılanların yüzde 68’i Müslümanların topluma entegre olma çabalarını yetersiz buluyor. Nüfusunun sadece yüzde 2.5’i Müslüman olan İtalya’da ise toplumun yüzde 60’ı İslam’ı “tehlikeli” bir din olarak algılıyor. Bu oran 2003 yılında yüzde 36 gibi bir orandaymış, SWG’nin anketine göre.

Bütün bu gelişmelerin işaret ettiği olgu şu: Batı Avrupa insanı, “ötekini” kimliksel düzeyde tanımlarken şimdiye kadar birbirleriyle özdeş bir şekilde kullanarak başvurduğu etnik ve milliyet aidiyetinin yerine bundan böyle dinsel aidiyeti koyuyor. Artık bir dine mensup olmak, bir millet veya etnik gruba ait olmaktan daha önemli olmaya başlıyor Avrupalının gözünde. İlginçtir ki, İsviçre basınında, siyasetçilerin ve sıradan insanların dilinde “Türkische Migrantinnen und Migranten” deyimi tümden kayıp olmadıysa da, artık çok nadir kullanılır oldu. Bu deyimin yerini “Muslime aus der Türkei” aldı. Burada şaşırılacak belki bir şey yok. Zira ırkçılık üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Robert Miles’in de vurguladığı gibi; “Batılı insanın ötekini algılaması 19.yy kadar hep dini değerler üzerinden olmuştur”.

Üçüncü tezimiz: Batılı insanın “din-gözlügü’nü tekrar takmaya başlaması ciddi bir tehlikeye işaret etmektedir: Avrupa’da ırkçılık ve islamofobi bir birleriyle işkillendirilerek gelişecektir. Artık dini aidiyetinden dolayı, özellikle de Müslüman olduğu için, insanların öldürülmeleri yaygınlaşabilecek. Yeni ırkçılıktan sonra simdi de “yeni faşizm” mi geliyor yoksa?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Suç ve ceza, öç ve adalet

Bülent kaya-haberpodium.com

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

"İyi olmuş, gebersin gitsin p...!"  Mersin'in Tarsus ilçesinde barbarca katledilen Özgecan Aslan'ın katillerinden Ahmet Suphi Altındöken'in geçen ay cezasını çektiği cezaevinde bir tabancayla vurularak öldürülmesine, görüşünü sorduğum birkaç arkadaşın verdiği tepki aşağı yukarı böyle. Bu tepkinin, örtülü bir biçimde de olsa, katilin öldürülmesine duyulan sevinci ifade ettiğinden şüphem yok. Zira, burada Özgecan Aslan'a yapılan ilkelliğin "akılsal ve duygusal" boyuttaki reddi ve kınaması, aynı zamanda da kadına karşı uygulanan cinayetlerin geldiği aşamaya duyulan tepki söz konusu. Tabii ki bunda anlaşılmayacak bir durum yok. Ne var ki, katillin cezaevinde öldürülme olayının bizi ilgilendiren bir başka boyutu daha var: öç ve adalet.

Potansiyel katliamcılarız eğer ki....

Modern ceza hukukunun en temel özelliklerinden biri, neyin suç teşkil edip etmediğinin ve suça uygun cezanın tanımlanması ve uygulanmasının bireylerden alınıp topluma verilmesidir. Başka bir ifadeyle, modern toplum ve adalet anlayışına göre bireyler mağduriyet durumunda "adalet budur" diye istedikleri cezayı kendileri kesip uygulayamazlar. Cezayı birey adına toplum, yani onun adalet anlayışını ve hukuk sisteminin temsil eden yargı verir. Bireylerden de verilen bu cezanın kabullenilmesi ve tanınması beklenir. Modern çağa özgü bu "suç ve ceza" mekanizması bir çok durumda, mağdurun beklediği adalete cevap veremeyebiliyor. Ne var ki, bu mekanizma öç ve adalet olgusunu düzenlemesi açısından son derece önemli.

Bu bağlamda Özgecan Aslan'ın katilinin cezaevinde öldürülmesi iki açıdan çok düşündürücü.

Birincisi, Aslan ailesinin mahkeme kararının ardından avukatı aracılığıyla "istedikleri cezanın verildiğini" açıklamasına rağmen, toplumun geniş bir kesimi katile verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını – ki bu ceza kanunda var alan en ağır ceza- yeterince adaletli bulmuyor ve kabul etmiyor. Bu tür suçlar için suçluyu ölümle cezalandırmanın/idam etmenin daha adaletli olduğu düşünülüyor. Burada garip bir şey yok. Zira ilkel bir öç alma mantığını yansıtmasına ve herhangi bir haksızlık durumunda geri dönüşü ve telafisi mümkün olmayan bir cezalandırma türü olmasına rağmen idam cezası bir çok modern toplumun ceza kanununda hala var.

İkincisi, Özgecan Aslan'ın katiline verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını yeterli bulmayan birisi veya birileri çıkıp, kendilerince katilin hak ettiği cezayı koyuyor ve uyguluyor olması: ölüm. Bu durum, "Katil bu cezayı zaten hak etmişti ", "işte asıl adalet şimdi yerini buldu" diye düşünenler için sevinilecek bir durum gibi görünse de aslında bir sürü açıdan son derece tehlikeli. Neden mi? Bir örnekle açıklamaya çalışalım;

1994 yılında çoğunluğu Tutsi olan 800 bin kişinin katledildiği Ruanda soykırımı hafızalarımızda hala acı yerini koruyor. Soykırımda sorumlu olduğu 200 bini aşkın suçlu -katıl veya iştirakçi- uluslar arası mahkeme veya Gacaca diye adlandırılan geleneksel yerel mahkemeler tarafından yargılandı ve değişik hapis cezalarına çarptırıldı.

özge can ve adalet-haberpodium.com

2000 yılından itibaren cezasını çekenler veya kalan cezalarını zorunlu kamu hizmeti olarak tamamlayacak olanlar cezaevlerinden salıveriliyorlar ve normal hayatlarını mağdurların arasında, onlarla birlikte geçiriyorlar. Şimdi mağdurların yakınları "böyle de adalet mi olur, biz bu cezayı az buluyoruz, bunlar ölümü hakkediyorlar" diye düşünüp, istedikleri cezayı verip uygulasalardı ne olurdu? Cevap basit: intikam duyguları rahatlamış olurdu ama on binlerin de öleceği yeni bir katliam daha yaşanırdı. Bu sefer karşı taraftan yani mağdurlar tarafından yapılan bir katliam. Peki bu daha mı iyi olurdu? Bazıları "adalet yerini şimdi buldu" deyip, onun sevincini yaşardı belki. Ama unutmayalım ki, öldürülenlerin yakınları için de yeni bir öç ve şiddet kapısı aralanmış olurdu.

Özgecan Aslan'ın katilinin öldürülmesi işte böyle bir mantığa davetiye çıkarması açısından, belki çok aşırı bulacağınız Ruanda örneğini vermeyi anlamlı kılıyor. Nitekim, Özgecan Aslan'ın katilini vuran Gültekin Alan, ziyaretine giden kardeşi aracılığıyla sosyal medyada paylaşması için verdiği mesaj tamda öç odaklı şiddete bir çağrı niteliğinde: "Ben bir kampanya başlattım, herkes evinin önünü süpürecek". Bir an için, her mağdurun bu çağrıyı ciddiye alıp “evinin önünü süpürme” ye başladığını, yani intikamını kendisinin veya bir yakınının aldığı bir Türkiye düşünün...

Kurban bayramı, şiddet ve intikam

İnsanlığın öç amaçlı şiddetten arınma çabaları çok eskilere dayanır. Efsaneler üzerine yaptığı araştırmaları ile tanınan René Girard, "Şiddet ve Efsane " kitabında bu çabayı bir çok örnekle açıklar. En ilginç örneklerden biri de Kuranı Kerim’de Sâffat Sûresi’nde anlatılan şu gökten inen koçun sayesinde Tanrı'ya kurban edilmekten kurtulan İsmail'in hikayesi. O günden beri bu olay İslam dünyasında hepimizin bildiği kurban bayramı ve kurban kesme ritüeli olarak kutlanır. René Girard'ın bu ritüelin anlamı üzerine en son söylediğini biz en başta söyleyelim: Tanrı'nın gönderdiği koç sadece kurban edilmek istenen İsmail'in canını değil milyonların da canını kurtardı. Eğer koç inmemiş ve de Hazreti İbrahim oğlu İsmail'i başını keserek Tanrı'ya kurban etmiş olsaydı, Tanrı için yapılmış bile olsa, bu durumu kabullenmeyip İsmail'in intikamını ailesinden birisi - örneğin annesi veya kardeşi - almış olabilirdi. Tanrı'ya insan kurban etme ritüeli çerçevesinde gerçekleşecek ve “kana-kan intikam” şeklinde tekrarlanabilecek bu uygulama o zamanlar kangrene dönüşen şiddet olayını belki daha da tırmandıracaktı. Oysaki koçun intikamını kimse almayacağı için, kurban etme ritüeli ile yaygınlaşabilecek şiddettin de önü böylece alınmış oldu, diyor dünyaca ünlü antropolog René Girard.

Bu örnekle açıklanmak istenen özetle şu: herkesin kendi intikamını almasının doğuracağı şiddet kısırdöngüsünden uzaklaşma isteği toplumları modern hukuk anlayışına ve pratiğine yönlendirmiştir – ki bu istek modern hukukun yerleşmesinden önce bile farklı şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmış.

Şiddeti dışlayan bir “öç ve adalet” anlayışına ihtiyacımız var

Türkiye insanında modern hukuka özgü adalet anlayışının kabullenilmesinde karşılaşılan en büyük güçlüklerden birisi sanırım bu: Adalet anlayışımız ve hislerimizde, öç alma pratiğini kendi adımıza topluma ve onun yargı sistemine tam olarak devretmemişiz. Bu tezimizi doğrulayıcı binlerce örnek bulmak mümkün. Cezasını çekip çıkarken cezaevi önünde öldürülenler, yargının vereceği adaleti beklemeden zanlıya önce kendi cezasını verircesine/kendi öcünü alırcasına kötü muamele yapan polisler, yargılama pratiğini bir nevi “toplumsal öç alma mutabakatı” olan ceza kanununun ön gördüğü cezayı vermekle sınırlamayıp, sanığı önce, doğru olduğuna inandığı kendi moral ve ahlak değerleri çerçevesinde, yargılayan hakimlerin -12 Eylül hakimleri bu konuda çok ünlüdürler, davranışlarını sayabiliriz.

Çok daha düşündürücü olanı da Özgecan Aslan'ın katilinin öldürülmesinde olası bir kurumsal yardımın cezaevi içinde sağlanmış, idamı kaldırmış bir devletin ceza kurumunun yasal olmayan bir ceza verme ve uygulamaya iştirak etmiş olması ihtimalinin güçlü olması.

Yukarıdaki tespitimiz biz göçmenler için de geçerlidir. Zira “öç alma pratiğini kendi adımıza topluma ve onun yargı sistemine tümden devretmeme” anlayışından kaynaklanan bir çok suç vakası ile göç toplumlarının ceza mahkemeleri de sık sık karşılaşıyor ve ciddi bazı güçlükler yaşıyorlar. Bu anlayıştan kaynaklanan bir çok kriminel davada, özellikle de töre cinayetleri davasında, göçmenler savunmalarını kültürel bir eksene çekerek suç eylemlerini “bizim gelenek ve göreneklerimiz böyle emir eder” diyerek, “suç ve ceza” yı kendi adalet anlayışlarına göre kendilerinin belirleme hakkının olduğunu düşünürler.

 

 

 

[1]Çok kültürlü göç toplumlarında hukuk ve kültür ilişkisine ilgi duyanlara belli ölçüde yardımcı olabilecek bir kaynak: Bülent Kaya und Gianni D’Amato (Hrsg), 2013. Kulturelle Vielfalt und die Justiz. Seismo Verlag. Zürich.

 

 

 

 

 

 

 

Cinsel taciz; Tencere dibin kara, senin ki benden kara!

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

Sığınmacılar konusu Avrupa ülkelerinin gündemini farklı biçimlerle meşgul etmeye devam ediyor. Köln'de yılbaşı gecesi göçmen gençlerden oluşan bir grubun yüzlerce kadına toplu cinsel taciz eylemi, Merkel’in „sıcak yürek ve hoş geldin kültürü“ çağrısını adeta sabote etmek isteyenlerin ekmeğine yağ süren bir boyut kazandı.

İstisnasız bütün Avrupa ülkelerinde, göçmen karşıtı ırkçı gruplara indirgenemeyecek geniş bir çevre, kapılarını sığınmacılara açmakta zaten pek istekli olmayan siyasetçileri üzerine cinsel taciz eylemleri üzerinden ciddi bir kamuoyu baskısı oluşturmaya başladılar. İsviçre’de SVP’li Blocher ve Die Weltwoche gazetesi etrafında kümelenmiş popülist entelektüeller siyasi jargonlarına “cinsel taciz ve yabancılar” kıtasını eklemekte geç kalmadılar bile. Taciz eylemlerinin popülist bir yaklaşımla göçmen karşıtlığı için araçsallaştırılmasını, yani cinsiyetçi bu eylemi kınamayı açık-ırkçılık siyasetinin değirmenine su taşımak amacıyla yapılmasını şimdilik bir kenara bırakalım.

Ancak şu bir gerçek ki, doğru veya yanlış, mültecilerden söz etmeye başlanıldığında bir çok Avrupalının zihnini meşgul edecek olan masum Aylan Kurdî’nin yürek yakan cansız bedeni değil, artık bu taciz olayı olacaktır. Nitekim olayın basına yansımasından sonra konuştuğum İsviçreli arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu yüzlerine yansıyan endişeli bir dille “bu konuda ne düşünüyorsun?” demeden kendini alıkoyamadılar.

Kültürleştirilmiş cinsiyetçilik

Taciz olayı bir çok gazete ve dergide farklı bakış açılarıyla değerlendirildi. İngiltere’nin saygın haftalık dergisi The Economist taciz olayını “Göçmen Erkek, Avrupalı Kadın” başlığını attığı makalesinde kültürel açıdan ele aldı. The Economist için Avrupa insanındaki bu endişe, abartılı bile olsa saçma değil. Zira bu dergiye göre, kadının toplumsal konumu ve erkeğin kadına yaklaşımı bağlamında ”zengin, liberal ve laik Avrupa ile yeni mültecilerin geldikleri bazı ülkeler arasında gerçekten büyük bir kültürel uçurum var”.

Bu yüzden de Avrupa insanı bu olayda doğal olarak “Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun ortak paydası cinsiyetçilikten nasibini almış, tehdit edici genç erkekleri görecektir”, diyor. Ve ekliyor: “Yeni gelenlerin entegrasyonu konusunda, Avrupa bu konuda sicili daha iyi olan Amerika’dan bir kaç şey öğrenebilir. Göçmenlere tolerans ve kadın erkek eşitliği gibi hem yasa hem de yerel normlara saygı duymalarını öğretmek “kültür emperyalizmi” olarak görülmemelidir”.

Cinsel tacizleri yapanların kültür veya etnisitesi ile cinsel taciz olgusu arasında bir bağ kurmak elbette The Economist’e özgü yeni bir şey değil. Eğitim, sağlık ve sosyal alan gibi bir çok alanda, göçmenlerin köken toplumları kültürel açıdan homojen bir toplum olarak algılanmaktadır. Sosyal bilimlerde “kültürleştirmek ” kavramı ile açıklanan bu yaklaşım, kültürleri statik ve değişmeyen, bireyi A dan Z’ye kadar belirleyen bir üst-güç olarak görmektedir. Böylece herhangi bir göçmenin herhangi bir tavrı veya duruşu onun ait olduğu kültürün bir özelliği olarak algılanmaktadır.

Bu yüzdendir ki, bizim kuşak çok iyi hatırlar, 80 yıllarda İsviçre’de Türkiyeli sol örgütlerin şiddet eylemleri kültürümüze özgü bir durum olarak değerlendirilirdi. Yine aynı şekilde, Almanya’daki bazı Türkiyeli gençlerin kadın-taciz ve hırsızlık eylemleri 80’lerin Almanya’sında kültür eksenli çok ciddi tartışmalara sebebiyet verdiğini hatırlatalım. Sonuçta göçmenlerin -kriminel olsun veya olmasın - bazı eylemlerinin, kültürel perspektifle değerlendirilmelerinin doğal bir sonucu olarak, kategorileştirilmesi ve genelleştirilmesi yeni bir şey değil.

Cinsiyetçiliği kültürleştirmekle, ırkçılığı ve suç olgusunu kültürleştirmek arasında hiç fark yoktur, üstelik yanlıştır da. Cinsiyetçilik gerçeğinin fotoğrafı Fransız edebiyatçı Virginie Despentes’in “King Kong Teori” adlı eserinde ki şu cümlelerde saklı: "Cinsel tecavüz, bütün sosyal sınıfları, yaşları, güzellikleri ve hatta karakterleri ilişkilendiren federatif bir eylemdir. Biz kadınlardan, kadına yönelik cinsel şiddeti yeni bir fenomen yada belli bir gruba özgün bir şeymiş gibi algılamamızı beklemesinler”. Zira cinsiyetçi şiddet, her hangi bir sosyal ortama bağlı kalmaksızın, Avrupa Birliği ülkeleri de dahil her toplumda var; evde, işte, okulda, caddede, dijital sanal dünyada...

İstatistiklere göre, Avrupa Birliği’nde her üç kadından biri 15 yaşından sonra  hayatında en az bir kere fiziki ve/veya cinsel şiddete maruz kalmış. Çalışan kadınlarda cinsel tacize uğrama oranı ise yüzde 75. Bu sayılara festivaller, karnavallar vb. gibi şenlik ortamlarında yapılan ve polis kayıtlarına girmeyen “sarhoş beyaz erkek” tacizleri dahil değil tabii...  Bu sınırlı gözlem bile Despentes’in yukardaki satırlarını teyit ediyor.

Simone de Beauvoir’ın “Kadın olarak doğulmuyor, kadın olunuyor” meşhur sözü, biz erkekler içinde son derece geçerli bir laf: erkek doğmadık, erkek olduk. İşte bütün sırda bu sonuncuda yatıyor, yani toplumun bizi nasıl erkek yaptığında - tabii bir o kadarda bizim de kendimizi.

Cinsiyetçilik konusunda hiç bir toplumun diğerinden kalır yanı yok. Tencere dibin kara, seninki benden kara misali...