İnsanlık ölmedi ya !

порно-фото нудистов с детьми

http://bairropontealta.com/tech/oboznachenie-datchikov-na-sheme.html обозначение датчиков на схеме Bülent Kaya

транспортная карта для льготников липецк Siyaset bilimci ve Araştırmacı

русские телки на кастинге порно Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

если все возможные значения дискретной случайной величины  

расписание поездов светлогорск  

будем купаться голыми  

http://flavrful.com/dat/porno-smotret-24-chasa.html порно смотреть 24 часа Geride bıraktığımız 2015 yılında bir milyonu aşkın insan Avrupa ülkelerinden, çektikleri acı ve ıstıraplarını, yaşadıkları dramı anlayacak sıcak bir yürek, kendilerine uzatılacak dost bir el, başlarını sokacakları bir yer sunan vicdan aradılar. Dayanılması dile kolay onca acıyı unutturacak, yaşamla-ölüm arasındaki keskin çizginin ortadan kalktığı «umuda yolculuk» macerasına atılan bu insan kitlesine tek bir duygu eşlik etti;  insanlık ölmedi ya!

http://academiadeidiomasfriends.es/delo/novosti-krasnoyarska-i-kraya.html новости красноярска и края Haksız mıydılar bu duyguya kapılmakta? Elbette değil. İkinci dünya savaşı esnası ve sonrası yaşanılan büyük insani dramdan yeterince ders çıkartılmış gibiydi. Zira Uluslararası topluluk 1951 Cenevre Sözleşmesi’yle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin «her birey, özgürce dolaşma ve bir ülke seçip o ülkede yerleşme hakkına sahiptir» ilkesinden hareketle, ülkesini terk etmek zorunda kalanların (mültecilerin) hukuki statüleri güvence altına alınmıştı.

http://71visions.ch/leon/obrazets-dogovor-peredacha-imushestva-ot-uchreditelya.html образец договор передача имущества от учредителя Alzheimer’lı Avrupa

http://f-star.com.ua/love/golaya-pisya-zheni-video.html голая пися жены видео En dramatik şekilde Küçük Aylan Kurdî’nin masum bedenine yansıyan, mültecilerin yürekleri yakan acı görüntülerini izleyen Avrupa ülkelerinin 2. Dünya Savaşı, Macaristan’ın (1956) ve Çekoslovakya’nın (1968) işgalleri, 1990’lardaki Bosna savaşı ve Kosova krizi esnasında yaşanan mülteci dramlarını hatırlayıp, insanlık onuruna sahip çıkacaklarını düşünmekten daha insani bir davranış ne olabilirdi ki?

евпатория фото карта Ne var ki bu insani duygu, çok kısa bir süre Avrupa’nın yakın hafızasının silinmek üzere olduğunu fark etmiş olmanın hayal kırıklığına uğradı. Avrupa ülkeleri, sınırlarında sayıları on binleri geçen insan yığınları ile karşılaşmaya başladıkları andan itibaren, bu yığınları «başıboş kalabalık», «işgal» gibi pejoratif kavramlarla dillendirmeye başladılar. Söylemsel düzeyde ki bu gelişme mültecilik olgusunun farklı bir algılanmasını amaçlarken, Avrupa’nın verdiği ortak politik cevap ise, mültecilere kapıları kapatmak, onları tel örgülerin arkasına hapis etmek ve girişleri engelleyecek sınır kontrollerini daha da güçlendirmek olmuştur.

Macar Başbakan’ı Viktor Orban, sınırları duvarla örme girişiminden sonra, Macar ordu birliklerine gerekirse mültecilere ateş açabileceklerini emretti. Polonya’da Ekim ayında yapılan parlamento seçimlerinde adayların seçim kampanyaları mülteciler için en kötü tanımı icat etme yarışı etrafında döndü: «tehlike», «kolera» «parazit», « korku», « terörist» kavramları Katolik değerlere bağlılığıyla övünen 80 milyonluk Polonya’da Katolik dünyasının dini otoritesi Papa’nın mülteciler için yaptığı «acil insani prensip» çağrılarını gölgede bıraktı. Slovenya, Makedonya, Sırbistan gibi balkan ülkeleri de insanlıkla sınavlarında pek başarılı sayılmazlar: Macaristan ve Polonya ile aynı telden çaldılar. Avrupa ülkelerinin büyük bir çoğunluğu insanlığa karşı islenecek yeni bir suç riskiyle karşı karşıyayken Angela Merkel’in vicdanının sesi duyuldu: «Eğer Avrupa mülteciler sorunun altında kalırsa, evrensel insan hakları ile olan geniş bağı kopacak ve dağılacak». Yiğidin hakkını teslim etmek gerek. Ne derseniz deyin ama, Merkel’in bu politik çıkışı Avrupa liderlerine insani bir ders verir gibiydi, Suriyeli mültecilere açılan tek umut ve empati kapısıydı.

Mülteciysen «istenmeyen insansın» da...

Ne var ki, Almanya’da YouGov adlı kamuoyu araştırma şirketinin Die Welt gazetesi için yaptığı anketin sonuçları Merkel’in «Hoşgeldin Kültürü» (Willkommenskultur) açılımının toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenmediğini göstermektedir. Ankete katılanlardan göç kökenli olmayanların yüzde 40’ıAlmanya’nın bugün kabul ettiğinden daha az sığınmacı kabul etmesi, yüzde 25’i ise hiçbir şekilde mülteci kabul etmemesi, sadece yüzde 6’sı daha fazla mülteci kabul etmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu verilere göre, Alman toplumunun büyük çoğunluğu mültecileri Latince‘de «istenmeyen insan» anlamına gelen bir nevi persona non grata olarak görüyor. Bu durum maalesef sadece Almanya’ya özgü değil. Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde aşağı yukarı aynı manzarayla karşılaşıyoruz.

Önemli bir kısmı sığınmacı nüfustan oluşan Avrupa’nın yerleşik göçmenleri bu konuda acaba ne düşünüyorlar? Almanya’daki anketin sonuçlarından hareket edersek, ankete katılan göç kökenlilerin mülteciler karşısındaki tavrının göç kökenli olmayanlarınkinden pek farklı olmadığını görebilmekteyiz; yüzde 45’i daha az sığınmacı isterken, yüzde 24’ü mülteci kabul edilmemesinden yana. Mültecilerle «göç etme» hakkı tanıyanların sayısı ise yüzde 8 gibi komik bir oranı geçmiyor. Daha da ötesi, Hannover’de Türkiyeli ve İspanyol göçmenler mahallelerine yerleştirilmek istenen yeni mültecileri  kendilerine komşu olarak kabul etmemek için direniyorlar.

Göçmenler göç toplumundan kendileri için beklediği ve sürekli eksikliğini vurguladığı «hoşgeldin/misafiperverlik kültürünü» yeni gelen göçmenlere neden göstermek istemiyor? Mültecilerin yaşadıkları dramlar ve acılar karşısında ulusal bir dayanışma sergilemeyen Batı Avrupa toplumlarının refah şovenizmini bu kadar kolay benimseyen göçmenlerin bu egoist davranışını neyle açıklayabiliriz ?

Gruplar arası ilişkiler üzerine yaptığı sosyolojik çalışmalarıyla ünlü Norbert Elias bir grubun elde ettiği şansı nasıl monopolleştirdiği ve onu kendisine benzeyen ama kendisinden sosyal olarak daha «aşağı» gördüğü başka bir grubu dışlamak, ötekileştirmek ve stigmatize etmek için kullandığını çarpıcı bir şekilde açıklar. Established (yerleşen)  ve outsiders (yabancı, dışarıdan gelen) kavramlarıyla ifade edilen bu durum, göç toplumundaki sosyal gerçeklikleri hala bir fiil «outsiders» olan göçmenlerin kendilerini «Established» konumda hissetmelerini de çok iyi ifade etmektedir.

Unutmayalım ki insanları, grupları kavramlarımızla nasıl adlandırdığımız ve etiketlendirdiğimizin önemli sonuçları ve yaptırımları vardır. Fransız dil bilimci Roland Barthes kullanılan «kelimeler hiçbir zaman masum değildir” der.

Mülteci kelimesi, insani referanslardan uzaklaştırılarak ciddi bir şekilde politikleştiriliyor. Bir dönem «suçlu-kriminal», daha sonra «esrar, eroin satıcısı», şimdi ise, özelliklede Paris ve Amerika’da gerçeklesen saldırılardan sonra, «terörist» kavramıyla özdeşleştirilmek istenmektedir mülteci.

Mülteciler olgusuna yaklaşımımızı nasıl etkiler pek bilemeyiz ama, insanlığı tekrar insanlaştırmaya davet etmek için de olsa her şeyden önce kullanılan bu dilin terkedilmesi ve değişmesi şart.

Bu değişikliği herkesten önce Avrupa’nın göçmenlerinin başlatmasını görmek yeni yıl beklenti ve dileklerimizden olsun. Mültecilerle birlikte nice yıllara...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göçmen Yazarlar ve Göçmen Edebiyatı

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

Göç ülkelerinde sayıları gittikçe artan “göçmen yazar” ların edebiyat alanında kendilerine bir yer bulmuş olmalarını nasıl açıklayabiliriz?

Avrupa edebiyatı, Adelbert von Chamisso gibi doğrudan kendisi göç etmiş, ya da Arthur Schnitzler gibi göç kökenli yazarlarla her zaman tanıştı. Nedense bu durum, ulusal çerçeve içine sıkışıp kalmış edebiyat araştırmalarının ilgisini yeterince çekmedi. Göçmenler ilk kez, 1945 postkoloniyal sığınmacı ve işçi göçü sonrasına, edebiyat alanında ayrı bir kategori olarak algılanıp ciddiye alındılar. Ne var ki, göçmen yazarların edebiyat tartışmalarının ilgi alanına ciddi bir şekilde girebilmeleri ancak 1980’lerden sonra gerçekleşebildi.

Almanya’da “Göç edebiyatı” İsveç'te “Göçmenler edebiyatı”, Hollanda’da “Allochthone Literatur“, Fransa’da “littérature beur“, Ingiltere’de “Black British Writing”, vb. gibi kavramlar bu yeni yazarlar kitlesini ifade etmek için kullanıldı. Her ne kadar bu kavramlar göçmen yazarların ulusal edebiyat alanından dışlanmışlığına gönderme yapıyor olsa da, göçmen yazarlar bu kavramları kendilerine karşı dışlama mantığının bir ifadesi ve devamı olarak algıladılar.

Dışlanma ve ayrımcılık olgusu başka bir yazı konusu olacak kadar önemli ve ayrıntı. Şimdilik bu konuyu bir kenara bırakalım ve şöyle bir soruyla konumuza girelim;

Göçmen yazarlar ve eserleri, ulus-kültür-kimlik bağlamında göç toplumunda ne ifade etmektedirler?

Bazı araştırmacılar, örneğin Martin Dean, Michael Guggenheimer, Innocent Naki, Yusuf Yeşilöz gibi İsviçre edebiyat alanına ait göçmen yazarlarını ve eserlerini, göç toplumunun çok kültürlü ve kozmopolit bir yöne everildiğinin somut bir örneği olarak görmektedirler.  Bazıları ise Monica Ali, Ilma Rakusa ve  Feridun Zaimoglu gibi çok dilli ve eserlerinde küresel bir dil kullanan yazarlardan hareketle, bir “yeni dünya edebiyatı”nın oluştuğuna işaret etmektedirler.

Ağırlıkla yazarların biyografi ve eserlerinden hareketle yapılan bu açıklamalar, göçmen yazarların eserlerinde göç toplumlarında egemen ulus-kültür ilişkisinin homojen algılamasını sorguladıklarına vurgu yapmaktadır. Bu tespite katılmamak elbette mümkün değil... Ne var ki, bu sorgulamayı yapabilmek için göçmen yazarların, her şeyden önce edebiyat alanını çevreleyen ulusal sınırları aşıp, bu alanın içine girmeleri gerekiyor.

Bu yazarlar, 19. yy’dan beri ulusallaştırılmış edebiyat alanına girmeyi nerdeyse olanaksız kılan, “ulusal dili anadil düzeyinde bilme” gibi bir engeli nasıl aşabildiler? Eserlerinin yayımlanması için yayın evlerini, eleştirmenleri nasıl ikna edebildiler? Engellerin aşılmasına yardımcı  olan faktörler nelerdir?

Akla hemen Batı Avrupa göç ülkelerinin benimsedikleri farklı entegrasyon modellerinin göçmenlerin faaliyetlerine etkisi gelebilir. Çok kültürlülüğü benimsemiş ülkelerde göçmenlerin sanatsal-yaratıcı faaliyetlerinin asimilasyon modelini uygulayan ülkelere göre daha fazla özendirilmiş, dolayısıyla da daha gelişmiş olabileceği düşünülebilinir. Oysa ki, asimilasyonist Almanya’da, göçmenlerin edebi faaliyetlerinin çok kültürlü olduğu Hollanda’ya göre daha erken başlaması ve daha gelişmiş bir durum arz etmesi, entegrasyon politikaları ile sanatsal-yaratıcı faaliyetler arasında çok kültürlülük lehine her hangi bir ilişki kurmanın pek mümkün olmadığını ortaya koyuyor diyebiliriz. En azından edebiyat alanı için bu tezi ileri sürebiliriz.

Diğer taraftan da, edebiyat alanının 1945’lerden beri yoğun bir şekilde uluslararası hiyerarşi kazanmış olmasının göçmenlerin edebi faaliyetlerini özendiren bir faktör olduğu düşünülebilinir. Fransız veya İngiliz edebiyatının kendisini uluslararası bir alana yaymasının, onları diğer ulusal edebiyat alanları tarafından birer model olarak algılanmasını doğurmuş olabilir. Böylece kendilerine uluslararası piyasada bir yer aramaya  koyulanlar belli bir rekabet yarışına girmiş olurlar.

Buradan varabilecek sonuç şu olabilir;  Farklı ulusal edebiyat alanlarına kendilerini kabul ettiren göçmen yazarlar aynı zamanda da bu rekabetten başarıyla çıkanlardır. Başka bir deyimle bu, uluslararası rekabette yenik düşerseniz yazar olma şansınızı da kaybediyorsunuz demektir. Şimdi eğer uluslararası edebiyat hiyerarşisinin göçmenlerin edebi faaliyetlerini tetiklemiş olduğunu düşünürsek, o zaman göçmenlerin bu faaliyetleri göç ülkelerinde aşağı yukarı aynı zamanda başlaması gerekirdi. Oysa ki gerçekte durum çok daha farklı. Değişik ülkelerde göç edebiyatının oluşumuna batığımız zaman, ülkeler arasında önemli derecede zaman farkı görebilmekteyiz. Göç edebiyatının oluşum süreci, örneğin İngiltere'de; Almanya, Avusturya, Hollanda ve İsviçre’deki süreçten daha hızlı gelişti. Almanya’da 1970’lerde varlığını hissettiren göç edebiyatı, Hollanda’da 1980’lerde, İsviçre ve Avusturya’da da sadece 1990’lardan itibaren belirmeye başladı.

“Harici”lerin ayak basmalarını önlemek için, bir nevi “yalıtkanlaştırılmış” edebiyat alanında göçmenlerin kendilerini yazar olarak kabul ettirmeleri her şeyden önce onların ciddi bir mücadelesinin ürünüdür. Bu mücadele, çok dillilik, uluslar-ötesi yaşam tecrübesi ve göç toplumuna ait olmayan edebiyat gelenekleri hakkında belli bir bilgiye sahip olmak gibi, daha önce göç toplumunun edebiyat alanında pek bir değer olarak görülmeyen kaynakların bir “sermaye”ye dönüştürülme ve bu sermayenin değerlendirilmesi çabası etrafında yürütülüyor.

Bu durum, 19.yy Fransız edebiyat alanı üzerine yaptığı çalışmasıyla tanınan Bourdieu’nün, ekonomik, kültürel ve sosyal sermayenin yazarların kendilerini edebiyat alanında kabul ettirmesinde son derece belirleyici olduğu yönündeki tespitinin göçmen yazarlar çerçevesinde de doğrulanabileceğini iddia edebiliriz. Avusturya Bilimler Akademisi’nin desteğiyle yapılmakta olan “Literature on the Move” adlı bir araştırmanın ilk bulguları da bu yönde zaten.

Diğer önemli bir bulgu da şu: Göçmen yazarların kaynaklarını sermayeye dönüştürmeleri ve kendilerini edebiyat alanına kabul ettirmeleri sadece kendi çabalarının bir ürünü değil. Burada edebiyat alanının, yayın evleri, eleştirmenler vb. gibi farklı aktörlerinin de önemli rolleri var. Başka bir deyimle, göçmenlerin ve çocuklarının yazar olmaları, kendi kaynaklarını sermayeye dönüştürme çabalarıyla, göç ülkesinin edebi alanının kendisini bu kesime kurumsal olarak açmasıyla eş zamanlı bir sürecin sonucudur.