İsviçre'deki haber kaynağınız.

Bitmeyen Yolculuk… Türkiye-Avrupa İlişkileri

Bülent Kaya

Siyaset Bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

Nazım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket...” dizelerine yansıyan Türkiye’nin Batı'ya yolculuğu sadece coğrafi bir konum meselesi değil. Avrupalılaşmakla eşanlamlı algılanan Batılılaşmak, Türkiye Cumhuriyeti’ne Osmanlı döneminden miras kalan bir olgu.

1839 “Tanzimat” dönemi ile İmparatorluk devlet, ordu ve hazine işlerini modernleştirmek için yüzünü Avrupa’ya çevirip Avrupa modellerinden esinlendi. Cumhuriyet’in kurucuları ise en önemli kanunları- medeni, ticari ve ceza- Avrupa ülkelerinden ithal ettiler. Üstelik bu mirası, “çağdaşlaşmak ve münhasır medeniyetler düzeyine erişmek” seklinde yeniden formüle ederek Türkiye’nin en temel hedeflerinden biri yaptılar. Bu hedefe ulaşabilmek için Cumhuriyet’in gelecek siyasi aktörlerine, zaman kayıp etmeden, “medeniyet dünyasının” kapsını çalma misyonu böylece biçilmiş oldu.

Avrupa’ya kurumsal yolculuk

1949 Avrupa Konseyi ve 1952 NATO üyeliği “medeni dünyayla” kurulan ilk kurumsal bağlarıydı Türkiye’nin. Avrupa Birliği'nin geçmişinin mihenk taşını oluşturan, dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğuna (AET) 1959’da yapılan başvuru “1963 Ankara Antlaşması” diye de adlandırılan ortaklık antlaşmasıyla sonuçlandı. Bu ortaklık tam üyeliğe açık bir ortaklıktı. Türkiye-Avrupa ilişkilerinin 54 yıllık inişli-çıkışlı ama, bir o kadar da heyecanlı ve bir türlü evlilikle sonuçlanmayan “sözde” aşk hikâyesi böyle başlamış oldu.

O günden bugüne köprülerin altından çok sular aktı; Avrupa Birliği genişledikçe genişledi. Portekiz, İspanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkelerinin üyeliğini, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri, daha sonra da Slovenya ve Hırvatistan gibi birkaç Balkan ülkesi takip etti. 27 ülkenin oluşturduğu bir birlik oldu AB. 1993 yılından itibaren birliğe adaylık için başvuruda bulunan ülkelerden “Kopenhag Kriterleri” diye adlandırılan ve tam üyelik için olmazsa olmaz şartları yerine getirmeleri istendi.

Türkiye cephesinde ise 1971 ve 1980 askeri darbeleri ile demokrasi ve insan hakları notu Avrupa normlarının çok gerisine düştü. Türk ordusunun 1974 Kıbrıs çıkarmasının doğurduğu gelişmeler sonucu dönemin Başbakanı Ecevit Avrupa'yla ilişkileri resmen dondurmuştu. Özal Türkiye’sinin 1987’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET- şimdiki AB) tam üyelik için yaptığı resmi başvurundan bugüne önümüzde duran tablo özetle şu;

1995 yılında yürürlüğe giren, iyi kötü çalışan bir gümrük birliği ve Ekim 2005‘te başlayıp bir türlü ilerlemeyen tam üyelik müzakereleri. 12 yıllık bir sürede 35 başlıktan yarısı açılabildi ve sadece bir tanesi başarılı şekilde kapandı (bilim ve araştırma baslığı 2006 yılında). Açılan başlıklarda Türkiye'nin performansı yeterli bulunmadığı için bir türlü kapanmıyor. Yeni başlıklar konusunda ise Yunanistan ve Kıbrıs 8 yeni başlığın, Fransa ise geri kalan bütün başlıkların açılmasını engelliyor. Bundan da öteye bugün gelinen noktada ve diplomatik ilişkilerde yaşanan ciddi kriz ortamında ilişkilerin dondurulması dillendiriliyor.

Yalancıların dansı

“Yalan”, Türkiye-AB ilişkilerinde madalyanın görünmeyen yüzünü en iyi ifade eden kavram. Bu konuda ne AB ne de Türkiye samimi bir tavır gösteriyor. Her iki taraf da yalan söylüyor! Ne AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etme ne de Türkiye’nin Avrupa değerlerini benimseyerek Avrupalı olma gibi gerçek bir niyeti var. Tam üyeliği ön gören 54 yıllık ilişkilerin geldiği bu noktada bu tespiti ileri sürmek, maalesef acı bir gerçek.

Çifte standartlı Avrupa

Avrupa cephesi Türkiye’ye karşı hep çifte standartlı davrandı. Yunanistan, Portekiz ve İspanya’nın demokrasi ve insan hakları alanındaki açıkları AET üyelikleri için bir engel olarak görülmedi. Tam tersi, bu ülkelerin topluluğa kabul edilmelerinde üyeliğin onların demokrasilerine istikrar katacağı görüşü önemli bir rol oynadı. Oysa ki Türkiye'nin 1987 yılında yaptığı üyelik başvurusuna topluluk iki yol sonra verdiği cevapta “demokrasi ve insan hakları karneniz kötü, sizi kabul edemeyiz” dedi. Aynı şekilde vatandaşları İstanbul'da iş arayan Bulgar ve Romanya ekonomisi AB üyeliğine engel oluşturmazken dinamik, büyüme hızı bazen baş döndüren Türkiye ekonomisine bir türlü olumlu yaklaşılmadı.

AB’ye 2005 ve 2007 yıllarında 12 yeni üyenin katılması Türkiye'nin AB’deki yeri konusunda kuşku cephesini daha da genişletti. İnsan hakları ve demokrasi alanındaki gerçek nedenlere eski fanteziler ve tarihsel korkular eklendi. AB’nin bir “Hristiyan kulübü” olduğu birçok yeni üye tarafından daha açıktan dillendirilmeye başlandı. Ama asıl korku ve endişelere Almanya, Fransa ve Avusturya gibi önemli sayıda Türkiyeli göçmenleri barındıran ve göç, entegrasyon ve İslam sorunlarıyla meşgul ülkeler sahipler. Bunların başında Almanya gelmektedir. Eski Dışişleri Bakanı Joshka Fisher gibi Türkiye’nin mutlak yerinin Avrupa olduğunu düşünen birkaç politikacının dışında, büyük bir çoğunluk Türkiye’ye tam üyelik yerine “İmtiyazlı Ortaklık” statüsü verilmesini dillendirmektedir. Fransa’nın tavrı da farklı değil. Ülkenin eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gibi birçok sağ politikacı, Türkiye’nin yerinin “Asya” olduğunu dillendirerek tam üyeliğe karşı olduklarını açıkça belirtmektedirler. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik statüsüne karşı bu sağ cephe, zaman zaman aşırı sağ çevrelerin ırkçı “Türk karşıtlığı” duygularını iç politik çıkarlar uğruna okşayarak “Avrupa’da Müslüman Türkiye’ye yer yok” gibi kültürel bir argümanın güçlenmesine katkıda bulunuyor.

İsteksiz ve karnesi zayıf Türkiye

 

Türkiye cephesinden bakıldığında, birçok insan kendine “Avrupalı olmak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir rüya mi acaba?” sorusunu soruyor. Bir diğerleri bu hayalin zaten çoktan suya düştüğüne inanarak, hayal kırıklığını hazmetmeğe çalışıyor. Siyasi çevreler açısından durum daha farklı. Çünkü sağıyla-soluyla Avrupa projesine zaten gönülden inanmamışlardı. Birileri için Avrupa Topluluğu, “Hristiyanlar kulübü biz Müslümanların ne işi var orda”, diğerleri için “emperyalistler bloğu”, bir diğerleri için “onlar Birlik biz pazar” sloganında ifade edilmek istenen “Türkiye'nin pazarına göz dikmiş kapitalistlerin projesiydi ve milli çıkarlarımıza aykırıydı”.  

Ankara Antlaşmasının imzalanmasından sonra devleti yöneten siyasi elitlerin Avrupa politikası ise inişli-çıkışlı, tutarsız ve kararsız bir tablo sergiledi. İyi niyet açıklamalarının ötesinde Türkiye, AB’ye katılım için gerekli reformları ya “dostlar pazarda görsün” ya “göz boyama”, ya da bir şeyleri elde etmek için bir “araç” mantığıyla yaptığı için, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve azınlık hakları alanındaki sicilini,1963 Ankara antlaşmasından bu yana bir türlü düzeltemedi.

Garip bir paradoks; Türkiye ne zaman AB’ye yakınlaşmak için bir çaba içerisine girse bir türlü bu çabasını devam ettiremiyor, AB ile olan ilişkilerini bulunduğu yerden daha da gerilere götürüyor ve ondan sanki biraz daha uzaklaşıyor. Avrupa’ya hem yakın hem uzak, Avrupa’yı hem düşman hem uygarlık modeli olarak gören iki uçlu bir yaklaşım Türkiye’nin sergilediği tavır.

AKP’nin ilk döneminde Avrupa’ya her zamankinden daha çok yaklaşan Türkiye, bugün Avrupa’ya her zamankinden daha da uzak. Örneğin Avrupa normlarıyla uyuşmadığı için kaldırılan idamın geri getirilmesinin son zamanlarda sık sık dillendirilmesi Türk siyasi ve devlet elitlerinin Avrupa konusundaki irade eksikliğini ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda onların Avrupa ruhundan ne kadar uzak olduklarını da gösteriyor.

Sinir bozucu konular

Türkiye’nin devlet anlayışı ve demokrasi kültürünün Batı Avrupa ülkelerininki ile karşılaştırılamayacak düzeyde Avrupa normlarından uzak oluşu vb. gibi konuları bir kenara bırakalım. Avrupalılar için, ilişkileri bir şekilde olumsuz etkileyen “sinir bozucu” ve çözülmesi gereken birçok kronik sorun hala ortada. Birincisi, Kürt sorunu. Avrupalılar için bu sorun “baskıcı ve inkârcı” politikalarla değil ancak “uzlaşmacı demokratik” politikalarla çözülmeli. İkincisi, Kıbrıs sorunu. Türk ordusunun adadan çekilmesi, Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması, adanın birleşmesine katkıda bulunulması – ki bu noktada Türkiye'nin çabasını göz ardı etmemek gerek, vb., Avrupalıların dillendirdiği başlıklardan en önemlileri. Üçüncüsü, Ermeni meselesi. Türkiye'nin Ermeni soykırımını tanımaması, her ne kadar Türkiye-AB ilişkilerinin “resmi prosedürlerinde” bir sorun olarak pek dillendirilmese de Avrupa Parlamentosu gibi siyasi platformlarda Türkiye’nin sinirini bozan konulardan biri olmaya devam edecek.

Türkiye’de genel temel hak ve özgürlükler düzeyinin OHAL ile birlikte daha da aşağılara çekilmesi, referandumla kabul edilen yönetim sisteminin değiştirilmesine yönelik Anayasa değişikliklerinin kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyen maddeleri içermesi, Avrupalılar için “eski tas eski hamam” misali bir durum olarak görülecek ve ilişkilerde yeniden “Kopenhag Kriterleri “ne göndermelerin yapılacağı bir durum oluşacak.

Uzun yürüyüşün yorgun geleceği

Referandum öncesi başta Almanya ve Hollanda olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri ile başlayan kriz ve Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi yeniden denetim altına alma kararından sonra Türkiye-AB ilişkilerinin ne zaman kopacağı/dondurulacağı sorusundan çok bunu yapan tarafın kim olacağı sorusu sorulmaya başlandı. AB’nin siyasi aktörleri, Türkiye’nin göç anlaşmasını iptal etmesinden korktukları için “ne şiş yansın ne kebap “misali gibi hareket edecekler. Oyalayabildikleri kadar oyalamaya çalışacaklar Türkiye’yi. Zaten gelişmesinin önünde o kadar çok engelin olduğu bir ilişkiyi dondurmanın ne alemi var diye de düşünecekler. Birliğin kimliği ve geleceği zaten sorunlu. AB kendisiyle meşgul. Brexit’in açtığı gediğin büyüme riski büyük. Polonya ve Macaristan’daki antidemokratik gelişmeler AB için ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Böyle bir ortamda, AB’nin Türkiye’nin tam üyeliğini öncelikler arasına alacağını beklemek biraz hayal olur.

Türkiye için ise “bunlar bizi AB’ye zaten almayacaklar, o halde kopardığımızı koparalım (vize serbesti vb. gibi), işimize ne gelirse onu yapalım” gibi ilkesiz bir tavır takınacağa benziyor. Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon yönünde ciddi reformlar başlatması büyük bir mucize olur. Engellenen bazı müzakere baslıklarını açtırtmaya çalışacak. Belki de açtırtacak ve bunu iç politikada bir başarı olarak kullanacak. Ama müzakereyi yapanlar biliyorlar ki “yeni başlıklar açılsa ne olur, zaten olumlu sonuçlanmıyor ki”.

54 yıl önce başlayan, AB’ye tam üyelikle sonuçlanması gereken Türkiye-Avrupa yakınlaşma sürecinin özeti şu: “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de döndük baktık ki bir arpa boyu yol gittik''.

 

Türkiye-Avrupa ilişkilerinde önemli tarihler 

1949

   Avrupa Konseyi üyeliği

1952

   NATO üyeliği

1959

   AET katılım başvurusu

1963

   AET ile Ortaklık – Ankara Antlaşması imzalandı

1978

   Türkiye AET ile ilişkilerini dondurdu

1987

   Avrupa Topluluğu’na (AT) tam üyelik başvurusu

1989

   AT’nin Türkiye tam üyelik başvurusuna olumsuz cevabı

1995

   AB ile Gümrük Birliği yürürlüğe girdi

2005

   AB ile tam üyelik müzakereleri başladı

2017

   Avrupa Konseyi’nin Türkiye’yi yeniden denetim altına alma kararı aldı

 

 

 

 

 

Herkese Temel Evrensel Gelir: Hayal Gerçekleşiyor mu?

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

Zaman zaman “Çalışmak mecburiyetinde olmasaydım, neler yapardım neler...!” diye kendi kendimize mırıldanmışızdır. Sonra da “iyi de neyle geçineceğiz? Öyleyse vaz geçelim bu hayalden, çalışmaya devam” der kapatırdık konuyu. Bugünlerde bireysel bir ütopi olduğunu düşündüğümüz bu istek, sanki toplumsal bir tercih olmak üzere. Amerika Birleşik Devletleri ile Hindistan’ın bazı eyaletlerinde ve İran’da böyle bir model uygulanmakta. Avrupa’da ise Finlandiya bir pilot proje çerçevesinde bu modeli 2 bin işsiz nezdinde, onlara iki yıl boyunca iş bulsun veya bulmasınlar ayda 560 Euro temel evrensel gelir dağıtarak test etmektedir. Yani bir işsiz bu durumda 4 bin Euro kazanacağı bir iş bile bulsa 560 Euro evrensel temel ek geliri almaya devam edecek. Bu iki bin kişinin durumu 2019 yılında yine iki bin kişiden oluşan ve aynı miktarda klasik bir sosyal yardım parası alan ikinci bir grubun üyelerinin durumu ile karşılaştırılacak.

Her koşulda evrensel temel gelire sahip olmanın sosyal yardım alanların çalışma isteklerini somut olarak nasıl etkilediğine bakılacak. Hali hazırda yürürlükte olan sisteme göre, işsiz birisi eğer en az 400 Euro bir gelir elde ederse işsizlik yardımı alma hakkını kayıp ediyor. Uzmanlar bu sistemin, ekonomik olarak zor durumda kalacaklarını düşündüklerinden dolayı, işsizleri düşük kazançlı işleri ret etmeye itiyor. Buda uzun süre işsizlik parası ile geçinme eğilimini yükseltiyor. Eğer bu test başarılı olursa, proje toplumun diğer kesimlerine de uygulanacak.

Evrensel temel gelir

Asgari gelir güvencesi vb. gibi birçok kavramla ifade edilen evrensel temel gelir hayali şu günlerde moda oldu. Amaç şu: çalışarak bir gelir elde etme zorunda kalmadan, herkese eşit derecede ve yaşamını sürdürebileceği kadar temel bir gelir vermek. Şimdi durup dururken kapitalist toplumların bu kadar özverili ve dayanışmacı olmak isteği de nerden çıktı diye sormakta haklısınız.

Bu fikrin altında özgürlükçü bir motivasyondan çok, faturası gittikçe ağır gelmeye başlayan sosyal harcamaları (işsizlik parası, sosyal veya engellilere yapılan maddi yardım, vb.) ortadan kaldırma veya azaltma fikri yatmaktadır. Batı Avrupa toplumlarında bu durumdan en çok etkilenenler ise sosyal durumları zayıf, eğitim düzeyleri düşük ya da bazı göç kökenli insanlardır.

Amaç ne olursa olsun, bu fikrin gerçekleşmesi durumunda toplumda iki grup oluşacak: birinci grup daha fazla tüketmek, daha fazla gelir etmek isteyen ve bu yüzden çalışmayı- istekli - tercih eden insanlardan oluşacak; ikinci grup ise, ücretli çalışmayı reddedip, daha az tüketip ama daha fazla boş zamana sahip olmak isteyen insanlardan oluşacak. Bunlar ücretli is dünyasından elini ayağını çekseler de gönüllü çalışmayı belki isteyebilirler. Buna bir engel konulmayacak.

Evrensel temel gelir, birçok insan için ebetteki çalışmanın getirdiği yükü ciddi bir şekilde hafifletip, yaşamda bazı rahatlamaları da beraberinde getirebilir. Gelir güvencesi, endişesi olmayan, çalışmadıkları için daha fazla zamanı olan insanların sosyal hayatlarında belki daha çok şey yapma olanaklarına sahip olacaklarıdır. Böylece birey kendi yaşamını düzenlemede daha özgür ve özerk olabilir. Evrensel temel gelir, toplumsal zenginliğin ciddi şekilde eşitsiz dağıtıldığı toplumlarda, sosyal uyuma şüphesiz belli bir katkı da yapabilir.

Göründüğü kadar cazip mi?

Aslında çok cazip ve çekici bir fikir görünse de evrensel temel gelir fikri pek de göründüğü gibi cazip gelmiyor insanlara. Hatırlatalım: 2016 yazında İsviçre toplumu herkese ayda 2500 frank öngören şartsız asgari gelir inisiyatifini yüzde 77 gibi bir çoğunlukla reddedip, “biz çalışarak gelir elde edeceğiz” mesajını verdi. Evrensel temel gelir fikrini sempatik bulanlar kendi kendilerine “simdi bu İsviçre’de ne garip bir toplum” diyorlardır.

Argümanlar

Evrensel temel gelir fikri üzerine yapılan tartışmalarda iki önemli karşı argüman ileri sürülür. Birincisi ahlaki: iş, birey için anlamlı, yapıcı ve birçok iyiliğin de kaynağıdır. Çalışabilir durumda olanlara çalışmama tercihini sunmak onların elinden bu olanağı almış olmak anlamına gelir ki bu ahlaken savunulamaz. Ayrıca bu konumda olanların sayısı çok olursa, toplum ortalama neşe ve mutluluk düzeyinden uzaklaşma riskiyle karşılaşabilir. Ne var ki, yine İsviçre'de yapılan bir ankete göre eğer şartsız asgari gelir inisiyatifi kabul edilseydi çalışanların sadece yüzde 2’si işi bırakacağını ve yüzde 8’i de çalışmamayı düşünebileceğini ifade ediyor. Yani büyük bir çoğunluk çalışmaya devam edeceğini belirtiyor. Protestan ahlaklı kapitalist mutlulukla yaşamaya devam diyor.

İkinci argüman ise daha çok ekonomik: Böyle bir geliri herkese verebilmek için, çalışanların ve şirketlerin sırtına binecek birçok yeni vergi koymak gerekecek. Bu durum hem çalışanların hem de şirketlerin ülkeyi terk etmesine yol açar ki, bu da ekonomi için felaket olur. Zira üretim düşer ve paylaşılacak toplumsal zenginlik gittikçe azalır.

Evrensel temel gelir fikrine karşı veya lehte argümanlar ne olursa olsun şu bir gerçek ki, gelişmiş Batı Avrupa toplumları ciddi bir sosyal krizle karşı karşıya kalmaktan korkuyorlar. Almanya’nın 1,5 milyon sığınmacıyı sosyal yardım mekanizmasının dışında tutup, onları iş dünyasına entegre etmek için harcadığı yoğun çabaları düşünürsek, bu duruma çıkış yolları göstermek isteyecek daha birçok farklı önerilerin arka arkaya yapılacağı günler yakın. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göç ve Sağlık… İsviçre'de Türkiyeli Göçmenlere Dair Bazı Veriler

Isvicre - Bülent Kaya - www.haberpodium.com

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

70’li yılların sonlarına kadar, bilim dünyasında sağlığın göçle ilişkisi üzerine kafa yorulduğunda, akla ilk gelen göçmenlerin sağlık halleri oluyordu. Göç ve sağlık konusu, daha çok tıp ve psikoloji bilim dallarının ilgi alanına girerdi ve göçmenlerin “patolojik bagaj”ları mercek altına alınırdı. Göçmenler, taşıdıkları ırsi hastalıklar, uyum sürecinden kaynaklanan patolojik halleri ve psikolojik bozukluklarından dolayı göç alan ülkenin halk sağlığı için bir “risk grubu” olarak algılanırdı. Bu negatif yaklaşımın izlerini bugün bile göçmenlerin büyük bir çoğunluğunda bulabilmek mümkün. Konu sağlık olsun ya da olmasın bir çoğumuz, “gurbet sağlığımı ve psikolojimi bozdu”, “hasretten ülser oldum” gibi deyimleri telaffuz etmişizdir ya da başkalarından duymuşuzdur.

isvicre'de göcmen olmak-göc ve saglik - www.haberpodium.comGöç hasta mı ediyor?

Amerikalı ve Kanadalı birçok araştırmacı, göç ülkesine yeni gelen göçmenlerin, yerli halka ve uzun zamandır göç toplumunda bulunan göçmenlere göre daha sağlıklı olduklarını gözlemlerler. Yeni gelenlerin lehine olan bu avantajlı durum “sağlıklı göçmen etkisi” (healthy migrant effect) kavramıyla tanımlanır. Yani, yeni gelenlerin göç ülkesindeki düşük sosyo-ekonomik düzeyleri ve sağlık hizmetlerine erişmekte karşılaştıkları güçlüklere rağmen, göçmen olarak kabul edilirken genç ve sağlıklı olanların seçilmesi, onlara diğerlerine göre daha “sağlıklı göçmen” olma avantajı tanımaktadır. Bu paradoksal tespit Avrupa’da ki durumu kısmen açıklasa da, sığınmacılar için pek geçerli değil. Zira sığınmacıların göç etmeden önceki yaşam koşulları (yokluk, savaş, baskı vb. durumlar) onların gerek fiziki gerekse de ruh sağlıklılarını olumsuz etkiliyor.

Göç toplumuna yerleştikten bir süre sonra göçmenler, “sağlıklı göçmen” avantajını yavaş yavaş kaybetmeye başlar ve bir müddet sonra da “dezavantajlı” duruma düşerler. Örneğin geldiklerinde düşük olan obezite oranı, göç ülkesinde 15 yıl kaldıktan sonra ciddi bir şekilde artar. Avrupalı birçok araştırmacı bu değişikliği bazı göçmen gruplarının içinde bulundukları olumsuz yaşam ve iş koşullarına, belirsiz oturum statülerine, bazı idari engel ve güçlüklere ve sağlık sistemine erişimi zorlaştıran dil zorluklarına bağlıyorlar. Böylelikle “sağlıklı göçmen etkisi” yerini zamanla “bitkin, yorgun göçmen etkisi”ne (exhausted migrant effect) bırakıyor.

Göçmen toplulukların en “bitkin, yorgun göçmen grubu”: Türkiyeli göçmenler

Göçmenlerin sağlık durumu hakkında genel bir bilgi edinmek ve gözleme çalışması yapmak için göç ülkelerinde belli aralıklarla anketler yapılır. Bu anketlerden elde edilen sonuçlar sağlık alanında eşitsizliklerle mücadele etmek için kullanılır. İsviçre Sağlık Dairesi’nin 2010 yılında yaptığı ikinci anketin (Gesundheitsmonitoring Migration, GMM II) sonuçları Türkiyeli göçmenler açısından çarpıcı bulgular sergiliyor.

“Genel sağlık durumunuz nasıl?” sorusuna, ankete katılan Türkiyeli göçmenlerin % 26’sı kendisini sağlıklı hissetmediği (İsviçre % 8,6), % 36’sı ise herhangi bir sağlık probleminden dolayı sağlığının bozuk  olduğunu söylüyor (İsviçre % 22). Bu oranlarla Türkiyeli göçmenler, ankete katılan Portekiz, Sırp ve Kosovalı göçmen gruplar arasında en kötü sağlık durumuna sahip bir topluluk olarak beliriyor.

Bu subjektif tahmini pratikte teyit eden farklı veriler de sunuyor GMM II anketi. Örneğin bir yıl içeresinde aile doktorunu ziyaret etme oranı Türkiyeli göçmenlerde (% 7) ankete katılan diğer göçmen gruplara göre (% 5) iki puan daha fazla. 35-49 ve 50-74 arası Türkiyeli göçmen kadınlarda aile doktoru ziyaret oranı istatistiksel olarak daha fazla.

Depresyon tedavisi görme oranının yüksek olduğu dört göçmen grubundan birisini Türkiyeli göçmenler oluşturmaktadır. Özellikle 35-49 yaş grubunda Türkiyeli göçmen erkekler ilk sırayı alıyorlar. Psikolojik depresyon durumunun yaygınlığı onların malulen emeklilik oranlarına da yansımaktadır. Türkiyeli göçmenlerde malulen emeklilik oranı İsviçre ve diğer göçmen grupların ortalamasının çok üzerinde.

Aynı şekilde, hastane veya acil servis ziyaret oranı da Türkiyeli göçmenlerde (% 23) diğer göçmen toplulukların ortalamasına göre 5 puan daha fazla (% 18). Bu oran,  İsviçrelilerde ise % 11,7’dir. Türkiyeli göçmenler, ağrı kesici gibi ilaç tüketiminde de İsviçreliler ve diğer göçmen toplulukların önündeler.

Bu “siyah tablo” göçmenlerin sağlık alanındaki davranışlarına da yansımaktadır. % 32 oranı ile Türkiyeli göçmen kadınları, göçmen kadınlar arasında en çok “aşırı kilolu” grubu oluşturuyorlar. Erkekler ise Sırp (% 45,3) ve Kosovalılardan sonra (% 46,8) 3. sırayı alıyorlar (% 41,5) .

Sigara tüketiminde Türkiyeli göçmenlerle diğer göçmen gruplar ve İsviçreliler arasındaki fark baş döndürücü (bkz. grafik 1):

Ankete katılan Türkiyeli göçmenlerin % 52,2’si günlük olarak sigara tüketiyor; İsviçrelilerden 33,5 puan daha fazla… Bu oran, örneğin Sırplarda yaklaşık % 16 Portekizlilerde ise % 18 düzeyinde.

Sadece alkol tüketiminde, Türkiyeli göçmenlerin karnesi diğerlerine göre biraz daha iyi: Türkiyeli göçmen kadınların yüzde % 75’i, erkeklerin ise % 51’i alkol kullanmıyor.

Grafik 1: Köken ülkesine göre günlük sigara tüketimi

isvicre'de göcmen olmak - www.haberpodium.com

Neden böyleyiz?

Bu negatif sonuçları “Türkiyeli göçmenler İsviçreli ve diğer göçmen gruplara göre daha çok genetik hastalıklara sahipler” gibi bir argümanla açıklamanın pek inandırıcı olacağını sanmıyorum. Aynı şekilde, “Türkiyeli göçmenler yaşam, iş ve ev koşulları açısından İsviçre’deki göçmen topluluklar arasında en kötü durumda olanlarıdır” -ki gerçekte de böyle olma ihtimali çok zayıf- gibi ortalama bir yaklaşım da bu durumu anlamamız için yeterli değildir. Önemli bir kesimin vasıfsız ve kötü işlerde çalışıyor ve bu sosyo-ekonomik faktörlerin sağlık durumumuzu sergileyen bu “siyah tablo” da belli bir rol bile oynasa. Elbette ki, birçok başka faktör de var. Bazı çalışmalar, Türkiyeli göçmenlerin bu durumunu İsviçre’de karşılaştıkları ayrımcılığa – ankete katılanların % 20’si İsviçrelilerin aldığı sağlık hizmetlerinin aynısını alamadıklarını söylüyor-, mülteci kesimin İsviçre’ye gelmeden önce Türkiye’de yaşadığı baskılara ve genel gurbet psikolojisine bağlıyorlar.

Sağlık durumunun önemli bir bileşkeni olarak sağlık bilgisi

İngilizce health literacy diye adlandırılan ve Türkçe’ye sağlık bilgisi veya yetisi diye çevirebileceğimiz kavram, bireyin sağlıkla ilgili herhangi bir bilgiye erişme, elde ettiği bilgiye anlama, değerlendirme ve kullanma kapasitesini ifade etmektedir. Bu kapasite genellikle hastalıktan korunma, hastalıkların idaresi ve sağlık teşvik alanlarında kendini gösterir.

Halk sağlığı kurumları ve bilimsel çevreler, sağlık yetisi ile sağlık durumu arasında doğrudan bir ilişki kurarlar. Örneğin yüksek düzeyde sağlık bilgisine sahip bireyler kendilerini genellikle daha sağlıklı hissediyorlar, daha fazla spor yapıyorlar, sağlıklı beslenmeye daha fazla özen gösteriyorlar. Sağlık Bakanlığı’nın İsviçre toplumunun sağlık yetisini ölçmek için bu yıl yaptırdığı sağlık yetisi anketi (Erhebung Gesundheitskompetenz) sonuçlarına göre Türkiyeli göçmenler, sağlık bilgisi açısından notu en düşük göçmen grubu.

İkinci grafikteki “sorunlu” ve “yetersiz” sağlık yetisi kategorisini birlikte ele alırsak, Türkiyeli göçmenlerin % 65’inin sağlık yetisinin zayıf olduğunu gözlemleyebiliriz. Türkiyeli göçmenlerle, aşağı yukarı aynı sosyo-ekonomik özelliklere sahip Portekizli göçmenlerde ise bu oran % 43. Bu sonuçla, Portekizli göçmenlerin sağlık yeti düzeyi genel İsviçre ortalamasının yaklaşık 10 puan altında. Türkiyeli göçmenlerin ki ise 10 puan üstünde. Sadece sağlık yetisi “çok yeterli” olan kategoride, Türkiyeli göçmenler Portekizlilerle aynı orana sahipler (% 3).

 

Grafik 2: Sağlık bilgisi genel sonuç

 isvicre'de göcmen olmak-göc ve saglik - www.haberpodium.com

Sağlık yetisi düzeylerinin farklı sağlık alanlarında nasıl şekillendiğine bakalım. 3. grafikten çıkan sonuçlar, GMM II anketinin Türkiyeli göçmenlerin sağlık durumları hakkında ortaya çıkardığı “siyah tablo”yu teyit ediyor. % 63’ümüzün  hastalıklardan nasıl korunulması gerektiği konusundaki karnesi zayıf; örneğin hangi aşıların gerekli olup olmadığını veyahut neden aşı yaptırmak gerektiğini bilmiyoruz. Sadece üçte birimiz hastalıklardan nasıl korunulması gerektiğini biliyor. Herhangi bir hastalığa yakalandığında da durum pek değişmiyor. Büyük bir çoğunluğumuzun (% 64) bu konudaki bilgisi ya yetersiz ya da sorunlu. Yakalandığımız bir hastalığın herhangi bir tedavi şeklinin avantaj ve dezavantajlarının neler olduğunu bilmiyoruz, ikinci bir doktora danışmanın gerekli olup olmadığı konusunda karar vermekte zorlanıyoruz. Ayrıca, hemen hemen yarıya yakınımız (% 44) yoğurtların üzerindeki bilgileri, basında sağlıkla ilgili çıkan haberleri, doktorun veya eczacının açıklamalarını anlamakta zorlanıyor.

İşin ilginç tarafı, bu sonuçları aynı sosyo-ekonomik düzeye sahip İsviçreli ve Portekizlilerle karşılaştırdığımızda durumda herhangi bir değişiklik olmuyor; bu kategoride de sonuç Türkiyeli göçmenlerin aleyhine.

Grafik 3: Sağlık bilgisi genel sonuç

isvicre'de göcmen olmak-göc ve saglik - www.haberpodium.com

Sağlıklı yaşamak için bireysel sorumluluk...

Sağlığı etkileyen etkenler elbette ki çok; genetik faktörden yaşam, iş ve çevre koşullarına kadar birçok faktör sağlığımızı etkiliyor. Bu faktörlerin yanında, son elli yıldır gelişmiş modern toplumlardaki sağlık algısı da sağlıklı olmayı teşvik edici bir rol oynamaktadır. Zira sağlıklı olmak, herhangi bir hastalığın yokluğunda çok insanın kendisini fiziki ve ruhen iyi hissetmesi olarak tanımlanıyor. Bu algıya sahip bireyler, deyim yerindeyse sağlık kaderlerini kendi ellerine alıyorlar. Daha dezavantajlı durumda olanlara, İsviçre’de birçok sağlık örgütünün, dil engelinden dolayı sağlık teşvik ve hastalık önleyici programlara erişim güçlüğü çeken göçmenler için, yazılı veya sözlü Türkçe bilgi edinme olanakları sunduklarını hatırlatalım.

Sağlık kaderinizle daha çok ilgilenmeniz dileklerimle, nice sağlıklı yıllara...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aidiyet: Soy mu Yoksa Birlikte Yaşama İsteği mi?

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

İsviçre toplumu 3. kuşak göçmen çocuklarının İsviçre vatandaşlığına geçmelerini kolaylaştıran bir projeyi 12 Şubat’ta yapılan halk oylamasıyla kabul etti. İlk bakışta sıradan ve sembolik bir olay gibi görünse de, aslında bu oylama İsviçre demokrasisinin doğası üzerine yapılan bir oylamaydı. Zira bir göç ülkesinde göçmenlerin ve töremelerinin vatandaşlığa geçme koşullarını belirleyen vatandaşlık yasası sıradan hukuki bir prosedür olmaktan öte, bir toplumun kendisini ulus olarak nasıl algıladığı ve tasarladığını, ulusa kimlerin ait olup  olamayacağını belirleyen bir ulus konseptidir de aynı zamanda. 3. kuşağa  kolaylaştırılmış bir prosedürle vatandaşlığına geçme olanağı tanıyan yasanın halk tarafından kabul edilmesi, İsviçre ulus anlayışında bu anlamda ciddi bir yeniliğe işaret etmektedir ve bu açıdan da son derece önemlidir. 

Doğduğumuz “toprak” mı yoksa damarımızdaki “kan” mı?

Bir devlet hukuki olarak kimlerin kendi vatandaşı olacağını genellikle ya kan bağı (latince jus sanguinis) ya da toprak bağı (latince jus soli) esasında belirler. Kan bağı, devletin vatandaşı olan birisinden, örneğin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir anne veya babadan doğmuş olana, anne veya babanın sahip olduğu vatandaşlığı otomatik olarak alma hakkını vermektedir. Vatandaşlığı elde etmenin en yaygın yöntemi budur. Bütün ülkeler bu ilkeyi benimsemektedir. Toprak bağı ise anne veya babanın bu ilkeyi tanıyan bir devletin vatandaşı olup olmadığına bakılmadan,  bu ülkenin sınırları içerisinde doğan herkesin vatandaş olma hakkını ifade eder. Amerika, Kanda, Avusturalya gibi klasik göç ülkeleri ‘kan bağı’nı tanıdıkları gibi ‘toprak bağı’nı da tanımaktadırlar. Örneğin, annesi veya babası Amerikan vatandaşı olmazsa bile, Amerikan Birleşik Devletleri topraklarında doğan her çocuk Amerikan vatandaşıdır.

Avrupa’da, Moldova hariç hiçbir ülkede Toprak bağı koşulsuz olarak uygulanmamaktadır. Malta bu hakkı 1989’da kaldırdı, İrlanda 2004’te sınırlandırdı. Fransa, Büyük Britanya, Hollanda, Almanya, Portekiz, Avusturya ve Danimarka ise belli koşullarda toprak bağını tanımaktadırlar. Almanya’da doğan çocukların otomatik olarak Alman vatandaşlığını elde etme durumu belli durumlarda mevcut; örneğin ebeveynlerinden herhangi birisinin Almanya’da en az 8 yıldır sürekli oturum hakkına sahip bir şekilde yaşadığı durumda…Ne var ki vatandaşlığı bu yöntemle otomatik elde etmek belli bir şarta bağlı: 18-23 yaş arasında ya Alman ya da diğer ülke vatandaşlığı arasında bir tercih yapmanız gerekiyor. Fransa ise 1889 yılından itibaren 2. kuşak için otomatik vatandaşlık hakkını tanımaktadır. Bu hak 18 yaşından sonra bazı koşullar yerine getirildiğinde kullanılabiliyor. Fransa, 1851 yılından itibaren de 3. kuşaktan çocuklar için toprak bağı ilkesini tanımaktadır. 

İsviçre’de durum

İsviçre’de 1983-2004 arası, 2. ve 3. kuşağın vatandaşlığa geçmesini kolaylaştırmak isteyen üç proje halk oylamasına sunuldu ve hepsi de reddedildi. 12 şubat 2017 oylamasının olumlu sonuçlanmasıyla artık İsviçre'de göçmen çocukları için (şimdilik 3. kuşak için kolaylaştırılmış bir prosedür çerçevesinde bile olsa) toprak bağı ilkesine yönelen diğer Avrupa ülkeleri korosuna katılarak, kan bağı ilkesini koruyan tek kale olmaktan çıkmış oldu. Bu önemli bir açılımdır ve ilerde ikinci kuşağı da kapsaması muhtemeldir. Ama sağıcısı ve solcusuyla “halkı” ikna etmek pek kolay olmayacak ve epey de zaman alacağı kesin.

Entegrasyon bağlamında vatandaşlık tartışmaları

Göç toplumunda vatandaşlığa geçişi belirleyen yasalar üzerine tartışmalar aslında “kimleri ulusumuza ait edeceğimiz” tartışmasından başka bir şey değildir. Bu, bizlerle aynı aidiyeti paylaşmayanların “nasıl ve ne zaman bizden biri, ulusumuzun bir üyesi” olabilirler üzerine düşünmek ve karar vermektir. Göçmenlerin vatandaşlığa geçmeleri veya alınmaları üzerine yapılan tartışmaları genel biçimiyle iki ana akımda gruplandırabiliriz. 

Daha çok muhafazakar çevrelerden oluşan birinci grup, vatandaşlığa geçme hakkını sürekli zorlaştırmak ister. Zira bu grup için yabancı birisinin vatandaşlığa geçmesi, ulusal değerler için bir tehdit olarak algılanır. Farklı değerlere sahip birisinin vatandaşlığa alınmasının ulusal değerleri çeşitlendireceği ve erozyona uğratacağı düşünülür. Bu grup için vatandaşlık, bir “hak etme” olaydır başka bir deyimle bir ödüldür. Vatandaş olmak isteyen şahıs önce entegre olsun; eğitimini yapsın, işini gücünü kursun, ayrıca o ülkenin değer, norm ve kurallarını benimsediğini, bizden farklı olmadığını göstersin işte o zaman vatandaşlığa geçmeyi hak etmiş olur. 

İkinci grup ise vatandaşlığa geçme koşullarının kolaylaştırılmasını savunur. Liberal ve kozmopolit anlayışı savunan çevrelerden oluşan bu grup, muhafazakâr ilk grubun argümanlarının tam zıddını ileri sürer: yabancı birisinin vatandaşlığa geçmesi ulusal değerleri çeşitlendirecek bir zenginlik, “arı ırk” ve “homojen ulus” ideali gibi ütopik bir ulus algısının içine kapanıp kalınmamasına yardım eden önemli bir katkıdır. Bu ikinci grup vatandaşlığa geçmenin entegrasyon sürecini hızlandıracağını bu yüzden de vatandaşlığı elde etme koşullarının hafifletilmesinin yerinde olacağını düşünür. Entegrasyon alanında yapılan bilimsel çalışmaların sonuçları bu son argümanı destekler mahiyette. 

İki ulus modeli: Kültürel ve siyasi 

Ulus üzerine tartışmalar, özellikle de Avrupa’da, genellikle “Alman ulus anlayışı” veya “Fransız ulus anlayışı” olmak üzere iki ana model üzerinden yürütülür. Referansını Herder ve Fichte gibi düşünürlerden alan Alman modeli ulusu, toprak bütünlüğü, dil, ve Almanca Volkgeist kavramı ile ifade edilen soy-halk ruhu üzerinden tanımlamaktadır. Almanya’da ulus fikri - daha henüz bir Alman devleti olmadığı bir ortamda, yani 1871’lere kadar- kültürel aidiyet etrafında şekillendi. Bu model kültürel ulusçuluk diye de adlandırılır. Böylece, bu verili kültüre ait ve Alman soyundan olan her kes Alman ulusunun bir üyesidir ve Alman devletinin de vatandaşıdır. Bu yüzdendir ki Almanya, Almanya’da doğup büyümüş, Almanca’dan başka bir dil bilmeyen hatta Almanya’dan başka hiç bir ülkede yasamamış göçmen çocuklarına Alman vatandaşlığını tanımakta uzun süre zorlandı. Oysa ki Alman soyundan geldiğini kanıtlayan herkes, Almanya’da hiç yasamamış ve hiç Almanca bilmiyor bile olsa Alman vatandaşlığına hemen kabul ediliyor. Türk Vatandaşlığı Kanunu da “Türk soyu”ndan olma durumunda vatandaşlığa geçişte bazı ayrıcalıklar öngörmektedir. 

Soy, dil, din ve kültür gibi öğelerle tanımlanan bu Alman modelinin karsısında, kaynağını 1800’lerde yaşamış Fransız düşünür Ernest Renan’dan alan Fransız modelini buluruz. Meşhur “Ulus nedir?” konferansında bir ulusa ait olma kriterlerinin başında “birlikte yaşama isteği”nin geldiğini belirtir Renan. Yani bir ulusa aidiyet sorununu, o ulusun üyeleri ile birlikte yaşamak isteyip istememeye bağlı bir irade ifadesi olarak görür Renan. Siyaset biliminde “siyasi ulusçuluk” diye adlandırılan bu model, yabancıların ulusa dahil edilmesi konusunda daha kapsayıcı ve esnek bir duruş sergiler. Fransa’da “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” siyasi ilkelerini benimsemiş her göçmen Fransız vatandaşlığına geçebilir ve Fransız ulusunun bir üyesi olabilir.

Hangi model olursa olsun, şu bir gerçek ki, bir toplumda göçmenlerin ve töremelerinin varlıkları aynı zamanda o toplumun ulus referansına, deyim yerindeyse bir ayna tutmaktır. Göçmenlerin vatandaşlığa alınma tartışmaları egemen ulus modellerine kendileriyle yüzleşme fırsatını da verir. Tıpkı Türkiye’de doğan Suriyeli genç kuşakların ilerde yapacakları gibi... 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aynı anda bir ayağımız orda, bir ayağımız burada...

Bülent kaya- www.haberpodium.com

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

Düğününüzü İsviçre’de bir düğün salonunda geleneklerinize göre yapmayı planlıyorsunuz. Bu mutlu gününüzü sizlerle paylaşmasını isteyeceğiniz bir çok akraba, eş, dost ve tanıdıklarınız Türkiye’de yaşamaktadır. Hepsini İsviçre’de ağırlamanın imkânsız olduğunu bilmenize rağmen, bu çok özel anı sevdiklerinizin bir çoğuyla paylaşamamanın burukluğunu yaşıyorsunuz. Bu sorununuzu düğünü televizyon veya bilgisayar üzerinden naklen izletebilme olanağı sunan ticari bir hizmete başvurarak kısmen de olsa çözüyorsunuz. Türkiye’deki yakınlarınız düğünü sanal ortamda sizlerle aynı anda paylaşıyor. Teknolojinin mesleki ve günlük hayatta son derece önemli bir rol oynadığı bir çağda haklı olarak “bunda garip olan ne var” diye sorabilirsiniz. Bu örnek göçmenlerin yaşadıkları göç ülkesi ile köken ülkeleri arasında kurdukları bağların ne derece karmaşıklaştığına göstermektedir.

Geçenlerde emekli bir göçmenin kurban kesme işini İsviçre'den nasıl hallettiğini anlatmasından, göçmenlerin bu karmaşık faaliyetlerini göç ülkesi ile köken ülkesi arasında sınırlı tutmadığı, zaman zaman başka ülkeleri de bu faaliyetlerinin içerisine soktukları anlaşılıyor. Almanya’da kayıtlı dini bir vakıfa kendi adına kurban kesmek için vekalet ve kurbanlık için de belli bir miktar para vermiş. Vakıf Avrupa'nın diğer göç ülkelerinden de topladığı bu paralarla binlerce kişi adına Bosna-Hersek’te koyun alıp, bayram günüde bu koyunları vekaletlerini aldığı insanlar adına kesiyormuş. Eti balkanların fakir-fukarasına dağıtıp, kurban derilerini İtalyan bir deri firmasına satıyormuş. Buradan elde ettiği parayı da Afganistan ve Pakistan'ın Müslüman fakirlerine yardım olarak dağıtıyormuş.

Bir ayağı göç ülkesinde, diğer ayağı köken ülkesinde ve/veya başka bir ülkede olan göçmen faaliyetlerinin çeşitliliğini ve yoğunluğunu hayatin sosyal, ekonomik, kültürel ve politik alanlarından verilebilecek bir çok örnekle göstermek mümkün.

Göç toplumlarında entegrasyon kavramının yaygın sosyolojik anlamı bu faaliyetleri kavramakta zorlanıyor. Zira entegrasyonun hem sosyal bilimciler hem de toplumda ki yaygın anlamına göre, bir göçmenin faaliyetleri ne kadar göç ülkesinin coğrafi alanları ile sınırlı olursa o kadar göç toplumuna entegrasyonunu sağlamış demektir. Köken ülkesi ile kurulan her türlü bağ ve bu bağların güçlülüğü onun göç ülkesinden uzaklaşması anlamına geleceği için, pek arzu edilmez.

isvicre'de göc ve göcmenlik - www.haberpodium.comMetodolojik milliyetçilik ve entegrasyon

Dünyaca ünlü göç araştırmacıları Andreas Wimmer ve Glick Schiller bu yaklaşım tarzını sosyal bilimcilerin göçmenlerin entegrasyonunu “metodolojik milliyetçilik” bir anlayışla araştırmalarına bağlamaktalar. Başka bir deyimle göçmenlerin faaliyetlerini ve onları anlama yöntemlerini milli sınırlar içerisine hapis etmenin bir sonucu olduğunu düşünürler. Bu anlayış gereği göç ülkesine endekslenmiş faaliyetler entegrasyona hizmet eden, köken ülkesine endeksli faaliyetler ise entegrasyona engel teşkil eden girişimler olarak algılanır. “Bir ayağı orda, bir ayağı burada” durumu “iki arada bir derede kalma” misali gibi uyum sağlayamamayı ifade eder, bu perspektif acısından. 60-80’li yıllardaki göçmen faaliyetlerini açıklamak için  yaklaşım tarzı belli bir anlam teşkil ediyordu. Ne var ki, küresel dünyada göçmen faaliyetleri de küreselleşti ve yukarıdaki iki örnekte gördüğümüz gibi ulusal sınırları aşıyorlar. Örneğin, 70’li yıllarda bir göçmen aile eğer çocuğunu Türkiye’ye okutmak için gönderdiyse bu, ailenin kendisini Türkiye’ye dönüşe hazırladığı anlamına gelirdi ve bir müddet sonrada aile dönerdi. Ama bugün tam tersi bir durum yaşıyoruz: Göçmen aileler çocuklarını belli bir dönem Türkiye’de okutuyorlarsa bu, dönme hazırlığı için değil, o çocuğun göç ülkesinde bulamadığı fırsat eşitliğini yakalaması için yapılmaktadır. Aile çocuğun göç ülkesinde arzuladığı bir eğitimi ilerde yapabilmesinin koşullarını yaratmak istemektedir.

Göçmen faaliyetlerinin ulus-ötesi karakteri

Bu örnekler, göçmenlerin gerçek veya sanal olsun sosyal alanlardaki faaliyetlerinin göç ülkesinin sınırlarını aşan ve Glick Schiller’in “aynı anda entegrasyon” (simultaneous embeddedness) diye adlandırdığı bir sürece hizmet eden bir çaba olarak algılanmasının çok yerinde olacağını göstermektedir. Glick Schiller bu durumu Türkçeye ulus-ötesicilik diye çevireceğimiz “transnationalisme” kavramıyla  açıklamaktadır.

Göçmenlerin ulus-ötesi faaliyetleri pek yeni bir olgu elbette değil. Göçler var olduğundan beri göçmenler yeni yurt edindikleri ülkelerle geldikleri ülkeleri birbirine bağlayan faaliyetleri hep olmuştur. Ne var ki bu ulus-ötesi perspektifi bizlere göçmenlerin faaliyetlerini daha iyi anlama fırsatı verebilir. Göçmen kitlesine sahip derneklerin “göçmen isçilerin sorunları” ifadesinde saklı, entegrasyonunu onların açıklarından ve sorunlarından hareketle algılamaya kalkan perspektifi terk etmelerine de belki yardımcı olabilir. 

 

 

 

 

 

 

 

Göç Toplumlarında Anadilin Değeri

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

 

Basel’de doktor asistanı arayan özel bir sağlık merkezi, gazeteye verdiği iş ilanında adaylardan Almanca’nın yanında iyi derecede Türkçe bilmeleri gerektiğini belirtir. Bu ilanın “asıl muhataplarının” meslek eğitimini İsviçre’de tamamlamış, ikinci kuşaktan gençlerin olduğu aşikâr. “Burada bir gariplik göremiyorum?” demekte haklısınız. Ama ilginçtir ki böyle bir ilanı en çok garipseyecek olanlar tam da bu ilanın asıl muhatapları dediğimiz ikinci kuşak göçmen gençleri olacaktır.

Anadil mi temel dil mi?

Göçmen çocuklar için anadil konusu (aile içinde konuşulan dil), herkesin hıncını aldığı “şamar oğlanı” gibidir. Eğitim kurumları, ikinci kuşağın eğitim performansının düşüklüğünü aile içinde konuşulan anadile bağlar; ailelerin köken ülkesi ikinci kuşağı, anadillerini yeterince iyi bilmeyen, bu yüzden de ana kültürden uzaklaşmış “kayıp kuşak” olarak görürler. Birçok göçmen aile de anadili, göç ülkesinin dilini iyi öğrenmenin önünde engel olarak görür, ama çocuklarının anadili iyi konuşmasını da çok arzularlar.

İkinci kuşak gençler, yetişkin yaşa geldiklerinde eğitiminin tümünü ya da büyük bir kısmını yaptığı göç ülkesinin dilini kendi anadillerinden daha iyi bilirler. Böylece göç, anadil tanımında ciddi bir değişikliğe neden olur. Aile içinde konuşulan tek dil bile olsa anadil, eğer ciddi bir şekilde teşvik edilmezse, göç ortamında en iyi bilinen dil özelliğini kaybeder. Örneğin ailenizde sürekli Türkçe konuşulsa bile, Türkçe, anadili de olsa, çocuğunuzun bildiği en iyi dil olmayabiliyor. Bu yüzden, en iyi bilinen dile göç ortamında anadil değil “temel dil” demek daha doğrudur. Bundandır ki, genellikle kendilerini göç toplumları olarak gören Kanada Avusturalya vb. gibi ülkeler, nüfus sayımlarında insanların dil yetileri ile ilgili soruda bu ayrıma dikkat ederler. Ayrımcılık konusunda duyarlı iş çevreleri de iş ilanlarında anadil terimini kullanmamaya özen gösterirler. Aksi halde, anadilleri en iyi bildikleri dil olmayan göçmen çocukları otomatik olarak dışlanmış olurlar, göç toplumunun dili, örneğin Almanca veya Fransızca, temel dilleri olmasına rağmen...

Anadilin değeri

Sosyal bilimler farklı dilsel gerçekliklerin analizleri sonucunda anadilin değeri ve anadilde eğitim konusunda şu temel argümanları ileri sürmektedirler.

Dil psikolojisinin yaklaşımı

İki dilliliğin bilişsel (kognitif) boyutuna ilgi duyan dil psikologları, anadilin öğrenilmesinin iki dilli çocuğun bilişsel gelişmesine, hatta ikinci bir dili öğrenmesine nasıl bir etki yaptığı sorusuna cevap ararlar. Dil psikologları için anadilin öğrenilmesi en azından şu üç nedenden dolayı gereklidir:

  1. Çocuğun düşüncesini daha iyi organize edip düzenleyebilmesi;
  2. Çocuğun öğrenme ve dile ilişkin kavramsal kapasitesinin gelişmesi ve iyileşmesi;
  3. Çocuğun bilgiyi işleme sürecinde daha iyi bir bilişsel kontrole sahip olabilmesi.

Kültürlerarası eğitimsel yaklaşım

Kültürlerarası pedagoglar dilsel çeşitliliği kendi içinde bir zenginlik olarak algılıyorlar ve bu çeşitliliğin farklı dilsel ve kültürel değerlere sahip bireyler ve gruplar arasında sosyal uyum ve bütünlüğe katkı sağlayacağı görüşündeler. Bu yüzden de eğitim alanında birey ve toplumun çıkarına uygun, dilsel çeşitliliğin akılcı idaresini hedefleyen pedagojilerin geliştirilmesi hedeflenmelidir.

İnsan haklarını temel alan perspektif

Dil ile insan hakları kavramı arasındaki ilişkiye vurgu yapan bu perspektif, dünyada birçok dilsel azınlığın – göçmen azınlıklar da bunlara dahil- kendi dillerini kullanma ve geliştirme haklarından yoksun oldukları ve bu durumun da bir dilsel adaletsizlik yarattığı fikrini öne çıkarıyor. Bu adaletsizlik, ancak anadillerine yaşama hakkı tanımakla mümkündür.

Çok kültürcü perspektif

Dilsel çeşitliği inkâr edilemeyecek toplumsal bir olgu olarak algılamanın gerekliliğine vurgu yapar bu perspektif. Dilsel ve kültürel alanda asimilasyonist yaklaşımın meşruluğu savunulmaz ve mutlaka terk edilmesi gerekir. Dilsel çeşitliğin kendini ifade edebilmesinin koşullarının yaratılmasında anadilin öğretilmesi ve kamu politikaları ile teşvik edilmesi son derece önemlidir. Bu durum, dil ve kültür kaynaklı sürtüşmelerin yaşandığı bir ortamda optimum bir nokta olabilir ve dilsel çeşitliğinin zenginlik olarak varlığını sürdürmesine ve gelişmesine katkıda bulunabilir.

Ekonomik perspektif

Dil ekonomisi alanında araştırmalar yapan birçok ekonomist, dilsel çeşitliliğin korunup geliştirilmesinin bireye olduğu kadar kamu ekonomisine de olumlu katkılar sağladığının altını çiziyorlar. Anadilin öğrenilmesi, bireylerde özgüven duygusunun gelişmesini sağlar dolayısıyla da ekonomik girişimciliği güçlendirir.

Dil ekonomistlerin en güçlü argümanı ise şu: Dil, gizli bir hazine, bu nedenle de bir insan sermayesidir (human capital), değerlendirilmelidir. Tıpkı İngilizce gibi, herhangi bir yabancı dil bilmenin iş bulma şansını arttırması, hatta daha fazla kazanç sağlaması gibi.

Dilin ekonomik değeri

Son yıllarda iş piyasasında dillerin ekonomik değeri alanında çalışmalar yoğunlaşmaya başladı. Alanında ilk ve öncü çalışma İsviçre'de Romandi bölgesinde yaşayan 800 Türkiyeli ve İtalyan göçmen nezdinde yapıldı. Araştırma, göçmenlerin anadillerini mesleki faaliyetlerinde kullanıp kullanmadıklarını ve eğer kullanıyorlarsa bu durumun maaşlarına nasıl bir etki yaptığı sorusuna cevap arıyor. Bulgular hayli anlamlı ve ilginç. Türkiyelilerden ankete katılanların yüzde 97,8’i işyerinde en çok kullandıkları dil olarak Fransızcayı, yüzde 33,7’si ise en çok kullanılan ikinci dil olarak Türkçeyi belirtir. Türkçeyi kullananların kullanmayanlara göre -azda olsa- daha fazla maaş alıyorlar. Bu oran, Türkçenin Türkiyeli göçmenlerin mesleki faaliyetlerdeki önemini teyit etmektedir.

Basel’de doktor asistanı arandığına dair verilen iş ilanında adaylardan iyi derecede Türkçe bilmelerini istemenin arkasında yatan gerçek de işte bu. Göçmenlerin anadillerinin mesleki faaliyetlerde kullanılabileceği ve bu yüzden de kimliksel-kültürel ve psikolojik değerlerin yanında anadilin, göç toplumunda bir de “ekonomik değeri”nin olduğu bir gerçek.

İkinci kuşak göçmen gençler, anadillerinin iş piyasasında aranır ek bir yeti olduklarını gördüklerinde, “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu”, “hani anadilin öğrenilmesi topluma entegrasyonun önünde bir engeldi…?” diye sorsalar haklıdırlar.

Ama bundan çok daha önemlisi, göç toplumunun eğitim kurumlarının ve politik çevrelerin göçmen çocukların anadili öğrenmesi konusundaki alışık, çekingen ezberlerini bozararak anadil eğitimini teşvik edici, daha yapıcı ve köklü stratejiler geliştirmenin ekonominin de çıkarına olduğunu kabul etmeleri ve bu yönlü adımlar atmalarıdır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İsviçre’de Eğitimin En Alttakileri; Türkiyeli Göçmenlerin Çocukları

Bülent Kaya

Siyaset bilimci ve Araştırmacı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Türkiyeli göçmen topluluğunun büyük bir çoğunluğu (% 83), sürekli kalıcı oturum anlamına gelen C oturumuna sahip. Peki kalıcılığın göstergelerinden biri olarak algılanan bu durum göçmenlerin çocuklarının eğitimine nasıl yansıyor? Ağırlıkla Almanca konuşulan büyük kent ve çevrelerinde yoğunlaşan Türkiyeli göçmenlerin çocukları eğitim olanaklarından yeterince yararlanıyorlar mı? Diğer göçmen toplulukların çocuklarına göre eğitim durumları nasıl bir evrim geçiriyor?

Adres; düşük seviyeli sınıflar

İsviçre ve başka ülke vatandaşı öğrencilerle karşılaştırıldıklarında zorunlu eğitim yaşındaki Türkiyeli öğrenciler ağırlıkla (% 55) düşük seviyeli sınıflarda yoğunlaşmaktadırlar. Grafikte de görüldüğü gibi (Grafik 1), İsviçre vatandaşı yaşıtlarına (% 23) göre iki misli daha fazla düşük seviyeli sınıflarda eğitim almaktadırlar. İtalyan (% 37), İspanyol (% 40) ve Portekizli (% 48) göçmen çocuklarla karşılaştırıldığında bu fark, farklı derecede de olsa, Türkiyeli öğrenciler aleyhine kendini koruyor. Akdeniz ülkesi bu üç göçmen topluluğun çocuklarından sadece Portekizli öğrencilerin durumu, artı 7 puan gibi bir farka rağmen, Türkiyeli öğrencilerin durumuna biraz benziyor.  Yüksek seviyeli bir sınıfa erişen Türkiyeli öğrencilerin sayısı (% 37); İsviçreli (% 67), İtalyan (% 44) ve İspanyol (% 44) öğrencilere göre hayli düşük, Portekizli öğrencilerle ise hemen hemen aynı düzeyde. 

Grafik 1: Zorunlu eğitim çağında bulunan öğrencilerin 8. sınıf seviyesi ve milliyete göre dağılımı, 2013-2014, (% olarak)

Isvicre'de egitim-www.haberpodium.com

Kaynak : İsviçre İstatistik Kurumu, OFS (2015)

Türkiyeli öğrenciler genellikle meslek eğitimi alanlarında yoğunlaşıyorlar

Zorunlu eğitim yaşındaki Türkiyeli öğrencilerin, öğrenci eğilimlerinin belirlendiği bu ilk aşamada, ağırlıkla düşük seviyeli sınıflarda yoğunlaşması onların zorunlu eğitim sonrası eğitimlerini ciddi bir şekilde etkilemektedir. Bu yüzden, Türkiyeli öğrenciler genellikle bir meslek için gerekli kapasite sertifikasıyla yetinilen meslek eğitimi alanlarında yoğunlaşıyorlar. Bu meslekler oldukça geniş ve farklı alanları kapsamaktadır; sanayi desinatörü,  kalorifer ve su tesisatçısı, laborant, metal ustası, fırıncı, duvarcı, eczacı kalfası vb. gibi. Ön çıraklık eğitiminde kız öğrenciler erkek öğrencilere göre ezici bir çoğunluk teşkil ediyorlar. Ayrıca geçici ara çözüm ve genel lise kategorilerinde de erkekler göre göreceli bir fazlalık oluşturuyorlar. Meslek eğitimde ise kız ve erkek öğrenciler arasında  sayısal dağılım acısından çok büyük bir fark yok (grafik 2).

Grafik 2: Zorunlu eğitim sonrası eğitimin ilk yılında Türkiyeli öğrencilerin bazı eğitim bölümlerine ve cinsiyete  göre dağılımı, 2013-2014, (% olarak)

Isvicre'de egitim-www.haberpodium.com

Kaynak : İsviçre İstatistik Kurumu, OFS (2015)  

Eşitsizlik ve ayrımcılık; dezavantajlı konumun besinleri 

Türkiyeli ikinci ve üçüncü kuşağın eğitim düzeylerinin düşüklüğü sadece sosyal statülerine ve eğitim düzeyi düşük ebeveynlerinin göç ülkesi dilini yeterince bilmemelerine veyahut ta öğretmenlerin ilgisizliğine bağlı bir olgu değil. Bu alanda yapılan araştırmalardan öğreniyoruz ki, İsviçre’de ortaokul öğretmenleri veya çıraklık ustaları isminden yabancı olduğu anlaşılan bir genci, eşit sonuç durumunda bile,  İsviçreli arkadaşlarına göre eşit bir şekilde değerlendirmiyor ve daha sıkı bir notlandırmaya tabi tutuyorlar (Fibbi ve Kaya 2004).

Meslek eğitimlerini tamamlayan Türkiyeli gençler iş piyasasına ilk adımlarını attıklarında karşılaştıkları en önemli engellerden birisi de milliyet temelinde ayrımcılığa maruz kalmalarıdır. 2004 yılında Almanca konuşulan kantonlarında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, meslek eğitimlerini yeni tamamlamış Türkiyeli gençler, ilk iş başvurularında İsviçreli yaşıtları karsısında yüzde 30 gibi net bir ayırımcılığa maruz kalıyorlar. Başka bir deyimle, Türkiyeli bir genç kendisiyle aynı eğitimi almış,  İsviçreli yaşıtıyla yaptıkları ilk iş başvurularında, Türkiyeli gencin İsviçreliye göre her üç başvurusunun biri olumsuz sonuçlanıyor. Yüzde otuzluk bu net ayrımcılık durumuna Türkiyeli gençlerin başvurularında karşılaştıkları farklı muamele oranında eklersek (% 22) yüzde 52 oranında  bir “aleyhte muameleye” maruz kaldıklarını görebiliyoruz. Bazı Avrupa ülkelerinde Türkiyeli ikinci kuşağın karşılaştığı ayrımcılık konusunda dolaylı bir karşılaştırma olanağı veren bu çalışmaya göre, İsviçre’deki Türkiyeli ikinci kuşağın Almanya’dakilerine göre iş piyasasında daha çok ayırımcılığa uğradıklarını göstermektedir (Fibbi ve diğerleri 2003).

İkinci kuşak üzerine yapılan daha güncel araştırmaların sonuçları maalesef bu verileri aradan geçen zamana rağmen doğrulamaktadır. Zürich ve Basel kantonlarında yaşayan ve ankete katılan Türkiyeli ikinci kuşağın yarıya yakın bir kısmı hayatlarında arada sırada, yaklaşık % 10’u ise sık sık ayırımcılığa maruz kaldıklarını belirtmektedir. Her iki kantonda da Türkiyeli ikinci kuşak erkekler kadınlara göre daha çok ayırımcılığa maruz kaldıklarını belirtiyorlar. Ankete katılanların büyük bir çoğunluğu (% 61) maruz kaldıkları ayrımcılığın sebebini kendilerinin “etnik köken ve kültürel” bağlarıyla, yüzde 36’sı ise dinsel aidiyetleriyle ilişkilendiriyor (Fibbi ve diğerleri 2015).

Başarının sırrı; ailelerinin sosyoekonomik durumu

Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkelerinin tersine, İsviçre’de göçmen çocuklarını konu eden araştırmalar çok fazla ilerlermiş değil. İsviçre’de 80 ve 90 yıllarda yapılan araştırmalar ise daha çok çocukluk veya ergenlik çağı ve gençlik üzerine yoğunlaşmakta. Araştırmaların büyük bir kısmı göçmen çocukların eğitimle ilgili sorunları ve performansları, sosyalizasyon ortamımdaki kimlik sorunları, meslek eğitimlerini veya ikinci kuşağın meslek ve yetişkin hayatına adım atmalarını incelemektedirler .

Göçmen çocukların eğitim performanslarını araştıran çalışmalar her ne kadar göçmen çocukların eğitim düzeylerinde ebeveynlerinin eğitim düzeylerine göre göreceli bir iyileşme gözlemlese de, bu iyileşmenin çok yavaş geliştiğinin altını çizmektedirler (Lanfranchi 2002; Lischer 2003) . İstatistik analizler göçmen çocukların İsviçreli çocuklara göre eğitimlerinde daha az başarılı olduklarını gösterirken, bu olgunun çocukların ait oldukları milliyetleriyle değil daha çok onların içinde bulundukları sosyo-ekonomik konumlarıyla açıklanabileceğini işaret etmektedirler (Fibbi ve Kaya 2004; Hoffmann-Nowotny 1985 . Diğer taraftan, eğer köken ülke eğitim sistemi ile göç ülkesi eğitim sistemi arasında benzerlikler varsa, eğitiminin bir kısmını kendi köken ülkelerinde geçiren çocukların İsviçreli çocuklarla olan başarısızlık farkını biraz azaltıyor (Rastoldo ve Rey 1993) .

Zürich Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının yaptığı çalışmalar bu genel gözlemin Türkiyeli göçmen çocuklar için de geçerli olduğunu göstermektedir (Hämmig 2000; Sonderegger 2001; Stieger 2000) . Türkiyeli göçmen çocukları sadece İsviçre vatandaşı yaşıtları karşısında değil, en eski göçmen gruplarından biri olan İtalyan göçmen çocukları karşısında da önemli derecede eşitsiz bir durumdalar; her hangi bir kalifikasyona sahip olmadan daha erken çağda eğitimlerini yarıda bırakıp işsizlik sorunu ile karşı karşıya kalıyorlar. Her ne kadar İsviçre’de doğmuş Türkiyeli ikinci kuşaktan erkek gençlerin meslek eğitim performansları İtalyan yaşıtlarına yakınlaşsa da, Türkiyeli genç kadınlar için aynısını söylemek mümkün değil.

İkinci kuşağa göre farklı din ve inançların bir arada yaşaması toplumsal bir zenginlik

Araştırmalar 2000’li yıllarda İsviçre’de gözlemlenen “Türk imajı sorunu”nun ikinci kuşaktan gençleri ya kendilerine bir “alt-kültürel kimlik” oluşturmaya  ya da dinsel bağlarını keşfetmeye ittiğini belirtmektedirler (Juhasz et Mey 2003).  Ne var ki birçok Avrupa ülkesinde birden gerçekleştirilen ikinci kuşak üzerine en kapsamlı ve en güncel bir anketin İsviçre’ye ilişkin sonuçları Türkiyeli gençlerde hiçbir şekilde “dinsel dirilme” diye tanımlanabilecek bir durumun oluşmadığını işaret etmektedir (Fibbi ve diğerleri. 2015).  İsviçre'nin Zürich ve Basel kantonlarında yaşayan ve ankete katılan Türkiyeli ikinci kuşağın çoğunluğu (ortalama % 58) örneğin farklı din ve inançların bir arada yaşamasını toplumsal bir zenginlik olarak görmektedir. Bu oran, kendilerini Sünni mezhebine mensup olarak  algılayan Türkiyeli gençlerde % 66, Alevi inancına mensup gençlerde ise % 70’tir  (Fibbi ve diğerleri 2015).

Eğitimde fırsat eşitliği; ulusal birliğin çimentosu

Isvicre'de egitim-firsat esitligi-www.haberpodium.com

Gittikçe derinleşen toplumsal çeşitliliğin ihtiyaçlarına göre kendisini değiştirmesi gereken alanların başında şüphesiz eğitim alanı gelmektedir. Zira genel bir toplumsal uyumu sağlamanın olmazsa olmaz koşulu ancak toplumun her bireyinin, cinsiyet, aidiyet, milliyet ve sosyo-ekonomik durumundan bağımsız olarak, kendisini geliştirme olanaklarından eşit bir şekilde yararlanabilmesiyle mümkündür. Eğitimde fırsat eşitliği diye tanımlanan bu olgu, doğal olarak her şeyden önce göç toplumunun eğitim sistemi ve kurumlarının sorumluluğu alanına girmektedir. Bu aynı zamanda da, eğitim sistemi ve kurumların kendilerini toplumsal gerçekliğin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden düzenlemek zorunda olduğu anlamına gelmektedir. Elbette ki bu çaba, kalıcı sonuçlar almayı hedefleyen ve uzun bir sürece yayılacak “kurumların kendilerini açmaları” perspektifiyle desteklenmek zorundadır. Bu süreçte, öğretmenlerin kültürler arası eğitimi destekleyen yetilerinin artırılması ve göçmen ailelerin çocuklarının eğitimine destek verebilecek yetilerle donatılmaları son derce önemlidir.

İsviçre’de göçmen çocukların okul performanslarının iyileştirilmesi çabaları onların dil yetilerinin güçlendirilmesi ekseninde yoğunlaşmaktadır. Bu durum İsviçre’nin genelde dil öğrenme eksenli entegrasyon politikası ile de son derece uyumludur. Bu yüzden de, genel entegrasyon politikasında ön görüldüğü gibi, göçmen çocukların eğitimde alanındaki başarıları da ağırlıkla bireylerin sorumluluğuna gönderme yapmaktadır, özellikle de ailelerin. Böyle bir sorumluluğun öneminin değerini küçümsemeden, ailelerin içinde bulundukları sosyoekonomik konumlarını dikkate almayan, iyileşme öngören önlemleri içinde barındıran daha kapsamlı entegre politikalarla desteklenmeyen bir  yaklaşımın pek başarılı olamayacaktır.

Çocukların eğitimi Türkiyeli sivil toplum kuruluşların da önceliği olmalı

Göçmen çocukların eğitiminin eğitim kurumlarının dışında sivil toplum örgütlerinin de ilgi alanında olması son derece önemlidir. Ne var ki, ağırlıkla klasik dernekçilik etrafında örgütlenmiş Türkiyeli sivil toplum kuruluşları üstlerine düşen böylesi bir toplumsal rolü üstlenmekten çok uzaktadırlar; ne maddi ve insani kaynakları buna müsait, nede böylesi bir rol üstlenmek düşüncesi faaliyet öncelikleri arasında bulunmaktadır. Sonuç itibariyle Türkiyeli öğrenciler kendi toplumlarından gelebilecek böylesi bir yardımdan maalesef maruz kalmaktadırlar. Kaynak eksikliği vb. gibi temel faktörlerin yanında, Türkiyeli derneklere yönelik çocukların eğitim başarılarını etkileme konusundaki sorumluklarını hatırlatabilecek duyarlılık çalışmasının yokluğu da önemli bir rol oynamaktadır.

Entegrasyon politikalarının gittikçe asimilasyon eksenine çekildiği günümüzde, Türkiyeli sivil toplum örgütlerini, eğitim alanında şekillenen toplumsal tasarımlara daha güçlü bir şekilde taraf olmayı gerektiren önemli bir toplumsal görev beklemektedir.

 

Kaynakça

Fibbi, Rosita ve diğerleri (2015). The New Second Generation in Switzerland. Youth of Turkish and Former Yugoslav Descent in Zurich and Basel. Amsterdam: Amsterdam University Press B.V.

Fibbi, Rosita ve Bülent Kaya (2004). «Second generation immigrants from Turkey in Switzerland.» Zeitschrift für Türkeistudien, 16(1/2): 217-239.

Fibbi, Rosita, Bülent Kaya ve Etienne Piguet (2003). Le passeport ou le diplôme ? : étude des discriminations à l'embauche des jeunes issus de la migration. Neuchâtel: Forum suisse pour l'étude des migrations et de la population.

Hämmig, Oliver (2000). «Die zweite Ausländergeneration in der Schweiz : Strukturelle Integration, Anomie und Anpassungsformen», in  Ausländerintegration in Deutschland : Vorträge auf der 2. Tagung (...). Wiesbaden: BiB, Bundesinstitut für Bevölkerungsforschung beim Statistischen Bundesamt, s. 97-124.

Hoffmann-Nowotny, Hans-Joachim (1985). «The second generation of immigrants : a sociological analysis with special emphasis on Switzerland», in  Guests come to stay : the effects of European labor migration on sending and receiving countries. Boulder: Westview Press, s. 109-133.

Juhasz, Anne ve Eva Mey (2003). «"Desintegration" oder "gelungene Integration" der Zweiten Generation ?» Schweizerische Zeitschrift für Soziologie, 29(1): s. 115-139.

Lanfranchi, Andrea (2002). Schulerfolg von Migrationskindern: Die Bedeutung familienergänzender Betreuung im Vorschulalter. Opladen: Leske + Budrich.

Lischer, Rolf (2003). «Integrierte Fremde?: eine statistische Antwort : ausländische Kinder und Jugendliche im schweizerischen Bildungssystem.» Studien + Berichte, 19A: s. 11-23.

OFS, Office fédéral de la statistique (2015). «Population étrangère - Aperçu général, www. bfs.ch.».

Rastoldo, François ve Frédéric Rey (1993). Les filières après la classe d'accueil. Cenevre: Centre de recherches psychopédagogiques.

Sonderegger, Ralf (2001). Der Islam in der westlichen Diaspora - am Beispiel der türkischen zweiten Generation in Zürich. Zürih.

Stieger, Cindy (2000). Ethnizität : am Beispiel der türkischen und italienischen zweiten Generation im Kanton Zürich. Zürih.