İsviçre'deki haber kaynağınız.

AtillaToptaş

Klinik Psikolog

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Aşk... Bir bağımlılık, bir hastalık ya da mutluluğa giden anahtar mıdır?

Yapılan bazı araştırmalar, aşk yaşayan insanlar ile uyuşturucu bağımlıları arasında birçok ortak nokta ortaya koymuştur. Aşık olan kişiler ile uyuşturucu bağımlıları ruhsal ve bedensel olarak benzer tepkiler göstermektedirler. Bu benzer duygusal yoğunluk, aşkın karşılıksız olma veya aşkın bitmesi durumunda yerini korku, tutku ve takıntılara bırakırken kişiye ızdırap  vermeye başlar.

Bu tepkiler uyuşturucu bağımlısı birinin maddeyi bırakmaya başladığı zaman ki tepkileriyle benzerdir. Bu iki ruh halinden biri mutluluktan uçmak, dünyayı toz pembe görmek, aşktan kör, sağır olmak iken, bunun tersi olan ruh hali ise; romantik ızdırap çekmek, ölümüne kederli olmaktır.

Karşılıksız aşklar veya beklenmedik ayrılıklar birçok kişide psikolojik ve fizyolojik problemlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Aşkı ve sevgiyi kaybetme duygusu bireyleri hastalık derecesinde etkilemekte ve bireylerin hayatını alt üst etmektedir. Vücutta büyük stresse sebep olan ve “romantik ızdırap“ olarak da adlandırabileceğimiz bu acı, hem insanın ruhunda hem de bedeninde büyük etkiler yaratırken, vücut daha fazla cortisol ve adrenalin salgılamaktadır. Bu durum  tıpta tarif edilen hastalık durumuna benzer bir durumdur. 

Aşk hastalığı (Liebeskummer)

Birçok araştırma sırılsıklam aşık olan kişilerin depresyona daha yatkın olduklarını göstermektedir. Bu hastalık derecesinde duygusal ve psikolojik acının temel sebebi, bireyin sevdiğini kaybetmesiyle hayatın anlamını yitirdiğine inanmasıdır. Bu kayıp duygusu insan beyninde büyük değişikliklere sebep olmaktadır. Bu durum; uykusuzluk, üzüntü, çokkünlük, karamsarlık, yaşam sevincini kaybetme, içe kapanma, hiçbir şeyden zevk almama, iştahsızlık, cinsel ilgi kaybı, değersizlik, suçluluk, baş ağrısı, intihar eğilimi gibi belirtilerin görülmesine sebep olmaktadır.  Aşk acısı üzerine birçok kitap yazılmış, filimler çekilmiş, şarkılar türküler bestelenmiştir. En ızdıraplı aşklar en büyük aşklar olarak edebiyat yapıtlarına geçmiştir. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Mem û Zînbüyük ızdırap çekilen belli başlı çileli aşklardır.

Konu ile ilgili araştırmalar

Tübingen Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, kısa bir süre önce sevdikleri erkekler tarafından terkedilen kadınların beyinleri incelenmiş. Ortaya çıkan sonuç ise çok ilginç. Buna göre, partnerini kaybeden kadınların beyinlerinin özellikle duygu, motivasyon ve dürtüleri kontrol eden bölgelerinde depresyon haline benzer değişiklikler gözlemlenmiş. Aynı etki erkeklerde kadınlara göre 10 kat daha az tespit edilmiş. Yani kadınlar sevdiklerini kaybetmenin acısını, aşk acisini 10 kat daha yoğun yaşıyorlar.

New York -Binghamton Üniversitesi’nde yapılan bir başka araştırma, kadınların ayrılık durumunda çok aşırı etkilendiklerini, fakat erkeklerde bu etkinin daha uzun sürdüğünü gösterirken, aşk acısının sebep olduğu psikolojik ve fizyolojik acıların kadınlarda daha yoğun olduğu ortaya konmaktadır. Bunun sebe ise; “kadınların bir ilişkiye daha fazla duygusal yatırım yapmalarının yanında, ilişkinin bitmesi durumunda, biyolojik farklılıklar nedeniyle ödenen bedelin kadınlarda daha fazla olması“ şeklinde açıklanıyor.

Çocukluk ve gençlik yıllarında güven ve bağlılık, sevgi ve şevkat duygusunu yeterince alamayan, sevgiye yeterince doyamayan kişiler büyüyünce sevgi ve şevkate daha fazla ihtiyaç duyup, bağımlılık gösteririler. Kendine özgüveni az olan, partnerine olan duygusunu yaşamın merkezine koyarak hayatın anlamını sadece sevgide arayan bireyler, ayrılık ve kayıp halinde dünyalarının yıkıldığını düşünürlerken, çok daha büyük ızdıraplar çekip, çökkünlük ve aşk acısı yaşamaktadırlar. Çünkü her kayıp, bu bireyler için bir güvensizlik, değersizlik, yanlızlık ve boşluk anlamına gelmektedir. 

Acaba kadınlar aşk karşısında daha mı zayıflar? Ya da erkekler biyolojik yapıları gereği daha mı egoistler? Kişilerin başkalarına duydukları aşkın yoğunluğunu kendi ego veya zayıflıkları mı belirlemektedir? Her aşık gerçekte daha çok kendisini sevdiği için mi ayrılık durumunda yıkım yaşamaktadır? Bundan dolayı mıdır ki ölümüne sevgi, ayrılık durumunda büyük nefrete  dönüşmektedir?

Bu soruların cevaplarını siz sevgili okuyuculara bırakıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

AtillaToptaş

Klinik Psikolog

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

Geride Bırakılan Almancı Çocukları 

Geride bırakıldılar, arada kaldılar, birçoğu bugün hala çocukken hasret kaldıkları anne-baba sıcaklığını ve sevgisini arıyor. 

“Eger siz beni sevsezdiniz beni terk edip gitmezdiniz”. “Demek ki ben annem-babam icin pek değerli değilim ki, beni burada başkasının yanında bırakıp gittiler”.

Bu düşünceler geride bırakılan ya da terk edilen Almancı çocukların kafasını yıllarca kemirip duran şeylerdir.

Anne babalar ise:  “Bizler  çocuklarımızın hayatını kurtarmak için bu gurbet ellere geldik ve bu kadar çileye, acıya katlandık “.

Çocukların ihtiyaç duydukları en önemli şey, anne-baba tarafından temel ihtiyaçlarının karşılanması, kendilerine koruma, şefkat, sıcaklık, güvenlik, koşulsuz sevgi ve kabullenme duygularının verilmesidir. Bunlar bir çocuğun sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesinin en önemli ön koşullarıdır. 

Anne babasından ayrı kalan, terk edilen çocuklar bu duygulardan mahrum büyüyorlar ve de bu duyguyu bakşa kişilerden bulma arayışına giriyorlar    (nene, dede, hala, amca vb.). Çocuk yaşlarda bu temel duygularda doyuma ulaşamayan bireyler ileri yaşamlarında, krizler, hayal kırıklıkları, korkular, öfke patlamları, içsel ve duygusal  boşluklar, kendine ve başkalarına güvensizlik, çaresizlik gibi birçok sorun yaşayabiliyorlar.

Bazıları bu boşlukları belli alanlarda (özel, mesleki, sanat, spor, politika vb.)  aşırı çabalar harcayarak dengelemeye çalışıp iç boşluklarını doldurmaya çalışırken, bunda başarılı olamayanlar ise birçok psikolijik, sosyal problemle boğuşmak zorunda kalıyorlar.

“Gurbet Acı Vatan“ deyimi bu dönemi anlatan, yerinde sosolojik bir söylemdir. Bunun altında birçok travma, hiçbir yere ait olamayan çocuklar, yüreğine taş basıp gurbette yaşama savaşı veren anne babalar,  parçalanmış aileler bulunurken, sonuçta birbirine yabancılaşmış aile bireyleri ortaya çıkmaktadır.

Çocuklarına daha iyi bir gelecek için Avrupa'ya, gurbete gelen aileler, hayatlarını kurtarmak için geldikleri çocuklarını geride bırakarak onları bu uğurda feda ettiler. Anadolu’da ülkenin zor koşullarında yaşayan, bir taraftan fakirlikle boğuşan, diğer taraftan ise siyasi baskılarla karşı karşıya kalan birçok aile Avrupa’yı kurtuluş olarak görmüş, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde oturum sahibi olmak, maddi kazanç elde etmek ailelerin temel önceliği olmuştur. Bir ev, bir traktör, bir arsa ya da bir tarla edinme hedefi daha ön plana çıkarken, bu uğurda en değerli varlıklarını, “çocuklarını” bile içleri kan ağlayarak geride bırakıp gurbetin yolunu tutmuşlardır.

Yaptıklarının hata olduğunu ancak yıllar sonra anladıklarında ise artık iş işten geçmişti.

Terk edilmişlik sendromu

Terk edilmişlik duygusu bazen bir ömür boyu sürebilen çok önemli bir  travmadır. Terk edilmişlik, çocuklarda derin bir kendine güvensizlik, yalnızlık ve değersizlik duygusu yaratıyor. Bu travmayı yaşayan onca çocuk (günümüzün yetişkinleri), şu an Avrupa`nın bir çok şehrinde hayatını sürdürmeye devam ediyor.

Çocuk yaşta en güvendikleri ve en çok ihtiyaç duydukları kişiler tarafından, yani anne-babaları tarafından terk edilmek, bu çocukların belleklerinde ve kişiliklerinde derin yaralar açmıştır. Belki bu çocukların maddi ihtiyaçları karşılanmıştı, fakat o yıllarda bir çocuğun en fazla ihtiyaç duyduğu anne- baba sıcaklığından ve sevgisinden mahrum bırakılmışlardı.

Başka bir acı gerçek ise; geride kalan bu çocuklar dede, nene, hala, teyze, dayı veya amcalarının yanında anne babalarının yolunu gözlerken, burada  Avrupa'nın herhangi bir kentinde haberdar olmadıkları kardeşleri dünyaya gelip anne ve babalarıyla birlikte büyüyorlardı. İleride bu kardeşler bir araya geldiklerinde ise, uzun süreli ayrılığın etkisiyle, birbirlerine karşı doğal bir kardeşik duygusu beslemeleri oldukça zor oluyordu.

Geride bırakılanların yüreğinde hep derin bir acı ve boşluk kalıyordu.  Genellikle nene, dede veya başka bir aile ferdi anne-babanın rolünü üstleniyordu. Bu duruma alışan ve gerçek anne babasına yabancılaşan bu çocuklar başka büyük bir yıkımı ise, anne baba bildikleri bu insanlardan ayrıldıklarında ve kendileri için duygusal olarak birer yabancı olan gerçek anna babalarının yanına, Avrupa'ya geldiklerinde yaşıyorlardı.

Duygusal anlamda anne-baba duygusu hissetmedikleri iki yabancı kişiyi (biyolojik anne baba)  ebeveyn olarak kabul etmek, ilk defa aynı ortamı paylaştıkları çocukları ise kardeş olarak kabul etmek  çok da kolay olmayan bir iç çatışma süreciydi. Öyle ki, bazı çocukların anne babalarına “anne“ veya “baba“ diye hitap etmeleri yıllar alabiliyordu. Gerçek annelerine, anne;  babalarına, baba;  kardeşlerine ise kardeş diyememenin acısını hala derinde yaşayan yetişkin bireylerin sayısı az değil. 

Bu durum bazen “Ben diğer kardeşlerime göre daha değersizim” duygusuyla diğer kardeşlere karşı derin bir kıskançlık veya rekabet duygusunu da beraberinde getiriyordu. Sarsılan temel güven duygusu, bu çocukların iç dünyasına da tamiri mümkün olmayan kocaman bir yanlızlık ve değersizlık duygusu bırakıyordu. Bu duygular belki de onlara ömür boyu refakat edecekti. Bunu dengelemek, iç dünyalarındaki acıyı hafifletmek için farklı arayışlar, aşırılıklar içine girebiliyorlardı. Terk edilen bazı çocuklar  büyük çabalar harcayıp başarılı hikayelere imza atarlarken, bunu başaramayan birçoğu ise bu acıyı uyuşturucu, alkol ya da farklı aşırılıklarla  dindirmeye çalışıyordu. Anne babalarında ve aile ortamında bulamadıkları sıcaklığı, sevgiyi ve şefkati dışarıda baska şeylerden arama yoluna gidiyorlardı.

Bu terk edien jenerasyonun çocukları karmaşık duygularla büyüdüler.  Bir taraftan terk edilmişik ve değersizlik duygusu, öbür taraftan ise sürekli anne- babalarının kendilerine daha güzel bir yaşam sunmak için bu tercihi yaptıkalarını duymaları onlarda aynı derinlikte bir suçluluk duygusunun gelişmesine sebep oluyordu. Bu derindeki suçluluk duygusu anne- babalar  için de geçerliydi.

Bundan dolayı birçok ailede bu travmatik ayrılık yılları tabulaştırılmış, hem anne-babalar hem de çocuklar bu açıyı yüreklerine gömüp pek  konuşmamışlardır. Yani hayatın bir kesiti tamamen bastırılıp belekten silinmeye çalışılmıştır.

Çocukken terk edilmişlik sendromu yaşayan çocuklarda temel güven duygusu derinden zedelenmektedir. Bu duygunun zedelenmesi ileri yaşlarda bazı psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirmektedir. Benim terapist olarak bu jenerasyonda tespit ettigim en sık sorunlardan birisi “Panik Atak” problemi. Yani bu bireyler sık sık sebepsiz bir yere ani korku atakları yaşamaktalar. Ölüm, kalp krizi, çaresiz ve savunmasız kalma, sahip olduklarını kaybetme, terk edilme, felaket beklentisi gibi birçok konuda korkulara kapılmaktadırlar. Bu kişilerle geçmişlerine ve çocukluklarına doğru terapik  bir yolculuk yaptığımızda, bir çoğunda çocukken terk edilmişlik travması ile karşılaşıyoruz. O yıllardaki terk edilmişlikten kaynaklı korkular, yanlızlık, değersizlik duyguları yıllar sonra hiç beklenmedik bir anda panik atak olarak karsımıza çıkabilmektedir.

Küçük yaşlarda edinilen temel güven duygusu, anne-baba ve çocuk arasındaki güvenli bir bağlılık ilerideki yaşlarda kişinin hayatına yön verip, kişinin davranış şekline büyük etki yapmaktadır.

Avrupa'ya göç eden birinci kuşak üzerine çok yazıldı çizildi, filimler çekildi. Fakat arada kalan bu kuşak hakkında çok fazla bilgi, belge ve araştırma ne yazık ki mevcut değil.

Klinikte bir hastam bana; “Acıdan öleceğimi bilsem, yine de çocuklarımı başkalarının yanında bırakmam” demisti.

Peki siz bırakır mısınız? 

 

 

 

 

 

AtillaToptaş

Basel Kanton Milletvekili

Klinik Psikolog

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Stres; sosyal ilişkilerin daha çok karmaşık olduğu, bireysel yaşam tarzının etkisindeki modern şehir hayatının kronik bir problemi durumundadır. Stresin sürekli ve kontrol edilemez olması birçok fizyolojik ve psikolojik hastalığın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Özellikle de depresyon ve kalp hastalıkları, aşırı ve kontrol edilemez stres sonucunda ortaya çıkan sorunlardır. 

Stres,  insan organizmasının çevreden gelişen olaylara, ani değişikliklere verdiği doğal bir tepkisi, bir savunma refleksidir. Aslında organizmanın aşırı uyanık halidir stres. Böylece organizma enerji rezervlerini  harekete geçirerek yaşanan durumu dengelemeye ve organizmayı savunmaya çalışıyor. Enerji rezervlerini uzun süre boşa harcayan organizma belli bir süre sonra sorun yaşamaktadır.

İki tür stresten bahsedebiliyoruz.

İlki Eustress (pozitif  stres) diye de adlandırılan bu stres türü uygun dozajda olursa, insanın performansını arttırmasına yardımcı oluyor, hayatının daha renkli ve heyecanlı olmasına katkı sunuyor.  Bu strese iki sevgilinin öpüşürken, sporcuların müsabaka öncesi, müzisyenlerin konsere çıkarken, bir paraşütçünün atlamadan önce,  bir tiyatro sanatçısının sahneye çıkmadan önce hissettikleri stresi örnek olarak gösterebiliriz.

Asıl zararlı olan  işe  ikinci tür olan Distres ( zararlı stres)  dediğimiz, insanın hayatını olumsuz  etkileyerek insanın fizyolojik ve psikolojik dengesini bozan ve değişik hastalıklara sebep olan strestir.

Stresin sürekli  ve kişi tarafından kontrol edilemez olması insanlarda birçok hastalığın ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bir araba motorunun sürekli düşük devirle çalışıp, yüksek hız yapması sonucunda motorun aşırı ısınmasını bu strese örnek olarak gösterebiliriz.

Strese daha çok göçmenler maruz kalıyorlar

Yapılan araştırmalar göçmenlerin  yerli insanlara göre çok daha fazla strese maruz kaldıklarını göstermektedir.  Bu da göçmenlerin birçok farklı sorunla ayı anda mücadele etmesinden, geldikleri yeni ortama uyma sürecinin zorluğundan ve imkanların kısıtlı olmasından  kaynaklanmaktadır. 

Kendi toprağından, çevresinden, köklerinden istemeden kopmak zorunda olan insanlar, yeni yere uyum sağlama sürecinde oldukça yüksek bir strese maruz kalmaktadırlar. Birçok şeyi kaybetme duygusu bireylerde temel bir boşluğun oluşmasına sebep olmaktadır. Buna bir de dil yetersizliği, kültürel farklılık, toplumdan kabul görmeme veya dışlanma etkileri eklendiğinde bu insanlar sürekli ve kontrol edemedikleri bir stresle baş başa kalıyorlar.

Göçmenlik, işsizlik, aile içi problemler, maddi sıkıntılar, sosyal fakirlik, sosyal çevreyle yaşanan sorunlar,  aile fertlerinden  birini ya da sevdiği birini kaybetmek,  gelecek ile ilgili kaygılar, iş ve özel hayattaki belirsizlik, kronik bir hastalık, aşağılık ve yetersizlik duygusu, suçluluk duygusu,  aşırı iş yükü ve zaman baskısı, iş ve özel hayattaki ölçüsüz rekabet, aşırı gürültü, çevrenin bireyden yüksek beklentileri, yüksek hedef belirleme gibi birçok faktör strese sebep olmaktadır.

Günümüzde  stresten kaçmak mümkün değildir. Her soysal sınıfın maruz kaldığı stresin şekli faklı farklı olmaktadır.

Stresten kaçamayacağımıza göre stresle nasıl başa çıkacağız peki?

Bireyin  strese sebep olan  durumlara karşı  hazırlıklı olması stresle başa çıkma açısından büyük önem arz etmektedir. Hayatımızı pozitif olarak organize etmek,  iş hayatı, özel hayat,  eğlence, spor arasında düzenli bir denge oluşturmak stresi balans edip sağlıklı yaşamak açısından çok önemlidir. 

Bizi günlük yaşamın baskısından uzaklaştıracak, hayatımıza renk getirecek, zevk aldığımız uğraşlar içerisinde olmamız gerekiyor.  Pozitif duygular yaşayacak ortamlara girmek ve yaşadığımız günlük sorunlardan uzaklaşacak aktiviteler içerisinde bulunmak,  fizyolojik ve psikolojik olarak vücudumuzu rahatlatacak ortamlarda olmak stresimizi atmaya büyür katkı sunar.   Düzenli ve yeterli uyku, düzenli spor, müzik, dans, doğada yürüyüşü, yeterli tatil,  bahçe ile uğraşmak, bitki yetiştirmek, hayvan beslemek, yoga, meditasyon ve en önemlisi kendimize ve sevdiklerimize yeterli zaman ayırmak strese karşı kullanacağımız en iyi ilaçlardır.

Günlük stresimizi atabilmemiz için kendimize  mutlaka günde 10 – 15 dakika ayırmalı ve egzersiz yapmalıyız. Rahat bir koltuğa oturup, gözlerimizi kapatıp nefes egzersizleri ile birlikte bazı yoga hareketleri yapmak vücudumuzun gevşemesine ve gün içerisinde yaşadığımız stresimizi atmamıza yardımcı olacaktır. 

Göçmenim, stresliyim deyip işi geçiştirmeyin, kendinize zaman ayırıp strese karşı tedbir alın.

Güzel stresler yaşamanız dileğiyle...

 

 

AtillaToptaş

Basel Kanton Milletvekili

Klinik Psikolog

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

Murat ve Hakan Yakın kardeşler İsviçre’nin son yıllarda yetiştirdiği çok önemli iki futbolcu. Her ikisi de hem kulüp hem de  İsviçre milli takımında çok büyük başarılara imza attılar.

Murat Yakın teknik direktör olarak FC Basel klübüyle de büyük başarı yakaladı. FC Basel Murat Yakın ile geçirdiği iki yılda; iki lig şampiyonluğu, iki kupa finali ve UEFA’da bir kez yarı final, bir kez de çeyrek final oynadı. Bu başarılar arasında Şampiyonlar liginde Chelsea gibi bir dünya devini kupa dışına atmak da var.

Şimdi bunları neden anlatıyorum diye sorabilirsiniz. FC Basel kulübü iki hafta önce Murat Yakın`ın işine son verdi. Futbolu takip eden herkes “Bu kadar başarılı bir adamın işine neden son verildi?“ diye sordu. Ben ise “Acaba Murat Yakın kan bağından gelen özellikleriyle İsviçreli olsaydı işine bu aşamada son verilir miydi? Verilse bile taraftarlar ve medya bunu böyle kolayca kabullenir miydi?“ diye sormadan edemiyorum!

Bence HAYIR…

Murat Yakın burada doğdu ve burada büyüdü. Herhangi bir İsviçreliden daha İsviçreli olduğunu sürekli olarak açıkça söylüyor hep. Ancak gelinen aşamada bunu yetmediği, hem ismi hem de geldiği kültürün onun farklı bir yere konulması gerektiğini  ortaya koyuyor.

Temel insan haklarına oldukça saygılı bir toplum olarak bilinen İsviçre toplumunun demokrasi ve hümaniter geleneği çok derin. Ancak söz konusu “Öteki“ olduğunda, onu kabullenip içine almıyor. Özellikle göçmenleri, farklı kültürlerden gelenleri içine alıp sindirmekte zorlanıyor ve hep bir şüphe ile bakıyor. İşte FC Basel taraftaralrı bundan dolayı Murat Yakın`ı bir türlü içine sindiremedi, kendisinden saymadı.

Birkaç yıl önce, Murat Yakın’ın doğup büyüdüğü Baselland’daki Münchenstein Belediyesi Murat Yakın’ın annesinin vatandaşlık başvurusunu red etmişti. Gerekçe olarak da  Emine hanımın yeterli derecede Almancaya sahip olmaması ve yeterince entegre olamaması  gösterilmişti. Düşünün ki, bu kadıncağız ömrünü iki oğluna adamış ve yıllarca milli takımda oynayan iki genç yetiştirmişti. Ama bu emek vatandaşlık için bu yetmedi…

Ayrımcılık bir toplumun sosyal zehiridir. İsviçre söz konusu ayrımcılılığın ince ve profosenelce yapıldığı ülkelerden biri. Okullarda, meslek eğitiminde, ev kiralamalarda, iş aramalarda göçmenler sürekli ayrımcılığa uğramaktadırlar.

Yapılan araştırmalara göre, en fazla ayrımcılığa uğrayanların Türkiyeliler ve eski Yugoslavya kökenliler olduğunu göstermektedir.  Yani adınız Mehmet veya Gülhan ise, sadece adınızdan dolayı şansınız yarı yarıya düşebilmektedir.

Fırsat eşitliği ise bir toplumun sosyal çimentosunur. Fırsat eğitliği toplumdaki bireyler arasında dil, din, renk, cinsiyet, sosyal sınıf ayırımı yapmaksızın herkesin kendi yeteneklerine göre yönlendirilmesini  ve bu doğrultuda kendini geliştirmesini temel alır.

Toplumdaki sosyal adalet duygusu ancak toplumun bütün katmanları arasında yaratılacak fırsat eşitliğiyle sağlanabilir. Sosyal adaletin sağlanması ise, herkesin devletin imkanlarından adil bir şekilde yararlanması ve hukuk karşısında eşit haklara sahip olması ile mümkündür.

Göçmen kökenli ailelerin çocukları sosyal, kültürel, ekonomik ve çevresel olarak dezavantajlı bir şekilde hayata başlamaktadırlar. Örneğin İsviçre okul sistemi çok erken yaşta elemeye dayalı olduğu için, eğitiminin mevcut kalıbına uymayan çocuklar haliyle küçük yaşta eleniyor. Birçok göçmen genci ya meslek yeri  bulamıyor ya da  en alt meslek gruplarından olan bir mesleğe mecbur bırakılıyor.

Göçmen kökenliler olarak, fırsat eşitliği ilkesinin temel ilke haline gelmesi için her alanda  çaba sarfetmeliyiz. Fırsat eşitliğinin olmadığı bir yerde sosyal adalet de olmaz. Sosyal adaletin olmadığı yerde ise huzurlu bir topumdan bahsedilemez.

Murat Yakın örneği bize kökene dayalı ayrımcılığın İsviçre toplumunun hala ciddi bir sorunu olduğunu göstermektedir. Göçmenlerin entegrasyonu için sadece göçle gelenlerin çabası yeterli değildir. Yerli toplumun da göçle gelenleri kabullenip içerisine alması entegrason için olmazsa olmaz koşuldur. 

Entegrasyon karşılıklı bir süreçtir, fırsat eşitliğinin olmadığı bir yerde gerçek bir entegrasyonun olması da zor olacaktır.

 

 

 

 
Atilla Toptaş
Basel Kanton Milletvekili
Klinik Psikolog
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
 
 
 İNSANCA BİR YAŞAM İÇİN
 
4000 Frank Asgari Ücrete EVET, Savaş Uçakları Alımına HAYIR
 
Önümüzde 18 Mayısta iki önemli oylama bulunmakta. 4000 Frank Asgari Ücret talebi ve İsviçre ordusuna Savaş Uçakları alımı. 
 
İsviçre yaşam standartlarının en yüksek olduğu ülkelerden biri olmasından dolayı hayat pahalılığı da oldukça yüksek ve yeme, içme, giyim, ulaşım, kira ve sağlık sigortası gibi temel ihtiyaçlar konusunda Avrupa’nın em pahalı ülkesi konumunda. 
Bunun yanında çalışanlarda ücret eşitsizliği ise oldukça kötü bir karneye sahip.
 
Çalışanlar arasında adaletsiz bir maaş politikası uygulanmaktadır. Maaşlarda alt sınır ile üst sınır arasındakı uçurum oldukça derindir. Bundan dolayı emekçiler için 4000 Asgari ücret referandumu oldukça önemli bir oylamadır. İsviçre’de maaşlarda 
bir alt ve üst sınır uygulaması bulunmamaktadır ve İsviçre gelir eşitsizlğinin oldukça derin olduğu bir ülke konumundadır.
 
Büyük şirketlerin üst düzey yöneticileri, menejerlerinin yıllık maaşları 20 - 25 milyon Frank gibi rakamlardayken, altta, zor işlerde, hizmet sektöründe çalışan emekçilerin maaşları oldukça düşük ve geçim sınırının altındadır. Bu adaletsiz maaş politikası birçok işçiyi, emekçiyi geçim sıkıntıntısından dolayı ekonomik olarak sosyal yardıma ve devlete bağımlı olmaya mecbur bırakmaktadır. 
 
Sosyal sisteme bağımlı yaşamak zorunda olan bu insanlar birçok farklı sorunlarla savaşmak zorunda kalmaktadırlar. Adil bir ücret uygulaması, emekçilerin emeğinin hakkını alması birçok insanı sosyal yardımdan kurtaracak ve insanların özgür olarak alın terleriyle yaşamasına imkan sağlayacaktır. 
 
Asgari ücret oylaması özellikle göçmenler açısından oldukça önemli bir oylamadır. Göçmen kökenli işçiler hem en zor işlerde çalışmaktalar hem de en düşük ücretlere mahruz kalmaktadırlar. Ayrıca kadın ve erkek emekçiler arasında da ücret adaletsizliği İsviçrenin yüzkarası bir durumdadır. Asgari ücret uygulanmasıyla kadın 
ve erkek arasında da adalet ve eştlik sağlanmış olacak. 
Bir toplumun bütün bireylernin mutlu ve huzurlu yaşamaları ancak herkesin emeğinin karşılığını alması ve kendi ailesinin temel htiyaçlarını karşılamasıyla mümkündür. Toplumsal barışı sağlamak, ücret adaletsizliğine son vermek, İnsanları 
sosyal yardım bağımlılığından kurtarmak, kadın ve erkek çalışanlar arasında fırsat eştliğini sağlamak, insanların alın terlerinin kakkını alabilmeleri, göçmen kökenli çalışanlara fırsat eşitliği sağlamak  İÇİN 18 Mayısta oyumuzu mutlaka işçiden, emekçiden yana kullanalım. 
 
4000 FRANK ASGARİ ÜCRETE EVET, savaş uçakları alımına HAYIR