BAĞLILIK YA DA BAĞIMLILIK MI?

Mehmet Meral

lic. phil. Psychologe FSP

Systemischer Therapeut

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

 

 

İnsanın fiziki temel ihtiyaçları dışında manevi ihtiyaçları da onun yaşamında önemli bir yere sahiptir. Manevi ihtiyaçlar denilince akla ilk gelenlerin başında “bağlılık“ duygusu gelir. Bağlılık duygusunun yanında özgürlük ihtiyacı ve onore edilme aynı derece de önemlilik arz eder.

Bu yazımda manevi ihtiyaçlardan olan bağlılık duygusunu irdeleyeceğim. Bunu yaparken de, insanlar arasında manevi ihtiyacı giderme derdine düşüp de bağlılık yerine bağımlılık geliştirenleri anlatmaya çalışacağım.

İnsan bağlanmak isteyen ve bağlanma arzusu ile yaratılmış bir varlıktır. Bağlanma bireyin doğasında vardır ve bu bağ önce anne karnındaki kordon bağından başlar. Anne karnında kordon bağı üzerinden geçen bu dönemde insan varlığı aynı zamanda bağımlıdır da. Hayati tüm gereksinimlerini bu bağ üzerinden sağlayan anne karnında ki bebek dünyaya geldiğinde ilk “kaybetme“ duygusunu bu kordon bağı ile bağının kopması ile yaşar. Filozof NIETZSCHE insanın hayatında iki büyük travması vardır der; birisi doğum travması diğeri ise ölüm travması. Doğumun travma olarak yaşanması, bebeğin bu alemde en güvenli ve en emniyetli yeri olan anne karnından kopmasıdır. O güne kadar tüm yaşamsal ihtiyaçlarını kordon bağı üzerinden karşılayan bebek doğumdan sonra yeni koşullara adapte olmak için çabalar. İlk çabası ilk nefesini ciğerlerine çekerek “yandım anam“ diye ağlaması ile başlar. Kordon bağının kopmasının ardından insan ağzına, bağlanacağı “nesne“ olarak annesinin memesi verilir. Doğumdan sonra insanın bağ olarak tanıdığı ilk yer annesinin memesi ve kucağıdır. Annesinin memesi üzerinden kurulan bu bağ aynı zamanda sevgi ve şefkatin de kaynağıdır. Anneye duygusal bağ geliştiren bebek, böylece bağlanmayı da öğrenir.

Dünyada bakıma en çok muhtaç olan varlık insan evladıdır. İhtiyaçlarının giderilmesinde merkezi bir konuma sahip olan insan evladı emeklemeye başlayarak, hareket ederek “özgürlüğe“ ilk adımını atmış olur. Emekleyen bebekler her daim kafalarını sağa sola çevirerek annelerinin yakınlarında olup olmadığını kontrol ederler. Emniyet duygularının giderilmesinde bağlandıkları “nesne“ olan anneleri onların özgürlüklerini kazanmalarında merkezi bir rol oynarlar. Korkak olmayan anne ve babaların çocuklarının da esur olma ihtimalleri yüksektir.

Memeden süt kesilince bebeğin bağlanacağı bir sonraki nesne emziği olmaya başlar. Ağzına verilen emzik ile de bir süre idare eder. Emziği bırakma vakti geldiğinde bunun yerine bağlanacakları nesneler daima olur ve içinde bulundukları yaşlara göre de değişmeye başlar.

Bağlılık duygularıyla kodlanan insan beyni zaman ilerledikçe yeni nesnelere bağlanmayı seçer. Bağlanma duygularu çok güçlü olup ayrılmakta zorlanan bazı kişilerde bu kopmalar travma olarak kalabilir. Bağlılık bağımlılığa dönüştüğünde işler daha karma karışık hale gelebilmektedir.Yedi yaşına kadar emziğinden koparılamayan bir danışanım, anne ve babası tarafından okulda emziğin alay konusu olacağı korkusu ile sigaraya yönlendirilmesini anlatmıştı bir kez. Bu danışamın altmış yaşına kadar da sigarayı bırkamadığından bahsetmişti.

Ergenlik çağına gelen insanın bedeninde, hormonlarının da etkisiyle cinsel kimliğini bulmaya yönelik yeni bir dönem başlar. Bu dönemde insan genellikle cinsel tercihine göre bağlanacağı birini aramaya başlar. Beraber olduğu partnerine bağlanmaya başlayan insan, kendi kişilik yapısına ve karakterine göre, içinde bulunduğu ilişkiye yön vermeye ya da yönünü bulmaya çalışır. Kişilik ve karakter yapısına göre şekillenen bu ilişkide karşılıklı etkileşim de bulunurken, partnerler ilişkilerinde yeni bir dinamik yaratırlar. Kimi insanlarda bu bağlılıktan ziyade bağımlı bir ilişkiye dönüşme riski de olabilir. Bağımlılık asla bağlılık değildir. Bağımlılık maddi ve manevi yönleriyle ayrı ele alınıp değerlendirilmelidir. Özellikle Türkiye toplumunda kadının daha çok erkeğe olan maddi bağımlılığı onun ilişki dinamiğinde önemli bir yere sahipken, maddi bağımlılığın olmadığı manevi bağımlılığın ayrı ele alınıp incelenmesi ve değerlendirilmesi gereklidir.

BAĞIMLI KİŞİLİK BOZUKLUĞU

ICD 10’da (Uluslararası Hastalık Kataloğu’nun 10. versiyonu) bağımlı kişilik bozukluğundan bahsedilirken bunun en önemli kriterleri olarak şunlar karşımıza çıkmaktadır; Bağımlı kişilik bozukluğu olan kişiler başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarından daha önemli görürler ve kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atarlar. Eşleriyle kurdukları ilişkilerde kendi temel ihtiyaçlarına öncelik vermezken, ilişkide almak yerine daima vericidirler. Kendilerine öz güvenleri yoktur ve kısa bir dönem fazla yalnız kaldıklarında bu durumdan şiddetli bir rahatsızlık hissederler. Daima eşlerinin yanında olmak isterler. Erkeklere göre bu kişilik yapısı kadınlarda daha fazla yaygındır. Yalnızlığı sevmeyen bu kişiler genellikle itaatkar olurlar ve sorumluluk almaktan kaçarlar. Karamsarlık, güvensizlik, pasiflik, cinsel ve kızgınlık duygularını göstermekten kaçınmak bağımlı kişilikleri olanların tipik davranış özellikleridir. İnsan ilişkilerinde mental, duygusal ve fiziksel olarak istismar edilmeye maruz kalmaları mümkündür ve kendilerini nasıl koruyacaklarını çoğunlukla bilmezler. Eşleriyle ilişkilerinde onları kaybetme korkusu ağır bastığından kendilerinden vazgeçmiş bir tutum geliştirirler ve ilişkiyi daima tüm enerjilerini vererek elde tutmaya çalışırlar. Bağımlı oldukları kişiyi kaybetmek zorunda kaldıklarında da ağır depresif bozukluk riski taşırlar. Özellikle bu tür eşleri olanların ilişkide onları daima kullanma, sömürme ve manupüle etme riskleri yüksektir.

Bağımlı kişiliğin oluşmasında kuşkusuz ebeveyn-çocuk ilişkisinin etkisi büyüktür. Çocuklarına özgüven vermemiş, tam tersine bu özgüveni ellerinden almış olan ebeveynler, onları onore etmeyi ihmal etmiş, sürekli ağır eleştirerek, pasifleştirerek ve kendi başlarına iş yapma becerilerini ellerinden alarak bağımlı bireyler haline getirmişlerdir. Bu ortamda ya da bu sistemde büyüyen bireyin bağımlı kişilik geliştirmesi de bir o kadar doğaldır aslında.

Bağımlı kişilik bozukluğu olan bireylerin tedavileri donanımlarına göre psikoterapi ile mümkündür ve diğer kişilik bozukluğuna göre daha kolaydır. Psikoterapi, genellikle iç-görü (reflexion) ile kendi hikayelerini anlamalarını sağlayarak daha fazla bağımsız, özgüveni yüksek olan güçlü bireyler olmalarını sağlar.

Bağımlılık yerine bağlılığı tercih ederken, özgürlüğünüzden de ödün vermeyip bağlanarak özgürleşmek ilişkinizin en önemli ayağı olacaktır. Bunun bilinciyle yaşamanızı diliyorum!