Ayın Filmleri: Dunkirk ve The Party

детская песенка про пиратов текст

http://www.projects.premiumdw.com/uploaded/rolan-garros-2016-ofitsialniy-sayt-raspisanie.html ролан гаррос 2016 официальный сайт расписание Ayhan Demirden

http://snovadopusk.ru/images/s-tetey-rasskaz-nyu.html с тетей рассказ ню Sinema Eleştirmeni

http://irishcoons.com/wp-content/poisk-bitovaya-tehnika-katalog.html поиск бытовая техника каталог Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

http://master-door.kiev.ua/images/istoriya-dobavyane-na-soobshenie.html история добавяне на сообщение  

пожелания приятного аппетита прикольные короткие  

 

 

загадай желание 2016 Dunkirk

Bir grup asker tedirginlikle bir sokağa girer. Gökten teslim olmalarını, her tarafın sarıldığına dair bildiriler yağmaktadır. Yorgun argın, bitkin askerler, hortumun içinde kalmış suya, bir sigara izmaritine kavuştukları için sevinç içindeyken, üzerlerine açılan ateşle ne kadar kötü bir tehlikenin göbeğinde olduklarını anlamalarıyla kaçmaya başlamaları, ama ancak birinin bunu başarabildiğini, o askerin son mevziye can havliyle ulaştığındaysa, artık kaderinin kendi eline geçtiğini düşünüp, bu cehennemi bir an önce terk etmenin dışında hiçbir şeyin önemi olmadığını anlar, anlarız. 

Bu mükemmel girişle bizi savaşın ortasına ışınlayan rejisör Christopher Nolan, bitmek bilmeyen ensemizin arkasında nefesini hissettiğimiz ölüm tehlikesiyle, bir gidip bir gelen temposuyla sinemanın son Mohikanlarından biri olarak 70 mm anolog filmle çekip, birbirinden alımlı resimleriyle nasıl bir büyücü olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Dunkirk, Fransa’nın İngiltere’ye en yakın olduğu yerde bir kasaba. 2. Dünya savaşında Almanlar tarafından her taraftan kuşatılan adeta kapana kısılan yaklaşık 400.000 İngiliz ve müttefik kuvvetleri askerinin bu kasabanın büyük kumsalında bir an önce İngiltere’ye geçip kurtarılmalarını beklediğini, ancak onları karşıya alabilecek askeri kuvvetlerinin yeterli olmadığını, bu arada harekete geçen sivil insanların balıkçı botlarıyla, gezi yelkenlileriyle bu kurtarma aksiyonuna katıldığını ve bu sayede 300.000’den fazla askerin dinamo adlı harekatla kurtarıldığı her İngilizin adeta genlerine yazılmış ulusal bir efsane haline geldiğini hepimiz biliyoruz. Anlatının epik bir yapısı kendiliğinden varken, Nolan anlatımını karada 1 hafta, denizde 1 gün, havada 1 saat olarak zamanlayınca, savaşında ateşi oluşturduğu göz önünde bulundurulursa varlığın 4 elementi de işleyip organik bir yapıya ulaşmış oluyor!

Acaba oluyor mu? Maalesef olamıyor. Özdeşleşebileceğimiz bir karakter olamadığı gibi, heyecanla takip edebileceğimiz bir öykü de yok. Aksiyonla iğdiş edilen duyargalarımız bir müddet sonra yoruluyor. Bir torpido daha, bir batırılan tekne daha, bir kurtulma dakikası daha derken her şey fazla gelmeye başlıyor. Hayvansal bir etkiye sahip onca resim ve müzikten geriye ucundan tutup ilerleyebileceğiniz hiçbir şey kalmıyor. Emilip boşaltılmışlık duygusu o kadar. Oyunculuklarda bir karakteri işlemek için gerçekten hiçbir alan olmadığı düşünülürse üzerinde durmaya değmez ama bir şeyi eklemeden geçmek kesinlikle olmaz; Ünlü İngiliz aktörü Kenneth Branagh bayağı kötü bir performans gösteriyor. Herkesin övdüğü Tom Hardy de kötü. Gerçi bütün film boyunca neredeyse sadece yüzünün bir kısmını gördüğümüz için gözleri ve alnıyla oynamak zorunda ama maalesef bu kez başarılı olamıyor. Mark Rylance’ın içlerinde en iyi performansı gösterdiğini ekleyelim.

Dunkirk filminin neredeyse varlığını borçlu olduğu esas element ise bana göre müzik. Hans Zimmer her sahneyi öyle yoğunlaştırıyor ki, bir dönem sonra acaba müziğin üzerine mi bu resimler çekildi diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Filmin hayvansal bir enerji taşıdığından söz etmiştik. Bunu en çok sağlayan da müzik ve sound. Genel olarak zaten yüksek bir voluma sahip olan sound ister istemez vücudunuzun her yerine sızıyor.

Tek tek harika resimlerin, parça parça harika sahnelerin, ölüm kalım salınımında yepyeni tecrübelerin, bir teknenin altına kısılmışken hayatın değerinin, şimdi suyun yüzeyine çıkıp bir nefes alırsam belki kurtulurum umudunun, büyük resim içerisinde, küçük askerlerin kaderinin kahramanlık hikayesiyle ilgisi olmadığının, hepsinin ama hepsinin bir araya gelmesine rağmen Dunkirk aksiyonu tercih eden, Hollywood’a teslim olmasıyla, öyküyü ve karakterleri boşlayan yapısıyla beklentilerimizi karşılayamıyor. Bütün kuvvetlerini adaya toplayarak yeni bir çıkışın mümkün olabileceğini söyleyen yapısıyla Brexit kararının belki de İngiltere için şans olabileceğini de düşündürten Dunkirk’ün şimdiden bu yılki Oscar’ın en büyük adaylarından biri olduğunu hatırlatarak, önemli bir film olduğunu ve böyle bir tecrübeden kendinizi  mahrum bırakmamanızı öneririm.

 

http://www.mavu.cl/projects/istoriya-domov-nevskiy-prospekt.html история домов невский проспект The Party

İlk sahnede bize doğrultulan bir tabanca ile karşılaşırız… Biraz sarsak ama her an ateş alabilir, sonra bu noktaya nasıl geldiğimizi Sally Potter yaklaşık 71 dakikada, çok hızlı bir tempoyla, hınzır bir komedi formunda, sadece konusuna odaklanarak, her şeyi redukte ederek, karakterlerine yoğunlaşarak bize anlatıyor. Berlinale’nin yarışma bölümüne seçilen ancak neredeyse bütün komedi filmlerinde olduğu gibi ciddi jürilerin beğenilerini kazanmayı maalesef başaramayan The Party, titel olarak bile çifte anlamlılığa göndermede bulunarak, hiciv sanatının çok temiz bir örneğini sergiliyor.

İngiliz işçi partisinin gölge kabinesine Sağlık Bakanı olarak atanan Janet (Kristin Scott Thomas) bunu yakın arkadaşlarıyla kutlamak için evinde küçük bir parti verir. Keskin dilli April (Patricia Clarkson), esoterik kocası Gottfried (Bruno Ganz), yakışıklı Tom (Cillian Murphy), evli lezbiyen çift Martha (Cherry Jones) ve Jinny (Emily Mortimer) ki, üçüz bebeklerine hamiledir, birer birer eve gelirken, partinin havasının eğlenceden bir sinir harbine doğru evrildiğini görürüz. Her konuda muhakkak özlü söz söylemeye kalkan esetorik kocasını “çeneni kapa” diye paylayan April’in de katkısıyla her şey yavaşça çığırından çıkar.

Janet mutfakta göğsünden çıkardığı mobil telefonla sevgilisiyle konuşurken içeride kocası Bill (Timothy Spall) eski bir plağı pikaba yerleştirir ve ağzına kadar dolu bir kırmızı şarap kadehi ile yavaşça parti havasına girmeye çalışır. İngilizlerin en önemli feminist yönetmenlerinden olan Sally Potter, Screwball tarzında sahnelediği bu filmle, toplumsal eleştiri oklarını, özeleştirileri de es geçmeden, sol liberal kişiliklerin açmazlarını, aslında alt sınıflar için politika önerirken nasıl da kendi hayatlarının üst sınıfın bütün rahatlığını ve rahatsızlığını yansıttığını, sözünü hiç sakınmadan bütün oyuncuları üzerinden iletiyor.

Zamansız ve dozajı kaçmış hiçbir şakanın yer almadığı film, zaman zaman Yasmin Reza’nın oyunu Acımasız Tanrı’yı çağrıştırırken, öbür yandan da dur durak bilmez temposuyla, mükemmel oyunculuklarıyla oda tiyatrosu tadında ve fazla olan her şeyin törpülendiği-film siyah beyaz- harika bir seyirlik. Bu son derece zevkli, izlemesi keyif veren filmi mutlaka izlemenizi öneririm.